Çeşitli Meseleler
Bu bölüme kadar, İslami inanç esaslarını ana hatlarıyla özetlemeye çalıştık. Bu kısımda ise farklı konulara dair bazı inançlarımızı ele alarak metni daha bütüncül hale getirmeyi amaçlıyoruz. Böylece herhangi bir belirsiz nokta kalmayacaktır.
Aklî İyiyi ve Kötüyü Ayırt Etme
Biz inanıyoruz ki insan aklı, birçok şeyin iyi ve kötü yönünü kavrayabilecek bir yeteneğe sahiptir. Bu yetenek, Allah’ın insana bahşettiği “iyiyi ve kötüyü tanıma kabiliyeti” sayesinde mümkündür.
Bu nedenle ilahî vahiy gelmeden önce de insan, bazı temel ahlaki doğruları aklıyla idrak edebilmiştir. Örneğin adalet ve iyiliğin iyi; zulüm ve kötülüğün kötü olduğunu; doğruluk, emanet, cesaret ve cömertlik gibi özelliklerin iyi; yalan, ihanet ve cimriliğin ise kötü olduğunu akıl yoluyla anlayabilmektedir.
Bununla birlikte akıl, her şeyin bütün yönleriyle iyi veya kötü olduğunu tek başına tam olarak kavrayamaz. İnsan bilgisinin sınırlı olması nedeniyle bu eksiklik, Allah tarafından gönderilen peygamberler ve ilahî kitaplar ile tamamlanmıştır. Böylece vahiy, hem aklın doğru bulduğu ilkeleri teyit etmiş hem de aklın ulaşamadığı alanları açıklığa kavuşturmuştur.
Aklın tamamen reddedilmesi, tevhid inancının ve peygamberlik gerçeğinin de reddi anlamına gelir. Çünkü Allah’ın varlığına ve peygamberlerin hak olduğuna dair deliller de öncelikle akıl yoluyla anlaşılır. Bu iki esası kabul etmek de yine aklî temellere dayanır; sadece naklî delillerle bunların ispatı mümkün değildir.
İlahi Adalet (Adl-i İlâhî)
Bu sebeple biz Allah’ın adaletine inanıyoruz. Allah Teâlâ kullarına asla ظلم (zulüm) etmez; kimseyi gereksiz yere cezalandırmaz ve kimseyi sebepsiz yere affetmez. Allah’ın verdiği sözden dönmesi mümkün değildir.
Ayrıca Allah’ın, günahkâr veya ahlaken bozuk bir kişiyi peygamber olarak seçmesi ya da onu mucizelerle desteklemesi düşünülemez. Çünkü bu, ilahî hikmet ve adaletle bağdaşmaz.
Biz aynı şekilde şuna da inanıyoruz: Allah, insanları doğru yola ulaştırmak için asla onları rehbersiz ve öndersiz bırakmaz. Çünkü böyle bir durum hikmete aykırıdır ve çirkin bir sonuç doğurur. Oysa Allah Teâlâ, her türlü eksiklikten, haksızlıktan ve çirkinlikten münezzehtir.
İnsanın Özgürlüğü
Biz, Yüce Allah’ın insanı özgür yarattığına inanıyoruz. İnsanın yaptığı işler, kendi irade ve seçimine dayanır.
Eğer insanın davranışları tamamen zorunlu olsaydı (yani insanın hiçbir özgürlüğü olmasaydı), o zaman kötü insanların cezalandırılması açık bir haksızlık olurdu. Aynı şekilde iyi insanların ödüllendirilmesi de anlamsız hale gelirdi. Böyle bir durumu Allah’a isnat etmek ise doğru değildir; bu, adalet anlayışıyla bağdaşmaz.
Özetle şunu söylüyoruz: İnsan, akıl ve iradesi sayesinde birçok gerçeği anlayabilir ve iyi ile kötüyü ayırt edebilir. Bu özgürlük, dinin ve peygamberliğin temelini oluşturur.
Ancak insanın bilgi ve anlayışı sınırlıdır. Her gerçeği kendi başına tam olarak kavrayamaz. Bu yüzden insanın doğru yolu bulabilmesi için ilahi kitaplara ve peygamberlere ihtiyacı vardır.
Fıkıh Kaynaklarından Biri de Aklî Delildir
Buraya kadar anlattıklarımızdan da anlaşılacağı üzere, İslam dininin temel kaynaklarından biri aklî delildir. Buradaki “aklî delil”den maksat, aklın bir şeyi kesin ve tam olarak kavrayıp anlaması ve onun hakkında kesin bir hükme varmasıdır. Örneğin zulüm, ihanet, yalan, haksız yere insan öldürmek, hırsızlık ve başkalarının haklarına tecavüz etmek gibi konularda Kur’an ve sünnette hiçbir hüküm bulunmasaydı bile, biz aklımız sayesinde bunları yine kötü ve yanlış kabul edecek, Âlim ve Hikmet Sahibi olan Allah Teâlâ’nın bunları haram kıldığından emin olacak ve Yüceler Yücesi’nin bu tür davranışlardan asla hoşnut olmayacağını anlayabilecektik. Bu da insan için başlı başına Allah’ın bir delili ve hüccetidir.
Kur’an ayetleri, aklın ve aklî delillerin önemini vurgulayan ifadelerle doludur.
Kur’an, insanların tevhid yolunu bulabilmeleri için akıl sahiplerini, Allah Teâlâ’nın yeryüzündeki ve göklerdeki ayetleri üzerinde düşünmeye ve inceleme yapmaya davet etmektedir:
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün peş peşe gelişinde, temiz akıl sahipleri için gerçekten ibret verici ayetler vardır.”1
Yine Kur’an, ilâhî ayetleri açıklayarak insanların aklını, düşüncesini ve kavrayışını geliştirmek istediğini açıkça ifade etmektedir:
“…Bak, iyice kavrayıp anlamaları için ayetleri nasıl çeşitli şekillerde açıklıyoruz!”2
Kur’an ayrıca insanları iyiyi kötüden ayırmaya, bu konuda akıllarını kullanmaya ve düşünmeye çağırmaktadır:
“…De ki: Kör olanla gören bir olur mu? Hâlâ düşünmeyecek misiniz?”3
Kur’an’a göre canlıların en kötüsü, gözünü, kulağını ve dilini gerektiği gibi kullanmayan, aklından yararlanıp düşünmeyen kimselerdir:
“…Şüphesiz Allah katında canlıların en kötüsü, aklını kullanmayan sağırlar ve dilsizlerdir.”4
Akıl ve düşüncenin önemi hakkında daha birçok ayet bulunmaktadır.
Bu durumda, İslam’ın temel esasları, prensipleri ve ayrıntıları konusunda aklın, düşüncenin, zekânın ve tefekkürün taşıdığı önem nasıl göz ardı edilebilir?
Yine Adl-i İlâhî
Daha önce de vurguladığımız gibi, biz Allah Teâlâ’nın adil olduğuna ve hiçbir kuluna asla zulmetmeyeceğine inanıyoruz. Çünkü zulüm çirkin ve kötü bir davranıştır. Yüce Allah ise her türlü çirkinlik ve kötülükten tamamen uzak ve münezzehtir:
“Rabbin hiç kimseye zulmetmez.”5
Eğer dünya ve ahirette bazı insanlar cezalandırılıyorsa, bunun sebebi bizzat kendileridir:
“…Demek ki Allah onlara (Allah’ın azabına uğrayan geçmiş kavimlere) zulmediyor değildi; aksine onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.”6
Sadece insanlar değil, kâinattaki hiçbir varlık da Allah tarafından zulme uğratılmaz:
“Allah, hiçbir zaman âlemlere zulmetmek istemez.”7
Bütün bu ayetler, gerçekte insanı aklının kavrayabildiği hakikate yönlendirmekte ve aklın verdiği hükmü doğrulamaktadır.
Bu sebeple biz inanıyoruz ki Allah Teâlâ hiç kimseye gücünün yetmeyeceği bir yük yüklemez:
“Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemez.”8
Acı Felaketlerin Felsefesi
Yukarıda belirtilen gerçekler sebebiyle, dünyada meydana gelen deprem, doğal afetler, çeşitli belalar ve benzeri acı olayların bazı durumlarda Allah’ın bir cezalandırması olduğuna inanıyoruz. Nitekim Lut kavmi hakkında şöyle buyrulmuştur:
“(Azapla ilgili) emrimiz geldiğinde onların şehirlerinin altını üstüne getirdik ve üzerlerine üst üste dizilmiş taşlar yağdırdık.”9
Nankörlük eden ve isyan yoluna sapan Seba halkı hakkında da şöyle buyrulmaktadır:
“Onlar Allah’a itaatten yüz çevirdiler; biz de üzerlerine yıkıcı seli gönderdik.”
Bu tür olayların bir kısmı ise insanların ibret alması, uyanması ve yeniden hak yola dönmesi içindir:
“İnsanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde bozulma ortaya çıktı. Belki dönerler diye Allah, yaptıklarının bir kısmının sonucunu onlara tattırmaktadır.”10
O hâlde bu acı felaketlerin bir kısmı, gerçekte Allah’ın kullarına yönelik bir lütfu ve uyarısıdır.
