Kur’an ve Semavî Kitaplar
Semavî Kitapların İnişinin Hikmeti
Biz inanıyoruz ki Allah Teâlâ, insanlığın hidayeti, doğru yola ulaşması ve hakikati tanıması için birçok ilahî kitap ve sahife indirmiştir. Bu kapsamda:
Hz. Nuh ve Hz. İbrahim’e sahifeler (mushaflar),
Hz. Musa’ya Tevrat,
Hz. İsa’ya İncil,
ve son peygamber Hz. Muhammed’e Kur’ân-ı Kerîm indirilmiştir.
Eğer bu ilahî kitaplar ve peygamberler gönderilmemiş olsaydı, insanlar Allah’ı tanıma, O’na ibadet etme, ahlaki ilkeleri anlama ve toplumsal düzeni kurma konusunda ciddi sapmalar yaşardı. Bu durum ise insanlığın hem dünya hem ahiret açısından büyük bir kayba uğraması anlamına gelirdi.
Semavî kitaplar, adeta rahmet bulutları gibi insanlığın kalp ve zihin dünyasına yağarak iman, takva, ahlak, ilim ve hikmet tohumlarının yeşermesine vesile olmuştur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
“Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, müminler de iman ettiler. Hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandılar…”1
Zaman içinde bazı semavî kitaplar, insanlar tarafından yapılan müdahaleler ve yanlış yorumlar sebebiyle aslî hallerinden uzaklaştırılmış ve tahrife uğramıştır. Ancak son ilahî kitap olan Kur’ân-ı Kerîm, Allah’ın özel koruması altındadır ve herhangi bir değişikliğe uğramadan günümüze kadar gelmiştir. O, kıyamete kadar da bu özelliğini koruyacaktır.
Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
“Size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir. Allah, onunla rızasına uyanları kurtuluş yollarına iletir ve onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır…”2
Kur’an, İslam Peygamberinin En Büyük Mucizesidir
Biz inanıyoruz ki Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Muhammed’in en büyük ve en kalıcı mucizesidir. Kur’an yalnızca edebî yönüyle bir mucize değildir; aynı zamanda içerdiği inanç esasları, ahlaki ilkeler, hukuki düzenlemeler ve insan hayatına getirdiği kapsamlı sistem ile de eşsizdir.
Kur’an, fesahat ve belagat bakımından benzersiz olduğu gibi, anlam derinliği ve evrenselliği açısından da insan gücünün üstündedir. Bu nedenle hiçbir insan veya topluluk, Kur’an’ın bir benzerini, hatta onun bir suresine denk bir metni dahi ortaya koyamaz.
Kur’ân-ı Kerîm bu gerçeği meydan okuyarak şöyle ifade eder:
“Eğer bütün insanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar, yine de onun benzerini getiremezler…”3
Ve yine şöyle buyrulur:
“Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphe ediyorsanız, onun benzeri bir sure getirin ve Allah’tan başka yardımcılarınızı da çağırın…”4
Biz inanıyoruz ki Kur’an zamanla eskiyen bir kitap değildir. Aksine, zaman ilerledikçe onun hakikatleri daha iyi anlaşılmakta ve ilahi derinliği daha açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Kur’an, her çağda tazeliğini koruyan ve insanlığa rehberlik eden canlı bir ilahî mesajdır.
İmam Cafer Sadık’tan rivayet edilen bir hadiste şöyle buyrulmuştur:
“Allah Teâlâ Kur’an’ı belli bir zaman için indirmemiştir; o kıyamete kadar her zaman taze ve her nesil için yeni bir rehberdir.”5
Kur’an’ın Tahrif Olmayışı
Biz inanıyoruz ki bugün dünya Müslümanlarının elinde bulunan Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Muhammed’e indirilen Kur’an’ın aynısıdır. Ona ne bir eksiltme yapılmış ne de bir ekleme olmuştur.
Kur’an, daha ilk vahiy günlerinden itibaren büyük bir titizlikle korunmuştur. Vahiy kâtipleri indirilen ayetleri anında yazmış, Müslümanlar ise bu ayetleri hem günlük ibadetlerinde hem de özellikle beş vakit namazlarında sürekli olarak tilavet etmişlerdir.
