İmamet İnancı
Her Zaman Bir İmam Vardır
Biz inanıyoruz ki Allah’ın hikmeti, insanlığın hidayeti için peygamberler göndermeyi gerekli kıldığı gibi, peygamberlerden sonra da her dönem ve çağda insanlara rehberlik edecek bir imam ve önderin Allah tarafından belirlenmesini gerekli kılar. Bu imamlar, peygamberlerin getirdiği dinî hükümleri korur, zamanla ortaya çıkabilecek tahrifleri önler ve her dönemin ihtiyaçlarına göre insanları doğru yola yönlendirir.
Böylece insanlar, Allah’a yönelme ve peygamberlerin yolunda ilerleme konusunda sürekli bir rehberliğe sahip olur. Aksi halde insanlığın yaratılış gayesi olan kemale ulaşma ve hidayet süreci kesintiye uğrar; insanlar doğru yolu bulamaz, ilahî öğretiler zamanla unutulabilir ve toplumlar yönsüz kalabilir.
Bu nedenle biz, Hz. Peygamber’den (s.a.a) sonra da her zaman bir imam ve ilahî rehberin bulunduğuna inanıyoruz. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
“Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve doğru kimselerle birlikte olun.”1
Bu ayet, belirli bir zamanla sınırlı olmayıp genel ve sürekli bir ilkeyi ifade eder. “Doğru olanlarla birlikte olma” emri, her dönemde hakikate bağlı, güvenilir ve ilahî rehberlik taşıyan kimselere tabi olmayı gerektirir. Bu da her zaman insanlara rehberlik edecek ilahî önderlerin varlığını ortaya koymaktadır.
Nitekim hem Ehl-i Sünnet hem de Şiî müfessirlerin önemli bir kısmı bu ayeti tefsir ederken, hakikate sadık önderlerle birlikte olmanın sürekliliğine dikkat çekmişlerdir.2
İmametin Hakikati
Biz inanıyoruz ki imamet, yalnızca zahirî bir yönetim veya siyasi iktidar makamı değildir. Bunun yanında çok daha yüce, manevî ve ruhânî bir anlam taşır. Bu nedenle imam, sadece İslam toplumunu yönetmekle kalmaz; aynı zamanda insanların dinî ve dünyevî hayatlarını yönlendiren, onları doğru yola sevk eden bir rehberdir. İnsanların düşünce, inanç ve ahlâk dünyasını hidayet eder; Hz. Peygamber’in (s.a.a) getirdiği dinî öğretileri her türlü tahrif ve sapmadan korur ve böylece peygamberliğin amaçladığı ilahî hedeflerin hayata geçirilmesini sağlar.
Hz. İbrahim (a.s), çeşitli ilahî imtihanları başarıyla tamamladıktan sonra Allah tarafından “imamet” makamına seçilmiştir. Kendisi bu büyük makamın soyundan gelenlere de verilmesini istemiş, ancak bu makamın zalimlere ve günahkârlara verilmeyeceği kendisine bildirilmiştir.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
“Rabbi İbrahim’i çeşitli imtihanlardan geçirmiş, o da bunları başarıyla tamamlamıştı. Bunun üzerine Allah ona, ‘Seni insanlara imam yapacağım’ dedi. İbrahim, ‘Soyumdan da olsun’ deyince Allah, ‘Benim ahdim zalimlere ulaşmaz’ buyurdu.”3
Bu ayetten açıkça anlaşılmaktadır ki imamet makamı, yalnızca siyasi bir liderlikten ibaret değildir. Eğer imamet sadece devlet başkanlığı anlamına indirgenseydi, bu ayetin ifade ettiği derin anlam tam olarak anlaşılmazdı.
Biz inanıyoruz ki bütün “ulu’l-azm” peygamberler aynı zamanda imamet makamına da sahipti. Onlar yalnızca Allah’ın vahyini insanlara ulaştırmakla yetinmemiş, aynı zamanda bu mesajı hayatın içinde uygulamış ve toplumda fiilen hayata geçirmişlerdir. Böylece hem maddî hem de manevî anlamda insanlara önderlik etmişlerdir.