Bazı belalar ise insanın kendi eliyle kendisine hazırladığı sıkıntılardır; başka bir ifadeyle bunlar, insanın kendi bilgisizliğinin ve yanlış davranışlarının sonucudur:
“Şüphesiz Allah, bir toplum kendisinde olanı değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez.”11
“Size gelen her iyilik Allah’tandır; başınıza gelen her kötülük ise kendi nefsinizdendir.”12
Kâinat, En Mükemmel Sistemdir
Biz inanıyoruz ki yaratılış âlemi en mükemmel sistemin sahnesidir. Yani bugün kâinatta mevcut bulunan sistem ve düzen, kâinatta var olması gereken en mükemmel sistem ve düzendir. Bu muazzam sistemde her şey son derece hassas bir şekilde hesaplanmış olup belirli bir düzen ve program doğrultusunda işlemektedir. Bu yaratılış düzeninde hakka, adalete ve iyiliğe aykırı hiçbir şey yoktur. İnsan topluluklarında görülen kötülükler ise tamamen insanın kendi ürünü olup yine kendisine aittir.
Tekrar vurguluyoruz ki biz, ilâhî adaleti İslam dünya görüşünün temel esaslarından biri olarak kabul etmekteyiz. Özellikle şunu belirtmek isteriz ki ilâhî adalet olmaksızın tevhid, nübüvvet ve ahiret meselesi tehlikeye girer.
Bir hadiste, İmam Sadık Hazretleri’nin (a.s.) dinin temelinin tevhid ve adalet olduğunu vurguladıktan sonra şöyle buyurduğu nakledilmiştir:
“Tevhid, kendin için uygun görmediğin şeyi Rabbin için de uygun görmemendir (ve O’nu mümkün varlıklara ait bütün sıfatlardan münezzeh bilmendir). Adalet ise, sen yaptığında kınanacağın bir şeyi Allah’a nispet etmemen ve O’nun böyle bir şey yapacağını düşünmemendir.”13
Fıkhın Dört Temel Kaynağı
Daha önce de değindiğimiz gibi, biz fıkıhta dört temel kaynak kabul etmekteyiz:
Kitabullah: İslam ilimlerinin ve hükümlerinin temel kitabı ve en önemli kaynağıdır.
Hz. Resûlullah’ın (s.a.a.) ve masum Ehl-i Beyt İmamlarının (a.s.) sünneti.
İcma: Masumun görüşünü ortaya çıkarabilecek nitelikte olan âlimler ittifakı. Yani bu icma, masumun görüşünü yansıttığını gösterecek özellikte olmalıdır.
Aklî delil: Burada kastedilen, kesinlik ifade eden aklî delildir. Kıyas ve istihsan gibi zan ifade eden aklî deliller, bizim görüşümüze göre hiçbir fıkhî meselede geçerli değildir. Bu nedenle bir fakih, Kitap ve sünnette hükmü açıkça belirtilmemiş bir konuda kendi görüş ve düşüncesine göre bir maslahat belirlerse, bu kararı ilâhî hüküm veya şer‘î hüküm olarak ilan edemez. Çünkü bu, Allah’ın hükmü değil, onun kendi görüşüdür.
Aynı şekilde şer‘î hükümleri ortaya çıkarmak için zan ifade eden kıyaslar ve benzeri, yalnızca mantık yürütmeye ve ihtimallere dayanan yöntemler de bizim anlayışımıza göre caiz değildir. Ancak bir insan kesin bilgiye ulaşırsa; örneğin zulmün kötü olduğuna, yalanın, hırsızlığın ve ihanetin çirkin ve kötü olduğuna kesin olarak inanırsa, işte ancak bu durumda ortaya çıkan hüküm “muteber akıl” hükmü sayılır. Bu da “Aklın hükmettiği her şeye şeriat da hükmeder” kaidesi gereğince şer‘î bir hüküm olarak kabul edilir.
Gerçekten de ibadet, siyaset, ekonomi ve toplum hayatıyla ilgili konularda mükelleflerin ihtiyaç duyacağı hükümler için elimizde Hz. Resûl-i Ekrem’den (s.a.a.) ve Ehl-i Beyt İmamlarından (a.s.) yeterli miktarda hadis ve rivayet bulunmaktadır. Bu sebeple zan ifade eden delillere başvurmaya ihtiyaç duymamaktayız.
Hatta “mustahdese meseleler”de, yani zamanla insan hayatında ortaya çıkan yeni ve çağdaş konularla ilgili hükümlerin çıkarılması için gerekli genel hüküm ve esasların Kur’an’da, Hz. Resûlullah’ın (s.a.a.) sünnetinde ve masum Ehl-i Beyt İmamlarının (a.s.) söz ve uygulamalarında mevcut olduğuna inanıyoruz. Bu nedenle zan ifade eden delillere yönelmeye gerek olmadığı kanaatindeyiz.
Çünkü bu genel hüküm ve esaslara başvurulduğunda, zamanla ortaya çıkan yeni meselelerle ilgili hükümler kolaylıkla çıkarılabilmektedir. Bu konuda daha ayrıntılı açıklamalar içeren kaynak eserler mevcuttur.14
İçtihad Kapısı Daima Açıktır
Biz inanıyoruz ki içtihat kapısı, şer‘î meselelerin tamamı için açıktır. Görüş sahibi bütün fakihler, fıkhın dört temel kaynağından yararlanarak ilâhî hükümleri çıkarabilir ve bunları, hüküm çıkarma gücü ve imkânına sahip olmayan kimselere sunabilirler. Bu durumda onların ulaştıkları görüşlerin ve çıkardıkları hükümlerin, bazı konularda geçmiş fakihlerin görüşlerinden farklı olması da son derece mümkündür.
Ayrıca, fıkıhta uzman ve görüş sahibi olmayan kimselerin, yaşadıkları çağın ve toplumun yeni gelişmelerini ve meselelerini bilen, fıkıhta uzman ve yetkin olan yaşayan fakihlere uymalarının ve fıkıh terminolojisindeki adıyla onları taklit etmelerinin gerekli olduğuna inanıyoruz. Fıkhı bilmeyenlerin, fıkhı bilenlere başvurmasının gerekliliğini de apaçık ve tartışma götürmez bir gerçek olarak kabul etmekteyiz.
Biz bu fıkıh uzmanlarına “taklit mercileri” diyoruz. Bu nedenle, ilk aşamada vefat etmiş bir fakihi taklit etmeyi ve ona başvurmayı caiz görmemekteyiz. Fıkhın her çağda ve her mekânda canlılığını ve güncelliğini koruyabilmesi, gelişimini sürdürebilmesi ve yeni meselelerle ilgilenebilmesi için sürekli hareket hâlinde olması gerektiğine inanıyoruz. Bu sebeple mukallitlerin mutlaka hayatta olan bir fakihe başvurması gerektiğini kabul etmekteyiz.
Hüküm ve Kural Boşluğu Yoktur
Biz inanıyoruz ki İslam’da hüküm, kural ve kanun bakımından hiçbir boşluk ve eksiklik yoktur. Yani insanların kıyamet gününe kadar ihtiyaç duyabilecekleri bütün hükümler ve esaslar İslam’da potansiyel olarak mevcuttur ve açıklanmıştır. Bu açıklama bazen doğrudan ve açık bir şekilde yapılmış, bazen de genel hükümler çerçevesinde ortaya konulmuştur.
Bu nedenle fakihlerin yeni hükümler koyma veya yeni kanunlar üretme yetki ve hakları yoktur. Onların görevi, fıkhın dört temel kaynağına başvurarak gerekli hükümleri ortaya çıkarmak ve insanların hizmetine sunmaktır.
Nitekim Hz. Resûl-i Ekrem’e (s.a.a.) nazil olan son surelerden biri olan Mâide Suresi’nin üçüncü ayetinde şöyle buyrulmaktadır:
“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı seçip beğendim.”
Bu ayetten de anlaşılacağı üzere, bütün çağlar ve bütün toplumlar için gerekli hükümleri içermeyen ve bu açıdan eksik olan bir din hakkında Allah Teâlâ’nın “onu kemale erdirdim ve tamamladım” buyurması düşünülemez.
Bu açık ayete dayanarak İslam’ın ve hükümlerinin her zaman ve her mekân için tam, mükemmel ve en uygun din olduğuna inanıyoruz.
Nitekim Hz. Resûlullah’ın (s.a.a.) Veda Haccı sırasında buyurduğu şu söz de meşhurdur:
“Ey insanlar! Sizi cennete yaklaştıracak ve cehennem ateşinden uzaklaştıracak her şeyi size emrettim. Sizi cehennem ateşine yaklaştıracak ve cennetten uzaklaştıracak her şeyi de size yasakladım.”15
İmam Sadık’ın (a.s.) şu meşhur sözünde de aynı gerçek vurgulanmaktadır:
“Hz. Ali’nin (a.s.), Hz. Resûlullah’ın (s.a.a.) emri ve dikte ettirmesiyle yazmadığı hiçbir İslam hükmü kalmamıştır. Hatta insan bedenine isabet eden küçük bir sıyrığın bile diyeti yazılmış ve kaydedilmiştir.”16
İslam, hükümlerini bu derece ayrıntılı bir şekilde açıklamış olduğundan, zan ifade eden delillere, kıyasa ve istihsana başvurmaya ihtiyaç kalmamaktadır.