Bunun yanında çok sayıda sahabe Kur’an’ı ezberlemiş, hafızlar nesiller boyunca Kur’an’ı hem korumuş hem de aktarmıştır. Kur’an’ı ezberleyen ve güzel okuyan kişiler İslam toplumunda her zaman büyük bir saygı görmüştür. Bu gelenek günümüzde de devam etmektedir.
Tüm bu güçlü koruma mekanizmaları sayesinde Kur’an-ı Kerîm, hiçbir değişikliğe uğramadan günümüze ulaşmıştır.
Bunların yanı sıra Allah Teâlâ Kur’an’ın korunacağını bizzat vaat etmiştir:
“Şüphesiz Kur’an’ı biz indirdik ve onu mutlaka koruyacak olan da biziz.”6
Bu ilahî garanti, Kur’an’a yönelik herhangi bir tahrif girişiminin mümkün olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.
İslam dünyasında, ister Sünnî ister Şiî olsun, büyük âlimlerin çoğunluğu Kur’an’ın hiçbir değişikliğe uğramadığı konusunda ittifak etmiştir. Az sayıda kişi bazı rivayetlere dayanarak tahrif iddiasında bulunmuş olsa da, İslam âlimlerinin genel ve sahih görüşü bu iddiaların geçersiz olduğu yönündedir.
Ayrıca bu tür rivayetlerin bir kısmı ya yanlış yorumlardan ya da tefsir ile metnin karıştırılmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle Kur’an’da herhangi bir eksiltme veya ekleme olduğu iddiası ilmî temelden yoksundur.
Kur’an’ın korunmuşluğu, yalnızca tarihî ve ilmî delillerle değil, aynı zamanda pratik gerçeklikle de sabittir. Bugün dünyanın neresine gidilirse gidilsin, Müslümanların elindeki Kur’an metni aynıdır. Milyonlarca nüsha, el yazması mushaflar ve modern baskılar arasında hiçbir metin farkı bulunmamaktadır.
Bu durum, Kur’an’ın ilahî koruma altında olduğunun en açık göstergelerinden biridir.
Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
“Kullarıma müjde ver ki onlar sözü dinler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir ve gerçek akıl sahipleridir.”7
Bugün İslam medreselerinde ve ilim merkezlerinde Kur’an ilimleri geniş şekilde öğretilmektedir. Bu ilimlerin en temel esaslarından biri de Kur’an’ın hiçbir şekilde tahrif edilmediği ve kıyamete kadar da korunmuş kalacağıdır.
Kur’an ve İnsanların Maddî ve Manevî İhtiyaçları
Biz inanıyoruz ki Kur’ân-ı Kerîm, insanlığın her çağda ihtiyaç duyacağı maddî ve manevî esasları ana hatlarıyla açıklamış ve doğru yolu göstermiştir. İnsan hayatını ilgilendiren temel alanların tamamı için Kur’an’da genel prensipler yer almaktadır.
Bu kapsamda:
Devlet yönetimi
Siyaset ve toplumsal düzen
Uluslararası ilişkiler ve birlikte yaşama kültürü
Savaş ve barış hukuku
Yargı ve adalet sistemi
Ekonomi ve toplumsal haklar
gibi hayatın tüm alanları için temel ilke ve yönlendirmeler Kur’an’da mevcuttur.
Bu ilkeler doğru şekilde uygulandığında, insanlığın adalet, huzur ve güven içinde yaşayacağı bir toplum düzeni ortaya çıkar.
Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
“Biz Kitab’ı sana, her şeyin açıklayıcısı olarak indirdik; Müslümanlar için de bir hidayet, rahmet ve müjde olarak…”8
Bu anlayışa göre İslam, yalnızca bireysel bir inanç sistemi değildir; aynı zamanda hayatın tamamını kuşatan bir düzen ve toplumsal bir sistemdir. Bu nedenle din ile siyasetin birbirinden tamamen ayrılması mümkün değildir.
İslam, Müslümanların kendi toplumsal düzenlerini ilahî ilkelere göre inşa etmelerini ve adaleti hayatın her alanında hâkim kılmalarını emreder.
Kur’ân-ı Kerîm’de bu bağlamda şöyle buyrulur:
“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan ve Allah için şahitlik eden kimseler olun; bu, kendi aleyhinize anne-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa, Allah için şehadette bulunun..bile olsa…”9
Ve yine:
“Ey iman edenler! Allah için adaleti ayakta tutan şahitler olun. Bir topluluğa olan düşmanlığınız sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır.”10
Tilavet, Tefekkür ve Amel
Biz inanıyoruz ki Kur’an okumak, ibadetlerin en faziletli olanlarından biridir. Çünkü Kur’an tilaveti, insanı düşünmeye, anlamaya ve ilahî mesaj üzerinde tefekkür etmeye yönlendirir. Bu da aklın olgunlaşmasına ve salih amelin doğmasına vesile olur.
Hz. Muhammed’e hitaben Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
“Gecenin bir kısmında kalk, yarısı kadar ya da ondan biraz eksilt veya artır; Kur’an’ı da düzenli ve ölçülü bir şekilde oku.”11
Ve tüm Müslümanlara yönelik olarak:
“Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun.”12
Ancak Kur’an tilaveti yalnızca okumakla sınırlı değildir. Asıl amaç, onun anlamı üzerinde düşünmek ve onu hayata geçirmektir. Çünkü tefekkür, ancak amel ile birleştiğinde gerçek değerini bulur.
Kur’ân-ı Kerîm bu gerçeği şöyle vurgular:
“Kur’an üzerinde düşünmezler mi? Yoksa kalplerine kilit mi vurulmuştur?”13
“Andolsun biz Kur’an’ı öğüt almak için kolaylaştırdık; fakat öğüt alan var mı?”14
“Bu, indirdiğimiz mübarek bir kitaptır; ona uyun…”15
Buna göre Kur’an’ı sadece okumakla veya ezberlemekle yetinip onun hükümlerini hayatına yansıtmayan kimseler, önemli bir yönü eksik bırakmış olurlar. Gerçek olgunluk, tilavet, tefekkür ve amelin birlikte gerçekleşmesiyle ortaya çıkar.
Saptırıcı Bahisler
Biz inanıyoruz ki Müslümanların Kur’ân-ı Kerîm üzerinde düşünmesini (tedebbür) ve onunla amel etmesini engellemek amacıyla tarih boyunca bazı kötü niyetli çevreler çeşitli saptırıcı tartışmalar ortaya atmıştır.
Nitekim İslam tarihinin erken dönemlerinde, özellikle Emevîler ve Abbasîler zamanında16 “Kur’an mahlûk mudur, yoksa ezelî midir?” gibi verimsiz ve yanlış yönlendiren tartışmalar gündeme getirilmiş; bu sebeple Müslümanlar gereksiz yere bölünmüş ve büyük fitneler yaşanmıştır.
Oysa bu tartışma, doğru şekilde ele alındığında aslında yanlış bir çerçevedir. Şöyle ki:
Eğer “Kur’an”dan maksat mushaf sayfaları ve yazılı metinse, bunlar sonradan yaratılmıştır ve tabiî olarak hâdistir.
Eğer maksat Allah’ın ilmindeki kelâmın anlamı ise, Allah’ın ilmi ezelîdir ve O’nun sıfatları gibi kadîmdir.
Bu sebeple meseleyi çatışmaya dönüştürmek yerine doğru çerçevede anlamak gerekir. Ne yazık ki geçmişte bazı siyasi güçler bu tür tartışmaları kullanarak Müslüman toplumu meşgul etmiş ve ciddi toplumsal zararlar doğurmuştur.
Benzer şekilde, günümüzde de farklı yöntemlerle Müslümanların Kur’an üzerinde düşünmesi, anlaması ve onu hayata geçirmesi engellenmeye çalışılmaktadır.
Kur’an Tefsirinin Usul ve Kuralları
Biz inanıyoruz ki Kur’ân-ı Kerîm’in anlaşılmasında temel esas, ayetleri Arap dilindeki örfî ve lügat anlamlarıyla değerlendirmektir. Bir ayetin zahir anlamını terk etmeyi gerektiren açık bir aklî ya da naklî delil bulunmadıkça, ayetler ilk anlaşılan doğal anlamlarıyla yorumlanmalıdır.
Ayrıca zayıf, şüpheli veya kesin olmayan delillere dayanarak Kur’an tefsiri yapılmamalıdır. Kur’an, zan ve ihtimallerle değil; sağlam ilim ve kesin delillerle anlaşılmalıdır.
Örneğin Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
“Kim dünyada kör ise, ahirette de kördür ve yol bakımından daha da sapıktır.”17
Bu ayette geçen “körlük”, fiziksel bir körlük değil; hakikati görmeyen, basireti kapanmış kimsenin durumunu ifade eder. Çünkü dünyada gözleri görmeyen pek çok insan vardır ki bunlar iman ve irfan açısından yüksek bir seviyede olabilir. Buradaki körlük, “kalp ve akıl körlüğü” anlamındadır.
Benzer şekilde başka bir ayette:
“Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bu yüzden anlamazlar.”18
ifadesi de fiziksel bir engeli değil, gerçeğe karşı duyarsızlık ve hakikati kavrayamama hâlini anlatır.
Bu ayette geçenlerin bilinen fiziki anlamda özürlü olmadıkları apaçık ortadadır; maksat, bir önceki ayette olduğu gibi onların bâtınî özellikleri ve ruhî sıfatlarıdır. (Bu ayeti bu şekilde tefsir etmemizin nedeni de eldeki geçmişe mevcut karinelerdir.)
Bu nedenle, Kur’anda Allah Teâla için “O’nun iki eli de açıktır”19 buyrulur. “Bizim gözlerimizin önünde gemiyi yap” denilirken20 hiçbir zaman Allah Teâla’nın eli, gözü, kulağı vb. cismî âzaları olduğu gibi bir anlam kastedilmemektedir. Zira her cismin parçaları vardır; zaman, mekan ve yöne ihtiyacı vardır ve mutlaka bir de sonu vardır, yani yokolur gider. Allah Teâla ise bu tür sıfatlardan tamamen berî ve münezzehtir. O halde bu ayetlerde geçen “Allah’ın eli”nden maksat O’nun, bütün kâinatı egemenliği altında bulunduran mutlak ve sınırsız gücüdür; “gözler” den maksat da “O’nun her şeyi bilmesi ve her şeye mutlak âlim olması”dır.
Bu nedenledir ki yukarıda aktardığımız ayetlere yorumlar getirilmesine karşıyız; ister Allah Teâla’nın sıfatları, ister başka hususlarda olsun, bu tür ifadelere cismî anlamlar yüklenilemeyeceğine ve böyle ayetlerdeki aklî ve naklî karinelerin görmezden gelinemeyeceğine inanıyoruz. Nitekim dünyadaki bütün konuşmacıların sözlerinde bu tür karineler vardır ve Kur’an da bu yöntemi resmen tanıdığını buyurmaktadır: “Biz hiçbir peygamberi kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik ki onlara apaçık anlatsın.”21 Ancak, daha önce de belirttiğimiz gibi belirti ve ip uçlarının net ve kesin olması gerekir.
Kendi Görüşüne Göre Tefsir Etmenin Tehlikeleri
Biz inanıyoruz ki Kur’ân-ı Kerîm’i “kendi görüşüne göre” (rey ile) tefsir etmek, İslamî rivayetlerde de vurgulandığı üzere büyük bir tehlikedir ve insanı hakikatten uzaklaştıran ciddi bir sapmadır.
Bazı hadislerde Allah Teâlâ’nın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
“Benim kelamımı kendi hevasına göre yorumlayan bana iman etmiş değildir.”22
Bu ifade, Kur’an’ı keyfî yorumlamanın imanla bağdaşmayan bir tavır olduğunu göstermektedir.
Gerçek iman sahibi olan kişi, Allah’ın kelamını kendi arzularına göre eğip bükmez; onu olduğu gibi kabul eder ve anlamaya çalışır.
Hz. Muhammed’den rivayet edilen sahih hadis kaynaklarında da şu uyarı yer almaktadır:
“Kur’an’ı kendi görüşüne göre tefsir eden veya bilmeden onun hakkında konuşan kişi, cehennemdeki yerine hazırlansın.”23
Bu tür rivayetler, Kur’an’ı gelişi güzel ve delilsiz yorumlamanın ne kadar ciddi bir sorumluluk olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
“Kendi görüşüne göre tefsir”den maksat şudur:
Hiçbir sağlam delil, dil kuralı veya ilmî dayanak olmaksızın Kur’an
ayetlerini kişinin kendi düşüncesine, ideolojisine ya da bağlı bulunduğu
grubun eğilimlerine uygun şekilde yorumlamasıdır.
Bu durumda kişi Kur’an’a tabi olmaz; aksine Kur’an’ı kendi düşüncesine tabi kılmaya çalışır. Bu ise Kur’an’a gerçek anlamda iman eden bir kimse için kabul edilemez bir durumdur.
Eğer herkes Kur’an’ı kendi keyfine göre yorumlamaya kalkarsa, Kur’an’ın otoritesi ortadan kalkar ve ilahî mesaj farklı görüşlerin aracı hâline gelir. Böylece batıl fikirler bile Kur’an’a dayandırılıyormuş gibi gösterilebilir.
Bu tür yanlış yaklaşımın bir başka yönü de, Arapça dilinin kurallarını ve Kur’an’ın ifade üslubunu dikkate almadan yapılan yorumlardır. Dil ve bağlamdan kopuk yorumlar, Kur’an’ın anlamını bozarak onu gerçek bağlamından uzaklaştırır.
Ayrıca “rey ile tefsir” sadece dil hatasıyla sınırlı değildir. Bunun farklı tezahürleri vardır:
Ayetleri sadece işine gelen yönüyle alıp diğerlerini görmezden gelmek
Kur’an’ın bütünlüğünü dikkate almamak
Bazı konularda (örneğin şefaat, tevhid, imamet gibi meselelerde) sadece kendi düşüncesine uygun ayetleri seçip diğer delilleri dışlamak
Bu tür seçmeci yaklaşım, Kur’an’ın mesajını parçalı ve eksik anlamaya yol açar.
Sonuç olarak biz inanıyoruz ki Kur’an’ı ya sadece lafzına takılıp ruhundan uzak bir şekilde anlamaya çalışmak ya da tamamen keyfî yorumlara açmak, her ikisi de birer sapmadır. Her iki yaklaşım da Kur’an’ın doğru anlaşılmasını engeller ve insanı onun hikmetli mesajından uzaklaştırır.
Sünnetin Kaynağı “Kur’an”dır
Biz inanıyoruz ki “Bize Allah’ın kitabı yeter” diyerek Kur’an’ı, peygamber sünnetini ve hadisleri devre dışı bırakmak doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, İslam’ın doğru anlaşılması ve uygulanması için Hz. Muhammed’in (s.a.a) söz, fiil ve onaylarının bağlayıcı olduğunu açıkça ortaya koymuştur.
Kur’an, genel ilkeleri ortaya koyarken; bu ilkelerin açıklanması, detaylandırılması ve hayata geçirilmesi büyük ölçüde Peygamber’in sünneti ile gerçekleşmiştir. Bu nedenle sünnet, Kur’an’ın anlaşılmasında vazgeçilmez bir kaynaktır.
Kur’ân-ı Kerîm’de bu konuda şöyle buyrulur:
“Peygamber size ne verdiyse onu alın, sizi neden sakındırdıysa ondan sakının…”
Bu ayet, Hz. Muhammed’in sünnetinin Müslümanlar için bağlayıcı bir delil olduğunu açıkça göstermektedir.
Yine başka bir ayette şöyle buyrulur:
“Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, hiçbir mümin erkek ve mümin kadın için artık kendi işlerinde seçim hakkı yoktur…”
Bu da, Peygamber’in hükmünün ve sünnetinin dinî bağlayıcılığını ortaya koymaktadır.
Bu çerçevede, Peygamber’in sünnetini tamamen devre dışı bırakan bir anlayış, aslında Kur’an’ı da doğru şekilde anlamaktan uzaklaşmak anlamına gelir. Çünkü Kur’an, kendisini açıklayan en önemli merci olarak Peygamber’i göstermiştir.
Ancak burada önemli bir nokta da şudur:
Peygamber’e nispet edilen her söz veya rivayet, mutlaka sağlam ve
güvenilir yollarla sabit olmalıdır. Herhangi bir araştırma yapılmadan
“hadis” adıyla aktarılan sözler dinî delil olarak kabul edilemez.
Bu konuda Hz. Ali şöyle uyarmıştır:
“Resûlullah hayattayken bile insanlar ona yalan isnad ettiler. O da bu konuda uyarıda bulunarak: ‘Bana bilerek yalan isnat eden cehennemdeki yerine hazırlansın’ buyurdu.”24
Benzer uyarılar sahih hadis kaynaklarında da yer almaktadır.25
Sonuç olarak biz inanıyoruz ki sünnet, Kur’an’dan ayrı değil; aksine Kur’an’ın açıklayıcı ve uygulayıcı bir parçasıdır. Kur’an’ı doğru anlamak ve hayata geçirmek için sahih sünnete başvurmak zorunludur. Ancak bu sünnetin de güvenilir kaynaklarla sabit olması temel bir şarttır.
Ehl-i Beyt İmamlarının Sünneti
Biz inanıyoruz ki: Hz. Peygamber’in (s.a.a) açık emri gereği Ehl-i Beyt’in (a.s) söz ve uygulamalarına uymak da dinî bir yükümlülüktür. Çünkü hem Ehl-i Sünnet hem de Şiî kaynaklarda yer alan ve sahih kabul edilen pek çok rivayette, özellikle de “Sekaleyn Hadisi” olarak bilinen meşhur rivayette Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur:
“Ey insanlar! Size iki emanet bırakıyorum; bunlara sarıldığınız sürece asla sapıtmazsınız: Allah’ın Kitabı ve benim Ehl-i Beyt’im.”26
Bunun yanında Ehl-i Beyt’in (a.s) aktardığı rivayetlerin büyük çoğunluğu, doğrudan Hz. Peygamber’den (s.a.a) nakledilmiştir. Onlar bu gerçeği şu şekilde ifade etmişlerdir: “Bizim söylediğimiz her şey, babalarımız aracılığıyla doğrudan dedemiz Hz. Peygamber’den bize ulaşmıştır.”
Şüphesiz Allah’ın en sevgili kulu olan Hz. Peygamber (s.a.a), Müslümanların gelecekte karşılaşacağı temel sorunları bilerek, bu sorunlara çözüm olacak iki ana kaynağı açıkça göstermiştir. Bunlar Kur’an-ı Kerim ve Ehl-i Beyt’tir. İnsanlığın ancak bu iki kaynağa bağlı kalarak doğru yolda kalabileceğini bildirmiştir.
Böylesine önemli, hem içerik hem de sened açısından güçlü olan bir hadisin göz ardı edilmesi mümkün değildir. Eğer bu hadisin ortaya koyduğu ilkelere gerektiği şekilde önem verilmiş olsaydı, bugün İslam dünyasında akaid, tefsir ve fıkıh alanlarında yaşanan birçok ihtilaf ve sorun ortaya çıkmayabilirdi. Müslümanların karşılaştığı temel problemlerin önemli bir kısmının, bu ilkenin yeterince dikkate alınmamasından kaynaklandığı kanaatindeyiz.
– Bakara / 285.↩︎
– Maide / 15, 16.↩︎
– İsrâ / 88.↩︎
– Bakara / 23.↩︎
– Bihar’ul Envar, c: 2 s: 280, 44. hadis.↩︎
– Hicr / 9.↩︎
– Zümer / 17, 18.↩︎
– Nahl / 89↩︎
– Nisa / 135.↩︎
– Maide / 8.↩︎
– Müzzemmil / 2- 4.↩︎
– Müzzemmil / 20.↩︎
– Muhammed / 24.↩︎
– Kamer / 17.↩︎
– En’am / 155.↩︎
– Bazı tarih kitaplarında Abbasi halifesi Me’mun’un bir kâdının (hâkim) da yardımıyla” Kur’an’ın mahluk olmadığına inananların devlet görevinden derhal uzaklaştırılması ve mahkemelerde böylelerinin şahitliklerinin kabul edilmemesi” yolunda ferman çıkardığını yazmışlardır. Bkz: Tarih-i Cem-i Kur’an-ı Kerim, s: 260.↩︎
– İsra / 72.↩︎
– Bakara / 171.↩︎
– Maide / 64.↩︎
– Hud / 37.↩︎
– İbrahim / 4.↩︎
– Vesâil, c: 18, s: 28, hadis: 22.↩︎
Bkz: Mebahis-u Fi Ulum’il Kur’an: Menan’ul Halil’el Kottan (Riyaz’ın tanınmış alimlerinden) s: 304.↩︎
– Nehc-ul Belaga, 210. hutbe.↩︎
Sahih-i Buhari, c:1, s:38, “Nebi’ye (s.a.a) yalan isnadında bulunma” bâbı.↩︎
– Sahih-i Tirmizi, c:5, s:662; “Menâkıb-u Ehl-i Beyt’in Nebî (s.a.a) 3786 no’lu hadis. Bu hadisin senetleri, daha ileride değineceğimiz imamet konulu bahsimizde etraflıca verilecektir.↩︎






