Caferilik İnanç Külliyatı

Nübüvvet ve İlâhî Rehberlik

Peygamberlerin Gönderilişinin Hikmeti

Biz inanıyoruz ki Allah Teâlâ, insanı doğru yola iletmek, onu kemale ulaştırmak ve ebedî saadete eriştirmek için peygamberler ve elçiler göndermiştir. Eğer peygamberler gönderilmemiş olsaydı, insan yaratılış amacına uygun bir şekilde yol bulamaz, sapma, hata ve günahlar içinde kalırdı. Bu durum ise Allah’ın hikmeti ve adaletine uygun olmazdı.

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulmaktadır:

“Peygamberler, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderildiler ki, peygamberlerden sonra insanların Allah’a karşı ileri sürebilecekleri bir bahaneleri kalmasın. Allah azizdir, hikmet sahibidir.”1

Biz inanıyoruz ki bu peygamberlerin beşi “Ulülazm” peygamberlerdir; yani kendilerine yeni bir şeriat ve ilahî kitap verilmiş büyük peygamberlerdir. Gönderiliş sıraları şu şekildedir:

  • Hz. Nuh

  • Hz. İbrahim

  • Hz. Musa

  • Hz. İsa

  • ve son peygamber olan Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem)

Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

“Biz peygamberlerden kesin bir söz aldık; senden, Nuh’tan, İbrahim’den, Musa’dan ve Meryem oğlu İsa’dan da…”2

Ve yine şöyle buyrulur:

“Sen sabret; tıpkı azim sahibi (Ulülazm) peygamberlerin sabrettiği gibi.”3

Biz inanıyoruz ki Hz. Muhammed peygamberlerin sonuncusudur. Ondan sonra peygamberlik iddiasında bulunan herkesin iddiası batıl ve geçersizdir. Onun getirdiği İslam şeriatı kıyamete kadar bütün insanlık için geçerlidir. Bu dinin hükümleri ve prensipleri, insanlığın maddi ve manevi tüm ihtiyaçlarına cevap verebilecek niteliktedir.

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

“Muhammed, sizden hiçbir erkeğin babası değildir. O, Allah’ın ve peygamberlerin sonuncusudur.” 4

Semavî Din Mensuplarıyla Birlikte Yaşama

Biz inanıyoruz ki İslam dini, ilahî dinlerin en son ve en mükemmel halkasıdır. Bu nedenle onun gelişiyle birlikte hak dinin ölçüsü tamamlanmıştır. Buna rağmen Müslümanlar, diğer semavî dinlerin mensuplarıyla barış içinde yaşamakla yükümlüdür. Ancak Müslümanlara karşı savaşan ve düşmanca tavır sergileyenler bu genel ilkenin dışındadır.

Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulmaktadır:

“Allah, din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik yapmanızı ve adaletli davranmanızı yasaklamaz. Allah adaletli olanları sever.”5

Biz inanıyoruz ki İslam’ın hakikati, akla ve mantığa dayalı şekilde anlatıldığında insanlar tarafından anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir dindir. Özellikle doğru tanıtıldığında, insanlığın İslam’a karşı ilgisi bunun en açık göstergesidir.

Bu sebeple İslam’ın zorla kabul ettirilmesi doğru değildir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

“Dinde zorlama yoktur.6 Doğruluk yolu sapıklıktan açıkça ayrılmıştır.”7

Biz inanıyoruz ki Müslümanların İslam’ın emirlerine uygun bir hayat sürmeleri, İslam’ı tebliğ etmenin en etkili yoludur. Zorlamaya veya baskıya ihtiyaç yoktur; çünkü doğru örnek olmak, hakikatin en güçlü davet şeklidir.

Peygamberlerin Hayatları Boyunca Masum Olması

Biz inanıyoruz ki bütün peygamberler günah işlemekten korunmuş (masum) kimselerdir. Bu masumiyet, onların hem peygamberlikten önceki hayatlarını hem de peygamberlik dönemlerini kapsar. Peygamberler hayatları boyunca her türlü günah, hata ve yanlış davranıştan Allah’ın özel koruması altındadır.

Eğer peygamberler günah işleyebilen kimseler olsaydı, insanlar onlara güvenemez, onları örnek alamaz ve onların Allah’tan getirdikleri mesajı tereddütsüz kabul edemezdi. Böyle bir durumda peygamberlik görevinin amacı gerçekleşmezdi.