Takiyye ve Felsefesi
Kişinin fikirlerini açıkladığı takdirde can güvenliği gibi ciddi tehlikelerle karşı karşıya kalacağı bir ortamda bulunması ve örneğin mantıksız, cahil ve körü körüne taassup sahibi insanların arasında yaşaması, ayrıca böyle bir ortamda düşüncelerini ve inancını açıklamasının önemli bir fayda da sağlamayacağını görmesi durumunda, fikrini ve inancını gizlemesi, düşüncesini açıkça ortaya koymaması ve böylece boş yere canının tehlikeye atılmasına sebep olmaması gerekir. “Takiyye” dediğimiz bu davranışı aşağıdaki iki ayet ve aklî delillerden çıkarmaktayız:
“Firavun ailesinden olup imanını gizleyen mümin bir adam dedi ki: ‘Rabbim Allah’tır diyen bir adamı mı öldüreceksiniz? Oysa o size Rabbinizden açık deliller getirmiştir!…’”17
Görüldüğü gibi bu ayette açıkça “imanını gizleyen” ifadesi yer almaktadır. Böyle bir ortamda Firavun ailesinden olan o müminin imanını açıkça ilan ederek hayatını tehlikeye atmasının kayda değer bir faydası olmadığı açıktır.
Yine Kur’an-ı Kerim, İslam’ın ilk dönemlerinde, inatçı ve bağnaz müşriklerin eline düşen bazı müminlere takiyye izni vererek şöyle buyurmaktadır:
“Müminler, müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah ile ilişiğini kesmiş olur; ancak onlardan korunma amacıyla sakınmanız ve takiyye yapmanız bunun dışındadır.”18
Buna göre takiyye, yani kişinin inancını gizlemesi; can, mal, ırz ve namusun korunması için, düşmanca ve baskıcı ortamlarda geçerli ve gerekli bir durumdur. İnancın açıklanmasının hiçbir fayda sağlamadığı, aksine zarar ve tehlike doğurduğu yerlerde insanın kendisini gereksiz yere tehlikeye atması anlamlı değildir. Bu sebeple Müslüman kişinin canının korunması esastır. Bu nedenle İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur:
“Takiyye, müminin kalkanıdır.”19
Bu rivayette geçen “kalkan” ifadesi, takiyyenin en uygun tanımlarından biridir ve onun bir savunma aracı olduğunu açıkça göstermektedir.
Aynı şekilde Ammar b. Yasir’in (r.a.) müşrikler karşısında takiyye yapması ve Hz. Resûlullah’ın (s.a.a.) bunu onaylaması, takiyyeye dair şartları ve yerini gösteren en açık ve bilinen örneklerdendir.20
Savaşlarda orduların uyguladığı kamuflaj taktikleri, savaş sırlarının gizli tutulması gibi uygulamalar da insan hayatında takiyyeye benzer örneklerdir. Çünkü takiyye, açıklanmasının hiçbir fayda sağlamadığı gibi zarar ve tehlike doğurabilecek bir gerçeğin uygun olmayan şartlarda açıklanmamasıdır.
Bu sadece Şiîlere özgü bir uygulama değil, tüm Müslümanlar ve hatta akıl sahibi herkes tarafından anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir aklî ilkedir.
Buna rağmen bazı kötü niyetli çevrelerin bunu Şiîlere özgü bir hüküm gibi göstermeye çalışmaları, hatta hem Kur’an’da hem hadislerde açıkça yer alan, Hz. Peygamber (s.a.a.), sahabe ve akıl sahibi insanlar tarafından da uygulanan bu açık hükmü sanki olumsuz bir davranışmış gibi göstermeye çalışmaları son derece düşündürücüdür.
Takiyyenin Haram Olduğu Durumlar
Biz inanıyoruz ki, Şia hakkında ortaya atılan birçok yanlış düşünce ve kötü zanların temel nedeni, bugüne kadar bu konunun çoğunlukla kaynağından ve samimiyetle araştırılmamış olması veya Şia inançları hakkında düşmanların söylentilerine ve yanlış aktarımlarına kulak verilmiş olmasıdır. Yukarıdaki kısa açıklamadan sonra takiyye konusunun esasının yeterince anlaşılmış olmasını ümit ediyoruz.
Burada ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, takiyyeye başvurmanın haram olduğu durumlar da vardır. Yüce İslam dini veya aziz Kur’an’ın ya da İslami düzenin ciddi bir tehlike ile karşı karşıya kalması halinde takiyye yapmak caiz değildir. Böyle bir durumda insanın canına mal olsa bile gerçeği söylemesi, inancını ve düşüncesini açıkça ortaya koyması gerekir.
Nitekim Aşura günü İmam Hüseyin’in (a.s.) Kerbelâ’da gerçekleştirdiği şanlı kıyam bunun en açık örneğidir. Ümeyyeoğulları İslam’ın özünü ve temelini tehlikeye soktukları için Hz. İmam Hüseyin (a.s.), kendi canı ve en yakınlarının canı, kanı ve esareti pahasına duruma müdahale etmiş, Emevîlerin gerçek yüzünü ortaya çıkarmış ve uçurumun kenarına getirilmiş olan Allah’ın yüce emaneti İslam’ın kurtulmasına vesile olmuştur.
İslami İbadetler
Biz, İslam’ın esası olan Kur’an ve sünnetin emrettiği ve farz kıldığı bütün ibadetlerle kendimizi yükümlü kabul ediyoruz. Bunların başında, Allah ile kul arasındaki en önemli bağ olan günlük beş vakit namaz gelir. Ardından imanı güçlendirmenin en etkili yollarından biri olan ve nefsin kötülüklerden arındırılarak takvaya ulaşmasında önemli bir rol oynayan Ramazan orucu gelir.
Ayrıca, Müslümanlar arasında sevgi, yakınlık ve kardeşliği güçlendiren Beytullah’ı (Kâbe’yi) hac ibadetini, şartlarını taşıyan her Müslümanın ömründe en az bir kez yerine getirmesi gereken bir görev olarak kabul ediyoruz.
Bunun yanında malın zekâtı, humus, iyiliği emredip kötülükten sakındırma (emr-i bi’l ma‘ruf ve nehy-i ani’l münker) ve İslam’a ve Müslümanlara saldıran her türlü güce karşı cihad da bütün Müslümanlara farz kabul edilmektedir.
Elbette bu konuların ayrıntılı (fer‘î) hükümlerinde İslam mezhepleri arasında bazı farklılıklar bulunmaktadır. Nitekim dört Ehl-i Sünnet mezhebi arasında da bu tür ayrıntı farklılıkları mevcuttur.
Namazda Cemetme
Bu farklılıklardan biri şudur: Biz, günlük namazların beş ayrı vakitte ve her birinin kendi vaktinde kılınmasının daha faziletli (efdâl) olduğuna inanmakla birlikte, öğle ile ikindi namazlarının ve akşam ile yatsı namazlarının birleştirilerek (cem edilerek) kılınmasının da caiz olduğuna inanıyoruz. Cem yapma izni, zorluk ve meşakkat durumunda bizzat Hz. Resûlullah (s.a.a.) tarafından verilmiştir.
Sahih-i Tirmizî’de İbn Abbas’tan şöyle rivayet edilmiştir: Hz. Resûl-i Ekrem (s.a.a.) Medine’de bulunduğu bir sırada, herhangi bir korku ya da yağmur gibi bir durum olmaksızın öğle ile ikindi, akşam ile yatsı namazlarını birleştirerek kılmıştır. İbn Abbas’a, Resûlullah’ın (s.a.a.) bunu neden yaptığı sorulduğunda, “Ümmetine zorluk çıkarmak istemedi” şeklinde cevap vermiştir. Yani, namazların ayrı kılınması zor olabilecek durumlarda birleştirilebileceğini göstermek istemiştir.21
Burada özellikle dikkat edilmesi gereken bir nokta şudur: Günümüzde özellikle sanayi kompleksleri, yoğun üretim merkezleri ve fabrikalarda, sosyal hayatın karmaşık ilişkiler içinde yürüdüğü ortamlarda, namazın mutlaka beş ayrı vakitte kılınmasının “mutlak zorunluluk” olduğu yönündeki yanlış bir anlayış, birçok insanın namazı tamamen terk etmesine sebep olabilmektedir. Hz. Peygamber’in (s.a.a.) fiilî sünnetiyle ortaya koyduğu bu kolaylık, namazın günümüz sosyal hayatında daha kolay benimsenmesine ve ibadetin samimiyetle sürdürülebilmesine yardımcı olmaktadır.
Toprağa Secde
Biz, namazda secdenin toprağa veya yer yüzünün diğer doğal parçalarına yapılması gerektiğine inanıyoruz. Ayrıca yenilmeyen ve giyilmeyen şeyler dışında kalan bitkisel unsurların (örneğin ağaç ve bitki yaprakları veya ahşap) üzerine secde edilmesini de caiz görüyoruz.