Özellikle Hz. Muhammed (s.a.a), peygamberliğinin başlangıcından itibaren aynı zamanda imamet ve ilahî liderlik görevini de üstlenmiştir. Onun görevi yalnızca vahyi iletmek değil, aynı zamanda bu vahyi hayata geçirmek ve toplumu buna göre yönlendirmektir.
Biz inanıyoruz ki imamet çizgisi, Hz. Peygamber’den (s.a.a) sonra da onun soyundan gelen masum imamlar aracılığıyla devam etmiş ve ilahî rehberlik kesintiye uğramamıştır.
İmamet makamı oldukça ağır şartlar gerektirir. Bu makama sahip olacak kişinin hem takva açısından günahlardan tamamen uzak olması (ismet), hem de dinin bütün hükümlerini eksiksiz bilmesi gerekir. Ayrıca her zaman ve her şartta insanların ihtiyaçlarını doğru şekilde anlayabilmeli ve Allah’ın hükümleri çerçevesinde en doğru çözümleri sunabilmelidir. Bu hususun özellikle dikkatle anlaşılması gerekir.
İmam Günah ve Hata İşlemez
Biz inanıyoruz ki imam, her türlü günah ve hatadan korunmuş (masum) olmalıdır. Çünkü daha önce değinilen ilkesel açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, masum olmayan bir kişinin tamamen güvenilir olması mümkün değildir. Böyle birinden dinin temel esaslarını ve hükümlerini tam bir güvenle öğrenmek de mümkün olmaz.
Bu nedenle imamın sözleri, fiilleri ve takrirleri (yani yanında gerçekleşen bir davranışa veya söze sessiz kalarak onay vermesi) dinî delil ve bağlayıcı kaynak olarak kabul edilir.
İmam Şeriatın Koruyucusudur
Biz inanıyoruz ki imam, yeni bir şeriat veya İslam’da olmayan bir hüküm ortaya koymaz. Onun görevi, İslam şeriatını ve Hz. Peygamber’in (s.a.a) sünnetini korumak, açıklamak ve insanları bu doğrultuda doğru yola yönlendirmektir.
İmam İslam’ı En İyi Bilendir
Biz inanıyoruz ki imam, İslam’ın temel inançlarını ve hükümlerini, fıkhî detayları ve Kur’an’ın anlamını en kamil şekilde bilen kişidir. Bu bilgi, sıradan bir öğrenmenin ötesinde, ilahî bir yönlendirme ve peygamberden aktarılan özel bir bilgi birikimine dayanır.
Bu nedenle insanlar, dinî konularda imama güvenebilir ve İslam’ın hakikatlerini öğrenmek için ona başvurabilirler. O, dinin doğru anlaşılmasında en güvenilir kaynaktır.
İmam Nasla Belirlenir
Biz inanıyoruz ki imam, tıpkı peygamberler gibi, Allah tarafından belirlenir ve bu görev açık bir bildirim (nass) ile ilan edilir. Bu bildirim, ya Hz. Peygamber’in (s.a.a) doğrudan açıklamasıyla ya da önceki imamın açık beyanıyla gerçekleşir.
Nitekim Hz. İbrahim’e (a.s) imamet verildiğini bildiren ayette bu durum açıkça ifade edilmektedir:
“Ben seni insanlara imam yapacağım.”4
İmamın kim olacağını, onun masum olup olmadığını ve dinî bilgiyi eksiksiz şekilde taşıyıp taşımadığını yalnızca Allah ve O’nun Resulü kesin olarak bilebilir. Bu nedenle imametin seçimle veya halkın tercihiyle belirlenmesi mümkün değildir.
Bu sebeplerle biz, masum imamın insanlar tarafından seçilerek değil, ilahî bildirimle tayin edilmesi gerektiğine inanıyoruz.
İmamlar, Allah’ın Emriyle Hz. Peygamber (s.a.a) Tarafından Tayin Edilmiştir
Biz inanıyoruz ki Hz. Peygamber (s.a.a), kendisinden sonraki imamları Allah’ın emri doğrultusunda belirlemiştir. Müslümanlar arasında meşhur olan “Sekaleyn Hadisi”, genel olarak bu ilahî yönlendirmeyi ortaya koymakta ve Hz. Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’e bağlı kalınmasını açıkça tavsiye etmektedir.