Bu sebeple, Kur’ân-ı Kerîm’de bazı peygamberlerle ilgili geçen uyarı ve serzeniş ifadeleri, onların günah işlediği anlamına gelmez. Bu ifadeler genellikle “terk-i evlâ” denilen duruma işaret eder; yani daha iyi olanı bırakıp iyi olanı tercih etmek gibi bir durumdur. Başka bir ifadeyle bu, günah değil; daha faziletli olanı tercih etmeme durumudur. Ya da başka bir deyişle bu: “İyilerin yaptığı iyi davranışlar (bazen) mukarrebler (yaklaştırılmış insanlar) için günah telakki edilir.”8 Çünkü her insan, kendi makamına ve derecesine uygun bir sorumluluk taşır.

Peygamberler Allah’ın İtaatkâr Kullarındandır

Biz inanıyoruz ki peygamberlerin en büyük şerefi, Allah’a tam anlamıyla itaat eden kullar olmalarıdır. Onlar Allah’ın emir ve yasaklarına eksiksiz şekilde uyarlar. Bu nedenle her gün namazlarımızda şöyle şahitlik ederiz:

“Şahitlik ederim ki Hz. Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir.”

Bu ifade, peygamberlerin ilahlık iddiasında bulunmadığını ve sadece Allah’ın kulları olduğunu açıkça ortaya koyar.

Biz inanıyoruz ki Allah’ın gönderdiği hiçbir peygamber insanları kendisine ibadet etmeye çağırmamıştır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

“Allah’ın kendisine kitap, hüküm ve peygamberlik verdiği hiçbir insanın, ‘Allah’ı bırakıp bana kulluk edin’ demesi mümkün değildir.”9

Aynı şekilde Hz. İsa da insanları kendisine tapmaya davet etmemiş, sürekli olarak Allah’ın kulu ve elçisi olduğunu vurgulamıştır:

“Mesih de, Allah’a yakın melekler de O’na kulluk etmekten asla kaçınmazlar.”10

Tarihî kaynaklar da göstermektedir ki teslis (üçleme) inancı, Hristiyanlığın ilk dönemlerinde mevcut değildi; bu anlayış daha sonra ortaya çıkmıştır ve sonradan geliştirilmiş bir inanç olarak değerlendirilmiştir.

Mucizeler ve Gayb Bilgisi

Peygamberlerin seçkin kullar olmaları, onların Allah’ın izniyle geçmişe, geleceğe ve şimdiki zamana ait bazı gaybî bilgilere ulaşmalarına engel değildir. Gaybı bütünüyle bilen yalnızca Allah’tır. Ancak O, dilediği kimselere, yani seçtiği peygamberlere vahiy yoluyla bazı gaybî bilgileri bildirebilir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

“O, gaybı bilendir. Gaybını (bilinmeyen bilgilerini) kimseye açmaz; ancak razı olduğu elçilerine bildirir…”11

Bu durum, peygamberlerin kendi başlarına gaybı bildikleri anlamına gelmez. Onlar ancak Allah’ın bildirmesiyle ve vahiy yoluyla gaybî bilgilerden haberdar olabilirler.

Örneğin Hz. İsa hakkında Kur’an’da şöyle buyrulmuştur:

“Sizin yediklerinizi ve evlerinizde sakladıklarınızı size haber veririm…”12

Yine Hz. Muhammed için de Kur’an’da şöyle ifade edilir:

“Bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir…”13

Ayrıca başka bir ayette peygamberin konumu şöyle açıklanır:

“De ki: Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum. Gaybı da bilmiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyarım…”14

Bu ayetler birlikte değerlendirildiğinde açıkça anlaşılır ki peygamberler gaybı kendiliklerinden bilmezler; ancak Allah’ın bildirmesiyle gaybî bilgilerden haberdar olabilirler. Kur’an ayetleri birbirini açıklayan bir bütünlük içindedir.

Biz inanıyoruz ki peygamberler, Allah’ın izniyle olağanüstü olaylar ve mucizeler gösterebilirler. Bu durum onların kulluk vasfına aykırı değildir. Çünkü bütün mucizeler Allah’ın kudretiyle gerçekleşir. Nitekim Hz. İsa hakkında Kur’an’da şöyle buyrulur:

“Allah’ın izniyle doğuştan körü ve alacalıyı iyileştirir, ölüleri diriltirim…”15

Dolayısıyla peygamberlerin mucize göstermesi, Allah’tan bağımsız bir güç iddiası değil; tamamen O’nun iznine dayalı bir ilahî ikramdır.