Bu sebeple, halı gibi tekstil ürünlerine secde etmeyi uygun bulmuyor ve secde için özellikle toprağı tercih ediyoruz. Bu nedenle birçok Şiî, yanında taşınması ve kullanılması kolay olsun diye temiz topraktan yapılmış küçük tabletler (mühür) bulundurur ve secde sırasında bunun üzerine başlarını koyarlar. Böylece secde ettikleri yerin hem toprak hem de temiz olduğundan emin olurlar.
Bu konuda dayandığımız delil, “Yeryüzü bana mescid (secde yeri) ve temiz kılınmıştır” anlamındaki hadis-i şeriftir. Bu hadis, Sahih kaynaklar başta olmak üzere birçok önemli hadis kitabında yer almaktadır.22
Burada bazı kimseler, hadiste geçen “mescid” kelimesini “cami (ibadet yapılan bina)” anlamında anlayabilirler. Ancak hadiste geçen “temiz kılınmış” (tehur) ifadesi, toprağın teyemmümde kullanılan temiz unsur olduğunu gösterdiği için, “mescid” kelimesi burada cami değil, “secde edilen yer” anlamına gelmektedir. Yani hadisin anlamı şudur: “Yeryüzünün toprağı hem temizdir hem de secde yeridir.”
Ayrıca Ehl-i Beyt İmamlarından (a.s.) da secdede başın konulacağı yerin toprak, taş ve benzeri doğal unsurlar olması gerektiğine dair çeşitli rivayetler nakledilmiştir.
Peygamberler ve Masum İmamların Türbelerini Ziyaret
Biz, Hz. Resûlullah (s.a.a.) ile diğer peygamberlerin (a.s.), Ehl-i Beyt İmamlarının (a.s.), büyük İslam âlimlerinin, evliyanın ve şehitlerin kabirlerinin ziyaret edilmesinin, önemli bir müstehap amel olduğuna inanıyoruz.
Bu konuda Ehl-i Sünnet’in güvenilir temel kaynaklarında, özellikle Hz. Peygamber’in (s.a.a.) mübarek kabrinin ziyaretine dair çok sayıda rivayet bulunmaktadır. Aynı şekilde Şia kaynaklarında da aynı içerikte birçok hadis ve rivayet yer almakta olup, bu rivayetler tek başına bir kitap oluşturacak kadar fazladır.23
Tarih boyunca büyük İslam âlimleri ve geniş Müslüman topluluklar bu amele önem vermiş; Hz. Peygamber’in (s.a.a.) ve diğer İslam büyüklerinin kabirlerinin ziyareti hakkında çok sayıda eser kaleme alınmıştır.24 Bu konu, Müslümanlar arasında üzerinde icma ve ittifak bulunan önemli meselelerden biridir.
Burada özellikle şunu da belirtmek gerekir ki, ziyaret amelinin ibadet olarak düşünülmemesi gerekir. İbadet yalnızca Allah’a mahsustur. Ziyaret ise, İslam büyüklerini saygıyla anmak ve Allah katında onlar vesilesiyle şefaat talep etmektir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.a.) de kabirleri ziyaret eder, Bakî mezarlığına gider ve oradaki ölüler için selam ve dua ederdi.25
Bu sebeple hiçbir Müslüman bu amelin meşruiyetinden şüphe etmemeli ve bu konuda tartışmaya girmemelidir.
Ağıt, Yas Tutmak ve Felsefesi
Biz, İslam şehitleri için ağıt yakmanın ve özellikle Kerbelâ şehitlerine yas tutmanın, onların hatırasını canlı tutacağına ve İslam’ın devamı için yaptıkları fedakârlığın unutulmasını engelleyeceğine inanıyoruz. Bu sebeple bu özel günlerde ve yıldönümlerinde, özellikle cennet gençlerinin efendisi,26 müminlerin emiri Hz. Ali’nin (a.s.), Hz. Resûlullah’ın (s.a.a.) biricik kızı, Kevser Suresi’nin tecellisi ve müminlerin annesi Hz. Fâtıma’nın (a.s.) sevgili evladı ve onun yarenlerinin şehadetine rastlayan Muharrem ayının ilk on günü olan Aşura günlerinde yas tutulur. Bu yas programlarında onların hayatları anlatılır, İslam yolunda yaptıkları fedakârlıklar ve büyük hizmetler ele alınır, yüce hedefleri hatırlatılır ve ruhları saygı ve rahmetle anılır.
Biz, Emevîlerin İslam adına son derece tehlikeli bir yönetim kurduklarını, Hz. Peygamber’in (s.a.a.) sünnetinin büyük bir kısmını değiştirdiklerini, çok sayıda bid‘at ortaya çıkardıklarını ve İslami değerleri ortadan kaldırmaya çalıştıklarını görmekteyiz.
İmam Hüseyin (a.s.), Hicri 61 yılında, İslamî hayatla hiçbir ilgisi bulunmayan, günahlarıyla ve sorumsuz davranışlarıyla bilinen ve babası Muaviye tarafından hilafet makamına getirilen Yezid’e karşı, emr-i bi’l ma‘ruf ve nehy-i ani’l münker görevini yerine getirmek için kıyam etmiştir. Bu şanlı kıyamda İmam Hüseyin (a.s.), evlatları ve yarenleri şehit olmuş, Ehl-i Beyt’in kadınları ve çocukları esir edilmiştir. Ancak onların dökülen kanı, İslam ümmetinin zayıflayan din bilincine yeniden hayat vermiş, adeta taze bir ruh kazandırmıştır. İslam beldelerinin dört bir yanında zalim Emevî iktidarına karşı isyanlar ve kıyamlar başlamış, Ümeyyeoğulları’nın yönetimi sarsılmış ve sonunda bu zulüm düzeni kısa süre içinde yıkılmıştır.
Dikkate değer bir nokta da şudur: Kerbelâ kıyamından sonra Emevî iktidarına karşı gerçekleşen bütün kıyamların önemli bir kısmı “Hz. Muhammed’in (s.a.a.) evlatlarını razı etmek ve Hz. Hüseyin’in (a.s.) kanını talep etmek” sloganıyla ortaya çıkmıştır. Hatta Abbasîler döneminde gerçekleşen bazı isyanlarda bile zaman zaman aynı şiar ve sloganlara rastlanmaktadır.27
İmam Hüseyin’in (a.s.) kanlı kıyamı, bugün biz Ehl-i Beyt taraftarları için her türlü zulüm ve zorbalığa karşı bir direniş programı ve mukavemet stratejisi niteliğindedir. Onun Yezid yönetimine karşı haykırdığı “Biz asla zillete boyun eğmeyiz!” sözü ve “Hayat; iman etmek ve iman uğruna cihat etmektir!” şiarı, Kerbelâ tarihinin en anlamlı ve en çarpıcı mesajlarıdır. Bu mesajlar, tarih boyunca zulme ve zorbalığa karşı Hüseynî ruhla direnmemize ve hakkın batıla üstünlüğünü ortaya koymamıza vesile olmuştur. Bu anlayışın en son örneklerinden biri olarak İran İslam Cumhuriyeti İnkılabı’nda da Müslüman kitlelerin benzer sloganlar ve aynı inanç ruhuyla harekete geçtiği görülmüştür.
Özetle, başta Kerbelâ şehitleri olmak üzere İslam yolunda can verenlerin hatırasını canlı tutmak; iman ve inanç uğruna gerektiğinde canını feda etme cesaretini ve şehadeti bir şeref olarak görme bilincini kazandırmaktadır. Bu anlayış, zulme boyun eğmeden onurlu bir şekilde yaşamanın ancak bu ruhla mümkün olduğunu öğretmekte ve zulme karşı takınılması gereken tavrı netleştirmektedir. Her yıl bu şehitlerin hatırasını anmamızın ve onlar için yas tutmamızın temel felsefesi budur.
Bazı kimseler bu tür yas merasimlerini anlamakta zorlanabilir ve bunun yalnızca tarihte kalmış bir olayı hatırlamak olduğunu düşünebilir. Ancak mesele yalnızca tarihî bir hadise değil, aynı zamanda bir mektep ve düşünce sistemidir. Bu anma programlarının geçmişte, bugün ve gelecekte oynadığı yapıcı rol açıktır.
Nitekim Uhud Savaşı’ndan sonra Hz. Peygamber’in (s.a.a.) Hz. Hamza (a.s.) için yas tutulmasına verdiği önem de muteber kaynaklarda yer almaktadır. Rivayete göre Hz. Resûlullah (s.a.a.), ensardan birinin evi önünden geçerken ağlama ve ağıt sesleri duymuş, gözleri yaşla dolarak “Hamza için yas tutan yok mu?” buyurmuştur. Bunun üzerine Sa‘d b. Muâz, Benî Abdüleşhel kabilesine giderek kadınların Hz. Hamza’nın evinde toplanıp ona ağıt yakmalarını sağlamıştır.28
Bunun Hz. Hamza (Seyyidü’ş-Şüheda) ile sınırlı olmadığını, İslam uğrunda şehit düşen tüm müminlerin hatırasının gelecek nesillerde canlı tutulması gerektiğini kabul ediyoruz. Böylece Müslüman nesillerin bilincinde şehadet ruhu daima canlı kalacak ve şehitlerin hatırası sürekli hissedilecektir.