Sahih Müslim’de geçen rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.a), Veda Haccı
dönüşünde Gadir-i Hum denilen yerde bir hutbe irad etmiş ve şöyle
buyurmuştur:
“Size iki değerli emanet bırakıyorum: Birincisi Allah’ın kitabıdır; onda
hidayet ve nur vardır. İkincisi ise Ehl-i Beyt’imdir. Ehl-i Beyt’im
hakkında Allah’tan korkmanızı size tavsiye ederim.” Bu ifadeyi üç kez
tekrarlamıştır.
Benzer içerik Tirmizî’de de yer almakta ve Hz. Peygamber’in (s.a.a)
şöyle buyurduğu nakledilmektedir:
“Bu iki emanet’e sarıldığınız sürece asla sapmazsınız.”5
Sünen-i Dârimî,6 Nesâî’nin “Hasâis”i,7 Müsned-i Ahmed8 ve diğer birçok temel hadis kaynağında bu rivayet yer almakta olup, sahihliği genel kabul görmüş ve mütevatir derecesinde nakledilmiştir. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.a) bu hadis-i şerifi yalnızca bir defa değil, farklı yer ve zamanlarda defalarca tekrar etmiştir.
Bu rivayetlerden, Ehl-i Beyt’in tamamının sıradan bir aile değil, Kur’an ile birlikte rehberlik makamına sahip özel bir konumda olduğu anlaşılmaktadır. Bu makamın, özellikle Hz. Peygamber’in (s.a.a) soyundan gelen ve ilahî koruma altında olduğu kabul edilen “masum imamlar” için geçerli olduğu görülmektedir. Bazı zayıf rivayetlerde “Ehl-i Beyt” yerine “sünnetim” ifadesi yer alsa da, sahih ve yaygın kabul gören rivayetlerde “Ehl-i Beyt” ifadesi esas alınmaktadır.
Bu konuda ayrıca şu meşhur hadis de dikkat çekicidir:
Sahih Buhari, Sahih Müslim, Tirmizî, Ebu Davud ve Müsned-i Ahmed gibi
temel kaynaklarda yer aldığı üzere Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle
buyurmuştur:
“Bu ümmet, tamamı Kureyş’ten olacak on iki lider tarafından
yönetilecektir ve İslam dini kıyamete kadar varlığını sürdürecektir.”9
Biz inanıyoruz ki bu hadisler, İmamiye Şiası’nın “on iki imam” inancıyla tam bir uyum içindedir. Bu rivayetler dikkatle incelendiğinde, Hz. Peygamber’den (s.a.a) sonra ilahî rehberliğin kesintisiz olarak Ehl-i Beyt imamları aracılığıyla devam ettiği açıkça anlaşılmaktadır.
Hz. Ali’nin (a.s) Hz. Peygamber (s.a.a) Tarafından Tayin Edilmesi
Biz inanıyoruz ki Hz. Peygamber (s.a.a), Allah’ın emri doğrultusunda Hz. Ali’yi (a.s) kendisinden sonra vasi ve halef olarak tanıtmış ve bu ilahî bildirimi farklı zaman ve ortamlarda tekrar etmiştir. Bunun en bilinen örneği, Veda Haccı dönüşünde Cuhfe yakınlarındaki Gadir-i Hum bölgesinde yaptığı konuşmadır. Burada Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur:
“Ey insanlar! Ben müminlere kendi nefislerinden daha yakın değil
miyim?”
Sahabe “Evet, ya Resulallah” diye cevap verince şöyle devam
etmiştir:
“Ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır.”10
Bu eserin amacı, İslam mezhepleri arasında karşılıklı anlayışı sağlamak ve inanç esaslarını ana hatlarıyla ortaya koymaktır. Bu nedenle burada detaylı delillendirmelere ve tartışmalara girilmemiştir. Konunun ayrıntılı delilleri dipnotlarda işaret edilen kaynaklarda bulunabilir.
Burada özellikle vurgulanması gereken nokta, Gadir-i Hum hadisinin sıradan bir sevgi ifadesi olmadığıdır. “Mevlâ” kelimesi yalnızca dostluk veya sevgi anlamına gelmez; aynı zamanda yetki, önderlik ve rehberlik anlamlarını da içerir. Aksi halde Hz. Peygamber’in (s.a.a) çok sayıda sahabeyi, o sıcak ve zor şartlarda böyle bir açıklamayı duyurmak için toplaması anlamlı olmazdı.
Nitekim İbnü’l-Esîr’in “el-Kâmil” adlı eserinde de geçtiği üzere, Hz.
Peygamber (s.a.a) risaletinin ilk dönemlerinde yakın akrabalarını davet
etmiş ve onlara İslam’ı anlatmıştır. Bu davet sırasında şöyle
buyurmuştur:
“Bu işte bana kim yardım eder? Kim bana destek olursa, o benim kardeşim,
vasim ve aranızda halifem olacaktır.”11
Bu çağrıya yalnızca Hz. Ali (a.s) olumlu cevap vermiş ve “Ben sana
yardımcı olurum” demiştir. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.a) Hz.
Ali’yi işaret ederek:
“Bu genç, benim kardeşim, vasim ve aranızdaki halifemdir”
buyurmuştur.
Ayrıca Sahih Buhari’de yer alan bir rivayette, Hz. Peygamber’in
(s.a.a) vefatına yakın son saatlerde şöyle buyurduğu nakledilir:
“Bana yazı yazacak bir şey getirin, sizler için benden sonra
sapmayacağınız bir yazı bırakayım.”
Ancak bu isteğin yerine getirilmesi konusunda bazı sahabe arasında
ihtilaf yaşandığı ve bunun yazılmasının engellendiği de rivayetlerde
geçmektedir.12
Biz bu bölümde ayrıntılı delillendirmelere girmeyi amaçlamadık. Burada sadece konunun temel çerçevesini sunmakla yetiniyoruz. Konuya ilişkin daha geniş deliller, ilgili kaynaklarda detaylı olarak bulunmaktadır.
Her İmamın Kendisinden Sonraki İmamı Bildirmesi
Biz inanıyoruz ki her imam, kendisinden sonraki imamı önceki imamın açık bildirimi (nass) ile tanıtmış ve ilan etmiştir.
Ehl-i Beyt imamlarının ilki İmam Ali b. Ebu Talib (a.s) olup, ondan sonra gelen imamlar sırasıyla şunlardır:
İmam Hasan el-Mücteba (a.s)
İmam Hüseyin b. Ali (a.s)
İmam Ali b. Hüseyin (Zeynelabidin) (a.s)
İmam Muhammed Bâkır (a.s)
İmam Cafer Sâdık (a.s)
İmam Musa Kâzım (a.s)
İmam Ali Rıza (a.s)
İmam Muhammed Taki (a.s)
İmam Ali Naki (a.s)
İmam Hasan Askerî (a.s)
On ikinci ve son imam ise, şu anda gaybet halinde bulunan ve Allah’ın izniyle zuhur ederek yeryüzünü adaletle dolduracak olan İmam Muhammed Mehdi (b. Hasan) (a.s)’dır. Allah’ın selamı hepsinin üzerine olsun.
Zulüm ve haksızlıkla dolmuş olan dünyayı adaletle dolduracağına inanılan Hz. Mehdi (a.s) inancı, sadece belirli bir mezhebe ait değil, bütün Müslümanlar arasında kabul gören bir inançtır. Ehl-i Sünnet âlimleri de Mehdi ile ilgili rivayetlerin mütevatir olduğunu ifade eden müstakil eserler kaleme almışlardır.
Hatta yakın dönemde İslam Âlemi Rabıtası (Râbıtatü’l-Âlemi’l-İslâmî) tarafından bu konuda yöneltilen soruya verilen cevapta, Hz. Mehdi’nin (a.s) geleceği hususunda herhangi bir şüphe bulunmadığı, bunun kesin ve kabul edilmiş bir inanç olduğu ifade edilmiştir. Ayrıca bu konuda yayımlanan bazı çalışmalarda, Hz. Peygamber’e (s.a.a) ulaşan çok sayıda sahih hadis ve rivayet de yer almaktadır.13
Bu konudaki temel görüş ayrılığı şudur: Bazı Müslümanlar Hz. Mehdi’nin (a.s) ahir zamanda doğacağını kabul ederken, biz onun Hz. Hasan el-Askerî’nin oğlu olan on ikinci imam olduğuna, şu anda Allah’ın emriyle gaybet halinde bulunduğuna ve Allah’ın belirlediği vakitte ortaya çıkarak yeryüzünde adaleti hâkim kılacağına inanıyoruz.
Hz. Ali (a.s) Sahabenin En Üstünüdür
Biz inanıyoruz ki sahabe arasında en faziletli ve en üstün kişi Hz. Ali (a.s)’dır. O, Hz. Peygamber’den (s.a.a) sonra İslam ümmetinin en faziletli şahsiyetidir.
Bununla birlikte, Hz. Ali’ye (a.s) duyulan sevginin aşırılığa kaçırılması ve onun hakkında ilahî nitelikler (örneğin peygamberlik veya ulûhiyet gibi) isnat edilmesi kesinlikle haramdır. Bu tür iddialarda bulunanların İslam dininden çıktıklarına ve bu kişilerin kâfir sayılması gerektiğine inanıyoruz.
Şia’nın isminin, bilinçli ya da bilinçsiz şekilde bu aşırı gruplarla birlikte anılmasını doğru bulmuyoruz. Çünkü İmamiye Şia âlimlerinin temel kaynaklarında bu tür aşırılığa kaçan gruplar açıkça reddedilmiş ve genellikle “sapmış” veya “dinden çıkmış” olarak değerlendirilmiştir.
Tarih ve Akıl Hakemliğinde Sahabe
Biz inanıyoruz ki Hz. Peygamber’in (s.a.a) sahabesi arasında büyük fedakârlık göstermiş, sağlam karakterli ve örnek şahsiyetli birçok insan bulunmaktadır. Bu kişiler hakkında hem Kur’an’da ayetler nazil olmuş hem de hadislerde övgüler yer almıştır.
Ancak bu durum, sahabenin tamamının aynı derecede üstün ve kusursuz olduğu anlamına gelmez. Sahabenin tamamı masum değildir ve hiçbir insan grubu gibi onların da tüm davranışları hatasız kabul edilemez. İnsanlar arasında asıl ölçü, “sahabe olmak” değil, “takva sahibi olmak”tır. Zira Kur’an’a göre Allah katında üstünlüğün ölçüsü yalnızca takvadır.
Nitekim Kur’an-ı Kerim’de birçok yerde münafıklar sert bir şekilde eleştirilmiştir ve bu kişiler arasında sahabe görünümünde olanlar da bulunmaktadır. Bu durum, sahabenin her ferdinin otomatik olarak doğru ve güvenilir kabul edilemeyeceğini göstermektedir.
Aynı şekilde Hz. Peygamber’den (s.a.a) sonra Müslümanlar arasında yaşanan iç savaşlarda, birbirine karşı savaşan tarafların her ikisinin de haklı olduğunu söylemek aklen ve dinen mümkün değildir. Cemel ve Sıffin gibi olaylarda her iki tarafın da aynı derecede doğru kabul edilmesi ciddi bir çelişki doğurur.
Bu tür tarihi olayları “içtihat” gerekçesiyle tamamen haklı göstermeye çalışmak da doğru bir yaklaşım değildir. Zira bu durumda, İslam toplumunda büyük fitnelere ve kan dökülmesine yol açan olaylar bile meşrulaştırılmış olur.
Bizim inancımıza göre, tüm insanlar gibi sahabe de amellerine göre değerlendirilir ve Allah katında hesaba çekilir. Kur’an’da “Allah katında en üstün olanınız, takvaca en ileri olanınızdır” buyurulmuştur. Bu ölçü sahabe için de aynen geçerlidir.
Buna göre, Hz. Peygamber’in (s.a.a) yanında samimi bir imanla bulunmuş, onun vefatından sonra da İslam’a bağlı kalmış ve Kur’an ile olan ahdine sadık kalan sahabeler elbette saygı ve hürmeti hak ederler.
Ancak, Hz. Resulullah (s.a.a) döneminde münafıkların safında olup, o hazretin mübarek gönlünü incitecek şeyler yapmaktan çekinmeyenlerle, o hazretin vefatından sonra çizgisini değiştirip sapan, İslam’a ve Müslümanlara zarar verecek şeyler yapanlara saygılı davranmamız ve onları sevmemiz mümkün değildir. Zira bizim tavırlarımızı belirlemede ölçü ve kıstasımız olan yüce Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:
“…Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavim bulamazsın ki onlar, Allah’a ve Resulüne karşı başkaldıran kimselerle bir sevgi ve dostluk bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri (soyları) olsa dahi! Onlar öyle kimselerdir ki ( Allah ( onların kalplerine iman yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir…”14
Evet; hayatında veya irtihalinden sonra Hz. Resulullah’ı (s.a.a) incitenlere sevgi ve saygı beslememiz mümkün değildir bizim.
Bu arada nice sahabe de vardır ki İslam’ın tealisi için büyük mücahedelerde bulunmuş, Allah ve Resulünün (s.a.a) övgü ve takdirine mazhar olmuştur. Onlardan sonra gelmiş ve gelecek olanların da onların yolunu izlemesi halinde sözkonusu övgü ve takdiri hak kazanacağı apaçık ortadadır:
“Öne geçen muhacirlerle ensar ve onlara güzellikle uyanlar; Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır…”15
Sahabe hakkında görüşümüz özetle bundan ibarettir.
Ehl-i Beyt İmamları İlimlerini Hz. Peygamber’den (s.a.a) Almışlardır
Biz inanıyoruz ki hidayetten sapmamak için Kur’an’a ve Ehl-i Beyt’e sıkı şekilde sarılmayı emreden mütevatir hadis doğrultusunda, Ehl-i Beyt imamlarının masumiyetine dayanarak onların sözleri, fiilleri ve takrirleri (yanlarında gerçekleşen bir söz veya davranışa sessiz kalarak onay vermeleri) Müslümanlar için bağlayıcı delil (hüccet) niteliğindedir. Bu nedenle Kur’an ve sünnetten sonra üçüncü temel dinî kaynak, Hz. Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’inden gelen imamların rivayetleridir.
Ayrıca Ehl-i Beyt imamlarının (a.s) beyanlarına göre, onların aktardığı tüm bilgiler Hz. Peygamber’den (s.a.a) kendilerine ulaşmıştır. Bu nedenle onların rivayetleri, esasında Hz. Peygamber’in rivayetleri sayılır. Güvenilir bir ravinin Hz. Peygamber’den aktardığı hadislerin İslam âlimlerince kabul edilmesi de bilinen bir husustur.
İmam Muhammed Bâkır (a.s), Cabir’e şöyle buyurmuştur:
“Eğer biz kendi arzu ve heveslerimize göre hadis uyduracak olsaydık
helak olanlardan olurduk. Bizim size aktardığımız her şey, Hz.
Peygamber’den (s.a.a) bize ulaşan ve bizlerin size emanet ettiği
bilgilerdir.”16
İmam Cafer Sâdık’tan (a.s) rivayet edilen bir hadiste de şöyle
buyurulmuştur:
“Benden bir mesele hakkında görüş sorulduğunda cevap verdiğimde, bil ki
bu cevap Hz. Peygamber’den (s.a.a) bize ulaşan bilgidir; bu konuda
tartışmaya girilmez.”17
Öte yandan, Şia’nın temel hadis kaynakları olan el-Kâfi, Tehzîb, el-İstibsâr ve Men lâ Yahduruhu’l-Fakih gibi eserlerin “muteber” kabul edilmesi, bu kitaplarda yer alan her rivayetin mutlaka sahih olduğu anlamına gelmez. Bu eserlerde yer alan rivayetler, ayrıca senet ve raviler açısından da incelenir. Bu inceleme “ricâl ilmi” ile yapılır ve ravilerin güvenilir olup olmadığı bu ilim sayesinde belirlenir.
Dolayısıyla yalnızca bu kitaplarda yer alıyor diye her rivayet kesin olarak sahih kabul edilmez. Senedi güvenilir olmayan rivayetler geçersiz sayılır. Ayrıca senedi sahih olsa bile, bazı rivayetler içerik veya başka gerekçelerle âlimler tarafından kabul edilmemiş olabilir; bu tür rivayetler “mu‘razun anhâ” (terk edilmiş rivayetler) olarak değerlendirilir.