Peygamberlerin Şefaat Edebilmesi

Biz inanıyoruz ki başta Hz. Muhammed olmak üzere Allah’ın gönderdiği peygamberler, Allah’ın izniyle şefaat etme makamına sahiptir. Ancak bu şefaat, kesinlikle bağımsız bir yetki değildir; yalnızca Allah’ın izniyle gerçekleşir.

Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

“Allah’ın izni olmadan kimse şefaat edemez.”16

“Onun izni olmadan katında kim şefaat edebilir?”17

“Ey iman edenler! Onda (mutluluk ve kurtuluşun parayla satınalınabileceği) hiçbir alış-verişin ve (yekdiğerini kurtarabilmek için) hiçbir dostluğun ve (Allah’ın izni olmaksızın) hiçbir şefaatin olmadığı gün gelip çatmadan size rızık olarak verdiklerimizden infak edin.”18

Bu ayetler, şefaatin bağımsız bir güç değil, tamamen Allah’ın iznine bağlı bir durum olduğunu açıkça göstermektedir.

Biz inanıyoruz ki şefaat, aynı zamanda bir eğitim ve uyarı vesilesidir. Günahkâr insanlara umut kapısı açar, onları tamamen ümitsizliğe düşmekten korur ve yeniden doğru yola dönmeleri için bir fırsat sunar. Ancak şefaat, her kişi için geçerli değildir. Sadece imanını tamamen kaybetmemiş, Allah ile bağını bütünüyle koparmamış kişiler için söz konusudur.

Bu yönüyle şefaat, günahkârlar için bir tür uyarıdır: İnsana, “Geri dönüş yolunu tamamen kapatma, pişmanlık ve dönüş kapısını açık bırak” mesajı verir.

Tevessül

Biz inanıyoruz ki tevessül, şefaat meselesine benzer bir hakikattir. Maddî veya manevî bir ihtiyacı olan insan, Allah’ın izniyle bu ihtiyacının giderilmesi için doğrudan Allah’a yöneldiği gibi, Allah’ın seçkin kullarını da vesile kılabilir. Yani kişi hem bizzat Allah’a yönelir hem de O’nun katında makbul olan kulları aracı olarak zikreder.

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulmaktadır:

“Eğer onlar, kendilerine zulmettiklerinde sana gelseler, Allah’tan bağışlanma dileseler ve Peygamber de onlar için bağışlanma dileseydi, elbette Allah’ı tövbeleri kabul eden ve merhamet eden olarak bulurlardı.”19

Bu ayet, Allah’a yaklaşmada peygamberlerin vesile olabileceğini açıkça göstermektedir.

Bir başka örnek olarak Hz. Yusuf’un kardeşleri, babalarına başvurarak şöyle demişlerdir:

“Ey babamız! Bizim için günahlarımızın bağışlanmasını dile. Biz gerçekten hata eden kimselerdik.”

Bunun üzerine Hz. Yakup şöyle cevap vermiştir:

“Rabbimden sizin için bağışlanma dileyeceğim. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”20

Bu örnekler, geçmiş ümmetlerde de tevessülün var olduğunu göstermektedir.

Ancak tevessülün sınırları doğru anlaşılmalıdır. Allah’ın dostlarını vesile kılmak, onları bağımsız bir güç sahibi olarak görmek anlamına gelmez. Onları Allah’tan bağımsız bir şekilde etkili kabul etmek açık bir şekilde şirk ve küfürdür.

Aynı şekilde tevessül, ibadete dönüşmemelidir. Çünkü ibadet yalnızca Allah’a aittir. Allah dostları, Allah’ın izni olmadan ne fayda ne de zarar verebilirler. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

“De ki: Allah’ın dilemesi dışında kendim için ne bir fayda ne de bir zarar sağlayabilirim.”21

Bu nedenle tevessül, yalnızca Allah’a yönelmenin bir yolu ve O’na yaklaşma vesilesi olarak anlaşılmalıdır.

Bununla birlikte, tevessül konusunda aşırıya giden veya onu tamamen reddeden yaklaşımlar da doğru değildir. Bu konuda ifrat ve tefritten kaçınmak gerekir. Doğru olan, tevessülü Kur’an ve sahih sünnet çerçevesinde anlamaktır.