İlginç bir tesadüf olarak, bu satırların yazıldığı sırada hicri 1417 yılı Muharrem ayının 10’u, yani Aşura günüdür. Şia dünyası bugün gerçekten baştan sona büyük bir heyecan ve hüzün içindedir. Çocuklardan yaşlılara kadar herkes siyahlar giyerek Hz. İmam Hüseyin’in (a.s.) ve Kerbelâ’da şehit düşen yarenlerinin yasını tutmakta, bütün Şia dünyası yekvücut bir şekilde onların hatırasını tazelemektedir. Bu yaslı ve büyük kalabalıklar, Hüseynî bir şevk ve şehadet aşkı içinde, İslam düşmanlarına karşı bir çağrı yapılsa derhal koşmaya, İslam uğruna canlarını vermeye hazır bir hâlde bulunmaktadırlar. Onlar bu büyük günde, sanki sevgili imamları Hz. Hüseyin’i (a.s.) ve onun yiğit yarenlerini Kerbelâ’da savaşırken görmekte ve o büyük sahneleri adeta yaşamaktadırlar.
Bu Hüseynî merasimlerde, her türlü istibdada ve sömürüye karşı çıkan, zulüm ve zorbalığı reddeden, izzetle ölümü zilletle yaşamaya tercih eden ruhu güçlendiren şiirler ve yazılar okunmakta, ağıtlar yakılmakta ve müminlerin bilinçlenmesi sağlanmaktadır.
Biz bu tür merasimleri korunması gereken büyük bir manevi sermaye olarak görüyor; İslam, iman ve takva ruhunun canlı tutulmasında en etkili bilinçlenme yollarından biri olarak kabul ediyoruz.
Geçici Nikah
İslam fıkhında meşru kabul edilen nikâh çeşitlerinden biri de “mut‘a” olarak adlandırılan ve belirli bir süre için kıyılan geçici nikâhtır. Buna göre nikâh iki çeşittir: Süresi sınırsız olan daimi nikâh ve süresi taraflarca belirlenen süreli nikâh.
Bazı kimseler mut‘a nikâhını tamamen farklı bir nikâh türü gibi algılamaktadır. Oysa bu düşüncenin aksine mut‘a nikâhı birçok yönüyle daimi nikâhla benzerlik taşır. Mehir, evlenmeye engel durumların bulunmaması, doğacak çocukların şer‘î ve nesep haklarının korunması gibi hükümler daimi nikâhta olduğu gibi burada da geçerlidir. Ayrıca daimi nikâhta olduğu gibi bu nikâhın sona ermesinden sonra da iddet beklenmesi zorunludur. Bu çerçevede mut‘a nikâhının şer‘î ölçüler içinde meşru olduğunu, kendine özgü bazı farklı özellikler taşıyan bir nikâh türü olduğunu kabul etmekteyiz.
Mut‘a nikâhı ile daimi nikâh arasında bazı farklar da bulunmaktadır. Bunlar arasında mut‘a nikâhında erkeğin kadının nafakasını sağlamakla yükümlü olmaması ve eşler arasında miras hükümlerinin geçerli olmaması sayılabilir. Ancak bu nikâhtan doğan çocuklar hem anne hem de babalarından miras hakkına sahiptirler.
Mut‘a nikâhının hükmü Kur’an-ı Kerim’de Nisa Suresi 24. ayette açık bir şekilde ifade edilmiştir:
“Faydalandığınız (mut‘a yaptığınız) kadınların mehirlerini kendilerine verin…”
Büyük müfessirlerin ve önde gelen muhaddislerin önemli bir çoğunluğu bu ayetin mut‘a nikâhı hakkında nazil olduğunu belirtmişlerdir.
Ehl-i Sünnet kaynakları arasında yer alan Taberî Tefsiri’nde de bu ayetin mut‘a nikâhıyla ilgili olduğu zikredilmekte ve birçok sahabenin buna dair şahitliğini gösteren çok sayıda rivayet nakledilmektedir. 29 Aynı şekilde Dürrü’l-Mensûr ve Sünen-i Beyhakî’de de bu konuda birçok rivayet bulunmaktadır.30 Sahih-i Buhârî, Müsned-i Ahmed, Sahih-i Müslim ve diğer önemli kaynaklarda da Hz. Resûlullah (s.a.a.) döneminde mut‘anın uygulandığına dair (bazı yerlerde buna muhalif rivayetlerle birlikte) çeşitli nakiller yer almaktadır.31
Ehl-i Sünnet âlimleri arasında bu konuda farklı görüşler bulunmaktadır. Bazıları mut‘anın Hz. Peygamber (s.a.a.) döneminde var olduğunu, ancak daha sonra neshedildiğini savunurken; önemli bir başka grup ise bu hükmün Hz. Peygamber (s.a.a.) döneminde geçerli olup daha sonra Ömer tarafından yasaklandığı görüşündedir.
İkinci Halife’nin şu sözü bu konuda önemli bir delil olarak aktarılmaktadır:
“Resûlullah zamanında iki mut‘a vardı ve ben bunları yasaklıyorum; yapanı cezalandırırım: kadın mut‘ası ve hac mut‘ası.”32
İslam’ın diğer birçok hükmünde olduğu gibi bu konuda da Ehl-i Sünnet rivayetleri arasında görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Kimilerine göre hüküm Hz. Peygamber (s.a.a.) döneminde kaldırılmıştır; kimilerine göre Ömer döneminde yasaklanmıştır; çok az bir kesim ise bu konuyu tamamen inkâr etmektedir.
Şia fakihleri ise mut‘a nikâhının meşruiyeti konusunda görüş birliği içindedir. Onlara göre bu hüküm Hz. Resûlullah (s.a.a.) döneminde kesin olarak neshedilmemiştir ve Peygamber’in vefatından sonra hiç kimsenin Kur’an ve sünnetle sabit bir hükmü değiştirme yetkisi bulunmamaktadır.
Biz şuna inanıyoruz ki; suistimal edilmemesi ve kötüye kullanılmaması şartıyla—ki bu risk tüm hükümler için belirli ölçülerde her zaman mevcut olan bir durumdur—mut‘a nikâhı, özellikle daimi nikâhla evlenme imkânı bulamayan gençler, ticari, ekonomik, eğitim gibi sebeplerle ailesinden uzak kalanlar ve uzun süreli yolculuk yapmak zorunda olan kişiler için bazı sosyal ihtiyaçlara çözüm üreten bir nitelik taşımaktadır.
Bu yönüyle mut‘a nikâhının tamamen engellenmesi durumunda, en azından bu durumda bulunan kişilerin fuhuş ve zinaya düşme riskinin artacağı açıktır. Özellikle evlenme yaşının çeşitli sebeplerle yükseldiği ve buna paralel olarak şehveti tahrik eden unsurların giderek arttığı günümüzde, bu kapının tamamen kapatılması halinde gayrimeşru ilişkilerin artması ihtimali daha da güçlenecektir.
Bir kez daha özellikle vurguluyoruz ki; biz mut‘a nikâhının şehvet düşkünlerinin elinde bir oyuncağa dönüşmesine ve kadınların kötü yollara sürüklenmesine kesinlikle karşıyız. Ancak bir hükmün veya kanunun bazı kişiler tarafından kötüye kullanılması, onun ortadan kaldırılmasını gerektirmez. Böyle bir durumda yapılması gereken, kanunun kaldırılması değil, suistimalin önlenmesi için gerekli tedbirlerin alınmasıdır.
Şia’nın Tarihi
Şiilik, Hz. Resûlullah (s.a.a.) döneminde var olmuş ve bizzat o dönemdeki hadislerle şekillenmiştir. Bu konuda çok açık deliller bulunmaktadır.
Bu bağlamda müfessirlerin çoğu, Beyyine Suresi 7. ayetinde geçen “İman edip salih ameller işleyenler yaratılmışların en hayırlılarıdır” ifadesinin kimleri kapsadığı konusunda Hz. Peygamber’den (s.a.a.) şu rivayeti nakletmektedir: “Bunlar Ali (a.s.) ve onun Şiasıdır (ona uyanlar, onun yolundan gidenler).”
Ehl-i Sünnet’in tanınmış müfessirlerinden Suyûtî, “Dürrü’l-Mensûr” adlı tefsirinde İbn Asâkir kanalıyla Câbir b. Abdullah’tan şu rivayeti aktarır: “Hz. Resûlullah’ın (s.a.a.) yanındaydık. O sırada Ali (a.s.) geldi. Resûlullah (s.a.a.) onu görünce şöyle buyurdu: ‘Canım elinde olan Allah’a yemin ederim ki bu ve onun Şiası kıyamet günü kurtuluşa erecek olanlardır.’” Ardından Beyyine Suresi’nin ilgili ayeti nazil olmuştur: “…İman edip salih ameller işleyenler, işte onlar yaratılmışların en hayırlılarıdır.”
Bu olaydan sonra Hz. Ali (a.s.) ne zaman sahabenin bulunduğu bir topluluğa gelse, onlar hep bir ağızdan “Yaratılmışların en hayırlısı geldi” diye hitap ederlerdi.33
Aynı hadisi küçük lafız farklılıklarıyla İbn Abbas, Ebû Berze, İbn Mürdeveyh ve Atıyye el-Avfî de rivayet etmiştir.34
Görüldüğü üzere “Şia” ve “Şii” tabiri, bizzat Hz. Resûlullah (s.a.a.) tarafından Hz. Ali (a.s.) ile yakınlık ve onu takip eden Müslümanlar için kullanılmıştır. Bu rivayet, “Şia” isminin daha sonraki dönemlerde ortaya çıktığı veya Safevîler zamanında oluştuğu gibi iddiaları geçersiz kılmaktadır.
Biz, diğer İslam mezheplerine mensup Müslümanlara saygı duymakta, onlarla aynı safta namaz kılmakta, aynı kıbleye yönelmekte, aynı zaman ve mekânda hac ibadetini yerine getirmekte ve İslami hedeflerin gerçekleşmesi için birlikte çalışmayı gerekli görmekteyiz. Bununla birlikte Hz. Ali’yi (a.s.) imam kabul eden ve onun yolunu izleyenlerin bazı özel özelliklere sahip olduğuna ve bu nedenle Hz. Peygamber’in (s.a.a.) özel teveccühüne mazhar olduklarına inandığımız için, onun okulunu takip etmeyi tercih etmiş bulunmaktayız.
Evet, Şiiliğin ve “Şia” kavramının özeti budur.
Bu açık gerçeğe rağmen bazıları, aşırı bir muhalefet ve taassup içinde Şiiliği Abdullah b. Sebe gibi isimlerle ilişkilendirmeye çalışmakta ve “Şiilik, Yahudi kökenli Abdullah b. Sebe tarafından kurulmuştur” iddiasını ortaya atmaktadır. Oysa dikkat çekici olan, Şia kaynaklarının tamamında Abdullah b. Sebe’nin sapkın biri olarak tanıtılması ve bazı rivayetlerde Hz. Ali (a.s.) tarafından mürted sayıldığı için öldürülmesine emir verildiği nakledilmesidir.35
Bütün bunların ötesinde, tarihî veriler daha dikkatli incelendiğinde Abdullah b. Sebe isimli kişinin tarihsel varlığının dahi tartışmalı olduğu, birçok araştırmacıya göre bu şahsiyetin aslında kurgusal bir figür olabileceği görülmektedir. Bu görüşe göre, bu isim Hz. Ali (a.s.) ve onun Şiasını karalamak amacıyla ortaya atılmış bir anlatının parçasıdır.36
Her hâlükârda, bu ismin gerçekliği kabul edilse bile, Şia kaynaklarında onun en azından sapkın ve reddedilmiş bir kişi olarak değerlendirildiği açıktır.
Şia’nın Coğrafyası
Bu konu, birçok kişi tarafından yanlış bilinen meselelerden biridir. Çoğu kimsenin sandığının aksine Şiiliğin merkezi tarih boyunca yalnızca İran olmamıştır. Aksine İslam’ın ilk dönemlerinde ve ona yakın süreçlerde Şiiliğin birçok önemli merkezi bulunmaktaydı. Bunların başında Medine, Kufe ve Yemen gelmektedir. Emevîlerin yoğun propaganda faaliyetlerine rağmen, Irak kadar olmasa da Şam’da da önemli bir Şii nüfus bulunmuştur.
Geniş Mısır topraklarında da tarih boyunca Şii Müslümanlar yaşamıştır. Hatta Fâtımîler döneminde Mısır, Şii bir yönetim tarafından idare edilmiştir.37
Günümüzde de önemli Şii nüfusun yaşadığı bölgelerden biri Suudi Arabistan’dır. Burada özellikle “Şarkiye Bölgesi” Şii nüfusun yoğun olarak bulunduğu bir yerleşim alanıdır. İslam düşmanlarının farklı mezheplere mensup Müslümanları birbirine düşürmeye yönelik çeşitli girişim ve planlarına rağmen, bu bölgelerde yaşayan Müslümanlar genel olarak barış içinde yaşamlarını sürdürmektedir.
Özellikle günümüzde, İslam’ın hem doğu hem de batıdaki materyalist sistemlere karşı bir alternatif olarak öne çıkmaya başladığı ve birçok toplumun bu iki sistemden umudunu kestiği bir dönemde, İslam düşmanlarının en önemli hedeflerinden biri Müslümanlar arasında mezhep çatışmaları çıkararak onları zayıflatmaktır. Ancak Müslümanların bilinçli ve uyanık davranması hâlinde bu tür girişimlerin başarısızlığa mahkûm olacağı açıktır.
Ehl-i Sünnet’te olduğu gibi Şia içinde de çeşitli fırkalar bulunmaktadır. Ancak bunlar arasında en önemlisi ve bugün dünya Şii nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturan kol, “Şia-i İsnâ Aşeriyye (On İki İmam Şiası)”dır.
Günümüzde dünya Şii nüfusuna dair kesin istatistikler bulunmamakla birlikte, bu sayının yaklaşık 200–300 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bu da dünya Müslüman nüfusunun yaklaşık dörtte birine tekabül etmektedir.
Ehl-i Beyt’in Mirası
Şia ekolünün takipçileri, Ehl-i Beyt İmamları (a.s.) aracılığıyla Hz. Resûlullah’tan (s.a.a.) çok çeşitli alanlarda oldukça zengin hadisler nakletmiş; ayrıca Hz. Ali (a.s.) ve diğer İmamlar’dan (a.s.) da birçok rivayet aktarmıştır. Bu rivayetler, günümüzde Şia fıkhı ve düşüncesinin temel kaynaklarını oluşturmaktadır.
Bu değerli birikimin en meşhurları, “Kutub-u Erbaa” (Dört Kitap) olarak bilinen eserlerdir: el-Kâfî, Men lâ Yahduruhü’l-Fakîh, Tehzîb ve el-İstibsâr. Bununla birlikte, daha önce de belirtildiği gibi bu eserlerde yer alan her rivayetin mutlaka kesin ve tartışmasız sahih olduğu şeklinde bir kanaate kapılmamak gerekir.
Çünkü her hadisin bir sened zinciri vardır. Bu zincirde yer alan raviler, rical ilmi çerçevesinde ayrı ayrı incelenir. Seneddeki tüm raviler güvenilir kabul edilirse hadis “sahih” sayılır; aksi durumda “zayıf” veya “şüpheli” olarak değerlendirilir. Bu ise oldukça teknik, hassas ve uzmanlık gerektiren bir alandır ve hadis ile rical âlimlerinin çalışma sahasına girer.
Bu noktada Ehl-i Sünnet âlimleri ile Şia âlimleri arasında hadis derleme yöntemleri bakımından bazı önemli farklılıklar bulunmaktadır. Sıhâh kitapları, özellikle Sahih-i Buhârî ve Sahih-i Müslim, müelliflerine göre sahih kabul edilen hadisleri içermektedir. Bu eserlerde yer alan rivayetler, Ehl-i Sünnet açısından dinî delil ve ölçü olarak kabul edilmektedir.38
Şia hadis âlimleri ise Ehl-i Beyt’e (a.s.) nispet edilen rivayetleri geniş kapsamlı olarak toplamış, ancak bu rivayetlerin sahih olup olmadığının tespitini rical âlimlerinin incelemesine bırakmıştır. Bu yaklaşım, rivayetlerin korunması ve daha sonra ilmî süzgeçten geçirilmesi açısından önemli bir yöntem olarak değerlendirilmektedir.
İki Büyük Kitap
Bugün Şia’nın en önemli kaynakları arasında yer alan eserlerden biri, merhum Şerif Râzî’nin yaklaşık bin yıl önce Hz. Ali’nin (a.s.) hutbelerini, mektuplarını ve veciz sözlerini derleyerek oluşturduğu “Nehcü’l-Belâğa” adlı kitaptır. Edebî ve anlam derinliği bakımından eşsiz bir şaheser olan bu eseri okuyan birinin etkilenmemesi mümkün değildir. Müslümanlar bir yana, Müslüman olmayanlar dahi bu kitabı incelediklerinde İslam’ın Allah, tevhid, ahiret, yaratılış, siyaset, ahlak ve toplumsal konulardaki yüce düşünce sistemiyle tanışmakta ve bu dine karşı hayranlık duymaktadır.
Şia’ya ulaşan en önemli miraslardan bir diğeri ise “Sahife-i Seccadiye”dir. Bu eser, en derin anlamları taşıyan, son derece zengin içerikli dualardan oluşan büyük bir külliyattır. Yüksek manevi ve eğitici değer taşıyan bu eşsiz dua metinleri, etkisi bakımından Nehcü’l-Belâğa’ya benzer bir tesir oluşturur; ancak bunu dua ve Allah’a yakarış diliyle gerçekleştirir. Sahife-i Seccadiye’deki her cümle insana yeni bir öğreti sunar, kulun Rabbine nasıl yönelmesi gerektiğini en mükemmel şekilde gösterir ve insanın ruhunu manevî bir nurla doldurarak onu Allah’a yöneltir.
Adından da anlaşılacağı üzere bu dua mecmuası, Hz. Peygamber’in (s.a.a.) torunu ve Ehl-i Beyt’in dördüncü imamı olan İmam Ali b. Hüseyin es-Secjad’a (a.s.) aittir. Bu dualarla karşılaştığımızda, Allah’a yönelişin en saf hâlini, kalbin ve ruhun tamamen O’na açılışını ve insanın iç dünyasının ilahî aşkla nasıl dirildiğini hissederiz.