Bu durum, Şia hadis anlayışının gelişigüzel değil, ciddi bir ilmî denetim mekanizmasına dayandığını göstermektedir. Buna dikkat edilmediği takdirde, Şia inançları hakkında yanlış değerlendirmeler yapılması kaçınılmazdır.
Özetle, Kur’an ve Hz. Peygamber’in (s.a.a) hadislerinden sonra, Ehl-i Beyt imamlarının rivayetleri de sahihliği ispatlandığı ölçüde dinî delil olarak kabul edilir.
– Tevbe / 119.↩︎
– Fahr-i Râzî bu ayetin tefsiriyle ilgili detaylı açıklamalardan sonra şöyle demektedir: Bu ayet, masum olmayan ve “hata edebilir” olanların, masum olan “hatasızlar”a uymalarının farz olduğunu göstermektedir ki, bu masumlar “sâdık ve doğru”lar olarak tanımlanıyor. Binaenaleyh bu ayetteki hüküm gereğince, “hata edebilir” olanlar “hata işlemez” olan masumlara uymalı ve onlarla olmalıdırlar ki, masumlar onları hata işlemekten korusun. Bu hükmün belli bir zamana mahsus olmayıp, bütün zaman ve çağları kapsaması, her çağ ve zamanda bir masum ve “hata işlemez bir velî”nin varolduğunu göstermektedir. Tefsir-i Kebîr, c:16, s:221.↩︎
– Bakara / 124.↩︎
– Bakara,124.↩︎
– Sahih-i Tirmizi, c:5, s:662.↩︎
– Sünen-i Dâremi, c:2, s:432.↩︎
– Hasais-i Nesai, s:20.↩︎
– Müsned-i Ahmed, c:5, s:182 ve Kenz’ul Ummâl, c:1, s:185.↩︎
– Bu hadis Sahih-i Müslim, c:3, s:1453’de Cabir b. Semure tarafından Hz. Resulullah’tan (s.a.a) nakledilir. Çok az bir farkla Sahih-i Buharî c:3 s:101, Sahih-i Tirmizi, c:4, s:501 ve Sahih-i Ebi Davud, c:4, Kitab-ul Mehdi’de de geçmektedir.↩︎
– Bu hadis birçok yerde ve farklı kanallarla Hz. Peygamber’den (s.a.a) nakledilmiş olup hadisi rivayet edenler arasında 110 sahabe ve 84 tabiinin adı geçer ki bu da 360 adet tanınmış kaynaklarda kayıtlıdır! Burada daha etraflı açıklama imkanı olmadığından, dileyenler daha etraflı bilgi için Peyam-ı Kur’an c:9’un s:181’den sonraki bölümüne müracaat edebilirler.↩︎
– İbn-i Esir’in Kâmil’i, c:2, s:63, Beyrut basımı, Dar-us Sadır. Aynı mesele çok az bir deyiş farkıyla Müsned-i Ahmed b. Hanbel’de geçer, bkz: c:1, s:11 ve İbni Ebi’l Hadid: Şerh-u Nehc’il Belaga, c:3, s:210’da ve daha birçok ana kaynaklarda bu mazmunla ilgili yüzlerce hadis ve rivayet vardır.↩︎
– Buhari, “Maraz-un Nebi “babı, s:11, 5. cüz’de ve Sahih-i Müslim, c:3, s:1259’da bu mesele teferruatlı bir şekilde kayıtlıdır.↩︎
– Hk. 24 Şevval 1396’da “Rabıtat-ul Âlem-il İslamî”nin İdare’tu Mecma-ul Fıkh’ıl İslamî bölümünün müdürü: Muhammed Muntasır el-Ketânî imzalı yayınına bakınız.↩︎
– Mücadele / 22.↩︎
– Tevbe / 100.↩︎
– Câmiu Ahadis’iş- Şia, c:1, Mukaddemat’tan s:18, 116 no’lu hadis.↩︎
– Usul-u Kâfi, c:1, s:58 hadis- 121.↩︎