Bütün Peygamberlerin Davet Usulü Birdir

Biz inanıyoruz ki bütün peygamberlerin ortak hedefi; insanları Allah’a iman etmeye, ahirete inanmaya ve hesap bilincine davet etmektir. Aynı zamanda onları ahlaki değerlerle yetiştirmek, toplumsal adaleti güçlendirmek ve insanlığı huzur ve saadete ulaştırmaktır.

Bu nedenle tüm peygamberler saygıdeğerdir ve insanlık üzerinde büyük haklara sahiptir. Kur’ân-ı Kerîm bu gerçeği şöyle ifade eder:

“Allah’ın peygamberleri arasında hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz.”22

Zamanla insanlık geliştikçe ilahî mesajlar da kemale ermiş, önceki şeriatlar daha geniş ve kapsamlı bir hâl almıştır. Bu süreç, en son ve en mükemmel din olan İslam ile tamamlanmıştır.

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı seçtim.”23

Geçmiş Peygamberlerin Getirdiği Haberler

Biz inanıyoruz ki geçmiş peygamberlerin birçoğu, kendilerinden sonra gelecek olan peygamberleri haber vermiştir. Bu bağlamda özellikle Hz. Musa ve Hz. İsa, son peygamber olan Hz. Muhammed’in geleceğini müjdelemişlerdir. Bu müjdelerin bir kısmı, bugün hâlâ Tevrat ve İncil gibi ilahî kitaplarda yer almaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm’de bu gerçek şöyle ifade edilir:

“Onlar, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı bulacakları, ümmî olan peygambere uyarlar… Kurtuluşa erenler işte bunlardır.24

Bu ayet, önceki kutsal metinlerde son peygamberin özelliklerinin bildirildiğini ortaya koymaktadır.

Tarihî kaynaklar da bu gerçeği desteklemektedir. Hz. Muhammed’in gönderilişinden kısa bir süre önce bazı Yahudi topluluklarının Medine’ye yerleştiği ve beklenen peygamberin buradan çıkacağını bildikleri aktarılmaktadır. Kendi kutsal metinlerinde yer alan işaretler sebebiyle onun gelişini umutla beklemişlerdir. Ancak peygamber ortaya çıktığında, onlardan bir kısmı iman ederken, bir kısmı ise çıkarları ve taassupları sebebiyle gerçeği kabul etmemiştir.

Peygamberler ve Hayatın Tüm Alanlarında Olumlu Değişim

Biz inanıyoruz ki ilahî dinler, özellikle İslam, yalnızca bireyin ahlaki ve manevi hayatını düzeltmekle sınırlı değildir. Peygamberlerin getirdiği mesajlar, insan hayatının tüm alanlarını kapsayan kapsamlı bir ıslah ve dönüşüm hedefler.

Bu dinler, sadece bireysel ibadet ve ahlakı değil; aynı zamanda toplum düzenini, hukuku, ekonomik ve sosyal hayatı da düzenlemeyi amaçlamıştır. Hatta insanlar günlük yaşamlarında ihtiyaç duydukları birçok bilgi ve ilkeyi peygamberlerden öğrenmişlerdir.

İlahi mesajların en önemli hedeflerinden biri adaletin toplumda tesis edilmesidir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

“Andolsun ki biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve onlarla birlikte Kitabı ve ölçüyü indirdik ki insanlar adaleti ayakta tutsunlar.”25

Bu ayet, peygamberlik görevinin temel amaçlarından birinin adaletli bir toplum düzeni kurmak olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Irkçılık, Kavim ve Kabile Ayrımcılığının Reddi

Biz inanıyoruz ki başta Hz. Muhammed olmak üzere bütün peygamberler, ırkçılığı, kavmiyetçiliği ve kabile üstünlüğünü kesin olarak reddetmiştir. Peygamberler, tüm insanlara eşit nazarla bakmış; hiçbir ırkı, dili veya milleti diğerine üstün görmemiştir.

Kur’ân-ı Kerîm’de bu gerçek şöyle ifade edilir:

“Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve sizi kavimler ve kabileler hâline getirdik ki birbirinizi tanıyasınız. Allah katında en üstün olanınız, en takvalı olanınızdır…”26

Bu ayet, üstünlüğün ırka, soya veya toplumsal konuma değil; yalnızca takvaya dayandığını açıkça ortaya koymaktadır.