Şia’nın on binlerce rivayetinin önemli bir bölümü, Ehl-i Beyt’in beşinci ve altıncı imamları olan İmam Muhammed Bâkır (a.s.) ve İmam Cafer Sâdık (a.s.)’dan nakledilmiştir. Ayrıca önemli bir kısmı da sekizinci imam İmam Ali Rızâ (a.s.) aracılığıyla aktarılmıştır. Bu üç imam döneminde Emevî ve Abbâsî baskılarının kısmen azalması, onların geniş bir ilmî faaliyet yürütmelerine imkân sağlamış; böylece İslam fıkhı ve maarifinin farklı alanlarına dair çok sayıda hadis doğrudan ya da atalar zinciriyle Hz. Peygamber’den (s.a.a.) ümmete aktarılmıştır. Bu sayede İslam dünyasına büyük bir ilmî miras bırakılmıştır.
Bugün Şia mezhebinin “Caferî mezhebi” olarak anılmasının sebebi de, Şia rivayetlerinin en büyük bölümünün altıncı imam Cafer es-Sâdık’tan (a.s.) nakledilmiş olmasıdır. Emevîlerin çöküş sürecine, Abbâsîlerin ise henüz tam olarak otorite kuramadığı bir dönemde yaşayan İmam Cafer Sâdık (a.s.), ilim ve tebliğ faaliyetlerini özgür bir ortamda sürdürebilmiş ve bu süreçte yaklaşık dört bin öğrenci yetiştirmiştir.
Ebu Hanife, İmam Cafer Sâdık (a.s.) hakkında şöyle demiştir: “Cafer b. Muhammed’den (a.s.) daha fakih birini görmedim.”39
Malik b. Enes ise onun hakkında şöyle demiştir: “Bir süre Cafer b. Muhammed’in yanına gidip geldim; onu her zaman ya namazda, ya oruçta, ya da Kur’an tilavetinde gördüm. Bence ilim ve ibadet bakımından ondan daha faziletli birini ne gördüm ne de duydum.”40
Bu eserde özetlemeyi tercih ettiğimiz için Ehl-i Beyt İmamları (a.s.) hakkında diğer âlimlerin görüşlerini okuyucunun kendi araştırmasına bırakıyoruz.
İslâmî Bilimlerde Şia’nın Rolü
Biz, İslamî ilimlerin oluşumu ve gelişmesinde Şia’nın önemli bir rol oynadığına inanıyoruz. Hatta bazı araştırmacılar İslamî bilimlerin temelde Şia’dan kaynaklandığı görüşündedir ve bu konuda çeşitli eserler de kaleme alınmıştır. Bizim kanaatimize göre ise Şia, bu ilimlerin oluşumunda en etkili unsurlardan biridir. Bunun en açık delili, farklı İslamî ilim dallarında Şia âlimleri tarafından kaleme alınmış ve günümüze ulaşmış temel eserlerdir.
Fıkıh ve usûl alanlarında yazılan binlerce eser, zengin içerikleriyle kendi sahalarında önemli birer başyapıt niteliğindedir. Tefsir ve Kur’an ilimleri üzerine yazılmış çok sayıda eser, akaid ve kelam alanında kaleme alınmış binlerce çalışma ve diğer İslamî ilimlere dair eserler bu birikimin parçalarını oluşturmaktadır. Bu eserlerin bir kısmı bugün Şia kütüphanelerinde, bir kısmı ise dünyanın çeşitli ülkelerindeki tanınmış kütüphane ve müzelerde araştırmacıların erişimine açıktır. Bu eserler incelendiğinde konu daha açık bir şekilde anlaşılmaktadır.
Tanınmış bir Şia âlimi bu eserlerin bir listesini hazırlamış ve yalnızca bu fihrist bile 26 büyük ciltten oluşacak şekilde yayımlanmıştır.41 Bu fihrist yıllar önce hazırlanmış olup, o tarihten bu yana Şia âlimlerinin eserlerini derleme, el yazması ve basma nüshaları tespit etme ve yeni eserlerin telif edilmesi yönündeki çalışmalar aralıksız devam etmektedir. Bu gelişmeler dikkate alındığında, mevcut listeye binlerce yeni eserin eklenmesi gerektiği açıktır.
Dürüstlük ve Sadakatin Önemi
Biz, dürüstlük ve sadakatin İslam’ın vazgeçilmez temel prensiplerinden biri olduğuna inanıyoruz. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:
“Allah dedi ki: Bu, doğrulara doğruluklarının fayda vereceği gündür.”42
Bazı ayetlerde kıyamet gününün esas kurtuluşunun, doğruluk ve sadakat karşılığında verilecek mükâfat olduğu ifade edilmektedir. Bu, imanda sadakat, Allah’a verilen sözlere bağlılık ve hayatın tüm alanlarında dürüstlük anlamına gelir:
“Allah, sadakat gösterenleri sadakatlerinden dolayı ödüllendirecektir…”43
Daha önce de belirtildiği gibi biz Müslümanlar, Kur’an’ın açık hükmü gereği doğrularla birlikte olmakla yükümlüyüz:
“Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve doğrularla birlikte olun.”44
Bu ilke o kadar önemlidir ki, Allah Teâlâ Peygamberine her işe doğrulukla girip doğrulukla çıkmasını emretmektedir:
“Ve de ki: Rabbim! Beni doğru bir girişle girdir, doğru bir çıkışla çıkar ve bana katından yardımcı bir güç ver.”45
İslamî rivayetlerde, Allah tarafından gönderilen tüm peygamberlerin temel özelliklerinin doğruluk, sadakat ve emanete riayet olduğu bildirilmektedir.46
Bu ayetler ve rivayetler ışığında biz de bu kitapta meseleleri elimizden geldiğince dürüstlük, samimiyet ve sadakatle aktarmaya çalıştık; bilgiyi bir emanet olarak görüp olduğu gibi sunmayı amaçladık ve her şartta hakikati ifade etmeyi tercih ettik. Ümidimiz, Rabbimizin bu konuda bize başarı nasip etmesidir. Başarı ancak Allah’tandır.
Son Söz
Bu kitapta, Ehl-i Beyt’in (Allah’ın selamı onların üzerine olsun) yolunu takip eden Şia ekolünün İslam’ın usûl ve fürûuna dair inançları, herhangi bir değişiklik veya tahrife yer verilmeksizin özet olarak sunulmuştur. Ayrıca bu inançlara dair Kur’an, sünnet ve İslam âlimlerinin temel kaynaklarından delil ve referanslara kısaca işaret edilmiştir. Konuları kısa tutmayı hedeflediğimiz için bütün delil ve kaynakları ayrıntılı şekilde aktarmadık.
Buraya kadar anlatılanların öz itibarıyla şu sonuçlara ulaştırdığı kanaatindeyiz:
1) Bu kitap, Şia inançlarını özlü, anlaşılır ve sade bir üslupla ortaya koymaktadır. Küçük hacmine rağmen yoğun bir çalışmanın ürünüdür. Farklı İslam mezheplerine mensup Müslümanların, hatta Şia hakkında araştırma yapmak isteyen gayrimüslimlerin, doğrudan kaynaklardan Şiiliği tanımalarına yardımcı olmakta ve uzun araştırmalara duyulan ihtiyacı azaltmaktadır.
2) Bu kitapçığın, inançlarımız hakkında eksik veya yanlış kanaat taşıyan, hakkımızda sağlıksız bilgi kaynaklarından etkilenmiş olan veya samimi şekilde araştırma yapan kişiler için bir açıklayıcı delil niteliği taşıyacağı kanaatindeyiz. Böylece meselelerin daha doğru anlaşılmasına katkı sağlayacaktır.
3) Bu kitap dikkatle incelendiğinde, Şia ile diğer İslam mezhepleri arasındaki farklılıkların, birlik ve beraberliği engelleyecek nitelikte olmadığı açıkça görülecektir. Çünkü İslam mezhepleri arasındaki ortak noktalar, ihtilaflardan çok daha fazladır. Buna karşılık İslam düşmanları tüm Müslümanları hedef almaktadır.
4) Biz inanıyoruz ki, Müslümanlar arasındaki bazı farklılıkları büyüterek onları birbirine düşürmek isteyen çevreler vardır. Günümüzde ideolojik sistemlerin krizler yaşadığı bir dönemde, İslam’ın yükselişini engellemek isteyen bu çevreler, Müslümanları iç çatışmalara sürüklemeye çalışmaktadır. Müslümanların bu oyunlara karşı uyanık olması ve İslam’ın küresel tanınırlığı için oluşan fırsatları en iyi şekilde değerlendirmesi gerekir.
5) Biz inanıyoruz ki, İslam mezheplerinin âlimleri bir araya gelerek samimi, takvalı ve önyargısız bir şekilde ihtilaf konularını ele alırsa, mevcut ayrılıkların büyük ölçüde azalması mümkündür. Her ihtilaf tamamen ortadan kalkmasa bile önemli ölçüde daraltılabilir ve İslam düşmanlarının planları boşa çıkarılabilir. Nitekim son dönemlerde bazı Ehl-i Sünnet ve Şia âlimlerinin belirli toplantılarda bir araya gelmesi ve bazı ihtilaf konularında ilerleme sağlanması, umut verici bir gelişmedir.47
Sözlerimizi, âlemlerin Rabbi olan Allah’ın bize öğrettiği şu dua ile bitiriyoruz:
“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz! Şüphesiz sen çok şefkatli ve çok merhametlisin.”48
– Âl-i İmran / 190.↩︎
– En’am / 65.↩︎
– En’am / 50.↩︎
– Enfâl / 22.↩︎
– Kehf / 49.↩︎
– Tevbe / 70.↩︎
– Âl-i İmrân / 108.↩︎
– Bakara / 286.↩︎
– Hud / 82.↩︎
– Rum / 41.↩︎
– Ra’d / 11.↩︎
– Nisâ / 79.↩︎
– Bihar-ul Envar, c:5, s:17, 23. hadis .↩︎
– Bkz: El- Mesâil-ul Mustahdese: Ayetullah Mekarim Şîrâzî.↩︎
– Usul-u Kâfi, c:2, s:74, Bihar-ul Envâr, c:67, s:96.↩︎
– Câmi-ul Ahâdis, c:1, s:18, hadis: 127. Bu eserde, konuyla ilgili daha birçok hadis geçmektedir. Biz sadece bunlarla yetindik.↩︎
– Mü’min / 28.↩︎
– Âl-i İmran / 28.↩︎
– Vesâil, c:11, s:461, hadis: 6, bâb: 24. Bazı rivayetlerde “Yeryüzünde Allah’ın kalkanı” tabiri geçer.↩︎
– Tanınmış müfessirlerin büyük çoğunluğu bu hadiseyi aktarmışlardır. Bkz: Esbab-un Nüzul: Vâhidî. Taberi, Kurtubî, Zemahşeri, Fahr-i Râzi, Beyzâvî ve Nişâburî’nin tefsirlerinde Nahl Suresi’nin 106. ayetinin tefsiri kısmında da bu hadis aktarılmaktadır.↩︎
– Sünen-i Tirmizi, c:1, s:354, bab: 138 ve: Sünen-i Beyhâkî, c:3, s: 167.↩︎
– Bkz: Sahih-i Buhari’de Cabir b. Abdullah Ensari’den “Teyemmüm bâbı”nda, c:1, s:91 ve Nesâ’nin Sahih’inde aynı senetle aynı adlı kısımda geçer. Ahmed’in Müsned’inde İbn-i Abbas’tan, c:1 s:301 ve Şia kaynaklarında da muhtelif yollarla Hz. Resulullah’tan- s.a.a- nakledilmiştir.↩︎
– Bu rivayetler ve mevzuyla ilgili geniş bilgi için bkz: el-Gadir, c:5, s:93-207.↩︎
– Büyüklerin bu ziyaretlerle ilgili tavsiye ve durumları için daha önce verdiğimiz kaynaklara bakılabilir.↩︎
– Sahih-i Müslim, Ebu Davud, Nesâi, Müsned-i Ahmed, Sahih-i Tirmizi ve Sünen-i Beyhâki.↩︎
– “Hasan’la Hüseyin cennet gençlerinin efendisidirler.” Bkz: Sahih-i Tirmizi’de Ebu Said Hudri ve Huzeyfe’den naklen, c:2, s:306-307 ve Sahih-i İbni Mâce’de “Ashab-ı Resul’ün(s.a.a- Faziletleri” babında ve Müstedrek-us Sahihayn, Hilyet-ul Evliya, Tarih-i Bağdad, İbn-i Hacer’in “İsabe” kitabı, Kenz-ul Ummal, Zehair-ul Ukba ve diğer kaynaklarda bu hadis sıkça geçer.↩︎
– Emevilerin kökünü kurutan Horasanlı Ebu Müslim “Muhammedoğullarının Rızası” sloganıyla Müslümanları arkasına almıştır. Bkz: İbni Esir’in Kâmil’i, c:5, s:372. Tevvâbin’in kıyamı “Ey Hüseyn’in Kanı!” Şiarıyla gerçekleşmiştir. Bkz: Ae, c:4, s:175. Muhtar b. Ebi Ubeyde Sakafi’nin kıyamı da aynı sloganla gerçekleşti, Ae, c:4, s:288. Aynı şekilde, Abbasilere karşı kıyam eden Fahh olayının sahibi Hüseyin b. Ali de Müslümanları “Muhammed (s.a.a) evlatlarının rızasını kazanmaya” davetle kıyamını başlatmıştır. Bkz: Mekâtil’ut Talibiyyin, s:299, Taberi Tarihi, c:8, s:194.↩︎
– İbni Esir’in Kamil’i c:2 s:163 ve İbni Hişam’ın Siyeri, c:3, s:104.↩︎
– Taberi Tefsiri, c.5, s.9.↩︎
– Dürr-ul Mensur, c.2, s.140; Sünen-i Beyhâki, c.7, s.206.↩︎
– Müsned-i Ahmed, c:4, s:436, Sahih-i Buhari, c:7, s:16 ve Sahih-i Müslim, c:2, s:1022’de “mut’a nikahı babı”nda ilgiliri vayetler pek fazladır.↩︎
– Sünen-i Beyhâkî, c:7, s:206’yla birçok başka eserde buna yakın ifadelerle geçer. Ayrıca mut’anın Hz. Resulullah (s.a.a), 1. halife Ebubekir ve 2. halife Ömer’in hilafetinin belli bir dönemine kadar helal olup uygulanmakta olduğuna ve Ömer’in ömrünün son yıllarında bunu haram ilan ettiğine dair el-Gadir’de Sihah ve Sünen’lerden 25 hadis ve rivayet nakledilir. Bkz: el-Gadir c:3, s:332.↩︎
– ed-Dürr-ül Mensur, c:6, s:379.↩︎
– Daha etraflı bilgi için bkz: Peyam-ı Kur’an, c:9, s:259 ve sonrası.↩︎
– Tenkıyh-ul Makaal Fi İlm’ir Ricâl, Abdullah b. Seba kelimesi ve diğer büyük Şia rical kitaplarında.↩︎
– Bkz: Bir Yalancının Düzmeceleri:Abdullah İbn-i Seba: Allame Askeri, Türkçesi: A. Gölpınarlı.↩︎
– Şia’nın Medine’den bu bölgelere yayılmasının da pek mazlum bir tarihi vardır. Hem Emeviler, hem Abbasiler döneminde olmadık katliam, baskı ve eziyetlere maruz kalan şiilerin önemli bir kısmı bu iki dönemde zindanlarda ve sürgünlerde can vermiştir. Neticede kimi mağribe, kimi de maşrike (doğuya) gitmek zorunda kaldı. İdris b. Abdullah b. Hasan Mısır’a gidenlerden biridir. Oradan Fas’a (Mağrib’e- geçerek Fas’ta İdrisoğulları Devleti’ni kurdu. Hicri 2. yy’a kadar süren İdrisoğulları’ndan sonra Mısır’da da bir Şia devleti kuruldu.
Kendilerini İmam Hüseyin’in (a.s) ve Hz. Fatıma’nın (a.s) oğulları olarak gören bu grup, Mısır şiilerinin yardımıyla burada bir Şia devleti kurdular, bugünkü Kahire şehrini de bu şiiler kurmuşlardır. Resmen hk. 4. yy’da varlığını ilan eden Fatımiler Devleti’nin toplam 14 halifesi olmuş, bunların 10’u Mısır’da ve Afrika’nın ona yakın diğer bölgelerinde hüküm sürdürmüşlerdir. Bugünkü el-Ezher Camii’yle el-Ezher Üniversitesi’nin ilk kurucusu olan Fatımiler adlarını Hz. Fatıma’dan(a.s- almışlardır. (Bkz. Dairet-ul Maarif-i Dehkoda, Dairet-ul Maarif-i Ferid Vecdî, ve el-Muncid Fil A’lam’da “Feteme” ve “Zehere” kelimeleri.)↩︎
– Sahih-i Müslim’in mukaddemesiyle; Feth-ul Bâri Fî Şerh-i Sahih-i Buhâri’ye bakınız.↩︎
– Tezkiret-ul Huffaz, Zehebî, c.1, s.166.↩︎
Tehzib-ut Tehzib, c.2, s.104; Esed Haydar’ın “Kitab-ul İmam Sadık”ından naklen, c.1, s, 53.↩︎
– Bu kitabın adı “ez-Zeriatu ilâ tesânif-iş Şia” olup tanınmış müfessir ve muhaddis Şeyh Ağa Bozorg Tahranî tarafından yazılmıştır. Yazarın bütün özelllikleriyle bu kaynakçaya aldığı eserlerin sayısı 68 bini aşkındır.↩︎
– Mâide / 119.↩︎
– Ahzab / 24.↩︎
– Tevbe / 119.↩︎
– İsra / 80.↩︎
– Bkz. Bihar’da İmam Sadık’tan (a.s) naklen, c.68, s.2 ve c.2, s.104↩︎
– Konuları çok özet aldığımızdan, elinizdeki kitabın hacmini artırmamak için bu oturumları burada aktarmıyoruz, ancak, isteyenler Kum Dinî İlmiye havzasının çıkardığı “Peyam Dergisi”nden bu oturumlarda konuşulanları bulabilirler.↩︎
– Haşr / 10.↩︎