Hz. Muhammed’in Veda Haccı sırasında Mina’da, bir deve üzerinde insanlara hitaben söylediği meşhur söz de bu ilkeyi pekiştirir:

“Ey insanlar! Rabbiniz birdir, babanız birdir. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a; beyazın siyaha, siyahın beyaza hiçbir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir. Ey insanlar, bana emredileni size hakkıyla iblağ etmiş oldum mu?! (herkes “evet!” diye bağırınca) “Bu söylediklerimi duyanlar duymayanlara duyursun!” buyurdular.”27

Bu söz, insanlık tarihinde ırk ve renk temelli üstünlük anlayışını tamamen ortadan kaldıran en güçlü beyanlardan biridir.

İslam ve İnsan Fıtratı

Biz inanıyoruz ki Allah’a iman etmek, tevhid inancına yönelmek ve peygamberlerin öğrettiği temel ilkelere uymak, insanın yaratılışında var olan fıtrî bir eğilimdir. İnsan, doğası gereği hakikati aramaya ve Allah’a yönelmeye yatkın olarak yaratılmıştır.

Peygamberler, insan fıtratında bulunan bu temiz eğilimi vahiy ile beslemiş, onu şirk, küfür ve sapmalardan arındırmışlardır. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

“Yüzünü, Allah’ı birleyen bir kimse olarak dine çevir. Allah’ın insanları yaratırken esas aldığı fıtrata yönel. Allah’ın yaratmasında bir değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmez.”28

Biz inanıyoruz ki tarih boyunca din, insanlığın doğal bir gerçeği olmuştur. Dinsizlik ise çoğu zaman istisnai bir durum olarak ortaya çıkmıştır. Hatta uzun süre yoğun baskılara ve inkâr propagandalarına maruz kalan toplumlar bile, özgürlüklerine kavuştuklarında yeniden hızla dine ve maneviyata yönelmişlerdir.

Bununla birlikte, geçmiş toplumların bir kısmında kültürel gerilik ve yanlış inançlar sebebiyle dinî öğretiler hurafelerle karışmış, insan fıtratı zamanla bozulmuştur. Bu nedenle Allah Teâlâ, farklı dönemlerde peygamberler göndererek bu sapmaları düzeltmiş, insanları yeniden fıtratlarının temizliğine ve tevhid hakikatine yönlendirmiştir.


  1. – Nisâ / 165.↩︎

  2. – Ahzab / 7.↩︎

  3. Ahkaf / 35.↩︎

  4. – Ahzab / 40.↩︎

  5. – Mümtehine / 8.↩︎

  6. – İslam veya hiçbir din, kimseye zorla kabul ettirilemez, ama her insan, kabul ettiği dinin ve bu cümleden olmak üzere her Müslüman da İslam’ın bütün emirlerine uymak zorundadır. Zira kabulden sonra ahit vardır ki bu da bağlayıcıdır. Dinin kısmen kabulü sözkonusu edilemez, tamamına uyulmalıdır, bkz: Ahzab / 36 – çev).↩︎

  7. – Bakara / 256.↩︎

  8. Merhum Meclisi, Bihâr-ul Envar’da bu cümleyi bazı masumlardan aktarmış, ancak isim zikretmemiştir, bkz: Bihâr, c: 25, s: 205.↩︎

  9. – Âl-i İmran / 79.↩︎

  10. – Nisa / 172.↩︎

  11. – Cinn / 26- 27.↩︎

  12. – Âl-i İmran / 49.↩︎

  13. – Yusuf / 102.↩︎

  14. – En’am / 50.↩︎

  15. – Âl-i İmran / 49.↩︎

  16. – Yunus / 3.↩︎

  17. – Bakara / 255.↩︎

  18. – Bakara / 254.↩︎

  19. – Nisâ / 64.↩︎

  20. – Yusuf / 97-98.↩︎

  21. – A’raf / 188.↩︎

  22. – Bakara / 285.↩︎

  23. – Maide / 3.↩︎

  24. – A’raf / 157.↩︎

  25. – Hadid / 25.↩︎

  26. – Hucurat / 13.↩︎

  27. – Kurtubi Tefsiri, c: 9, s: 6162.↩︎

  28. – Rum / 30.↩︎

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir