Ahlak ve İrfan, Makaleler

Ehl-i Beyt Dualarında İlahi Aşk

Mehdi GÜREL/Erenler 4-5

 

"De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretleriniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler sizlere Allah'tan, Resulünden ve Onun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah fasık kavmi (topluluğu) hidayet etmez." (Tevbe suresi, ayet:24)

ALLAH'LA İRTİBAT

Kalp yoluyla Allah'la irtibat kurabilmek, O'nunla hemsohbet olabilmek için birbiriyle uyum içerisinde olan çok sayıda unsurun bir arada insanda bulunması gerekir. Ancak bu unsurların bir araya gelmesiyle Allah'a yönelmenin O’na kavuşmanın doğru yolu tanınmış olur. Kur'an-ı Kerim ve sünnet, yalnızca Allah'dan korkmak, O'na umut ve sevgi beslemek veya O’na karşı huşu içerisinde olmak gibi güzel unsurlardan yalnız biriyle Allah'a kavuşmayı reddederek bunu uyum ve sağlamlıktan yoksun bir yöneliş olarak değerlendirmektedir. Allah-u Teala'ya yönelişe vesile olan unsurlar çok geniş bir perspektifi oluşturmaktadır. Onlara tafsilatıyla Kur'an-ı Kerim, hadis ve dualarda işaret edilmiştir Örnek olarak; ümit, korku, yalvarış, huşu, sevgi, iştiyak, üns, pişmanlık, tevbe etmek, mağfiret, yardım dilmek, merhamet beklemek, ayrı şeylerden kopup sadece Allah'a yönelmek, Allah'ın azametini ikrar etmek, Allah'ı övmek, Allah'a rağbet etmek, itaat etmek, O'na kulluk etmek, zikir, fakirliğine itiraf etmek ve Allah'a sığınmak gibi unsurları zikredebiliriz.

Hz. İmam Zeyn'ül Abidin Ali ibn-i Hüseyin'den (a.s) gelen bir duada şu cümleler yer almaktadır: "Ey Allah'ım, senden gönlümü kendi sevgin, kendi azamet ve haşyetin, sana olan inanç ve iman ve sana olan iştiyakla doldurmanı istiyorum." (Bihar-ül Envar, c.98,s.92)

İşte bu farklı unsurların bir araya gelmesi, Allah-u Teala'ya yönelmek için verimli bir atmosferi oluşturmakta ve bu unsurlardan her biri gerçekte Allah'ın rahmet kapılarından biri için bir anahtar sayılmaktadır ve neticede O'nun tanınması için birer vesile olmaktadırlar.

Örneğin, rahmet dilemek Allah'ın rahmetinin bir anahtarı olurken, mağfiret dilemek de O'nun bağış ve affı için bir anahtardır. Aynı zamanda bu unsurlardan her biri kendiliğinden Allah'a yönelmek için bir yol sayılmaktadır. Yine insanın Allah'a olan iştiyak, sevgi ve üns'ü Allah'a doğru uzanan bir yoldur; Allah'tan korku ve sakınma da O'na giden diğer bir yoldur; keza huşu, Allah'a olan ümit ve dua da Allah'a kavuşmak için bir vesiledir.

Bu arada insana düşen, sadece bir yolla değil çeşitli yollardan Allah'a doğru hareket etmek ve O’na yönelmektir. Zira her yol ve her sülukun insanın Allah'a doğru hareket etmesinde kendine has bir tat ve ürünü vardır, ki öteki yollarda o bulunmamaktadır.

Bu esas gereğince mukaddes İslam dini, Allah'la irtibat kurmak sahasında çeşitli unsurları bir arada bulundurmayı emretmiştir.

ALLAH'A OLAN SEVGİ

İnsanla Allah-u Teala arasındaki bağı güçlendirmek hususunda, her unsurdan daha üstün, daha güçlü ve daha çabuk hedefe ulaştıran unsur, kalpte yeşeren ve yerleşen Allah sevgisidir. Allah'a yönelmenin çeşitli vesileleri arasında, kul ile Allah ilişkisini güçlendirmek hususunda, Allah sevgisinden daha güçlü ve daha çabuk hedefe ulaştıran bir unsur bulunmamaktadır.

Allah'a yönelmeyi kolaylaştıran, kulun O’na bağlanmasını sağlayan unsurların birbirleriyle mukayeseli değerlendirilmesi birçok hadislerde yer almıştır.

Bir hadiste şunlar yer almaktadır:

"Allah-u Teala Hz. Davud Peygambere hitap ederek şöyle buyurdu: "Ey Davud! Benim zikrim, beni zikredenler, cennetim, bana itaat edenler, sevgim de, bana aşık olanlar içindir; ama ben beni sevenler içinim." (Bihar-ül Envar, c. 98, s. 226)

Hz. İmam Sadık (a.s)’ın da şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Sevgi korkudan daha üstündür." (Bihar-ül Envar, c.78, s. 226)

Merhum Kuleyni de Hz. İmam Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğunu naklediyor: "Abidler üç kısımdır: Bır kısım korkudan Allah'a ibadet eder, bu kölelerin ibadetidir. Bir kısım sevaba nail olmak (bir karşılık elde etmek) için Allah'a ibadet eder, bu da tacirlerin ibadetidir. Bir kısım da Allah'a sevgiden dolayı ibadet eder, bu da hür (özgür) insanların ibadetidir; en üstün ibadet de budur." (Usul-u Kafi, c.2, s. 84)

Yine Kuleyni, Hz. Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu naklediyor: "İnsanların en üstünü ibadete aşık olup ona sarılan, kalbiyle onu seven, (tüm) vücuduyla onu yapmaya koyulan ve dikkatini sadece ona yönelten kimsedir. Böyle bir insan, dünyada ister darlık, ister bolluk içerisinde olsun, bu onun fikrini meşgul etmez." (Usul-i Kafi, c.2, s.83)

Hz. İmam Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Ariflerin Allah'a yalvarıp yakarmaları üç temele dayalıdır: Korku, ümit, sevgi. Korku, ilmin; ümit, yakinin; sevgi de marifetin ürünüdür. Korkunun nişanesi (günahtan) kaçıştır; ümidin nişanesi talep etmektir, sevginin nişanesi ise sevileni diğer şeylere tercih etmektir. Kalbinde ilim yerleşen insan korkar; doğru korku meydana geldi mi de (azaba sebep olan şeylerden) kaçar; kaçtığında ise kurtulur. Yakin nuru kalbi aydınlattığında insan faziletleri görür, fazileti görebilen ise o faziletleri ümit eder, ümidin lezzetini tattığında ise insan aramaya koyulur; aramaya muvaffak olan ise sonunda aradığını bulur. Marifet ışığı kalpte tecelli ettiğinde, muhabbet rüzgarı esmeğe başlar, muhabbet rüzgarı esmeğe başladığında, mahbubun gölgesiyle üns eder ve onu (mahbubu) diğer şeylere tercih ederek emirlerini yapmaya koyulur.

Bu üç ilkenin misali, Harem, Mescid'ül Haram ve Ka'be gibidir. Kim Hareme girerse güvende olur, kim Mescid-ül Haram'a girerse, organları, isyanda kullanılmaktan güvencede olur ve kim de Ka'be'ye girerse, kalbi, Allah'dan gayrisinin zikriyle meşgul olmaktan berî olur." (Misbah-uş Şeriat, s. 2-3)

Hz. Resulullah'ın da (s.a.a) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Hz. Şuayb (a.s) Allah'ın aşkından o kadar ağladı ki, sonunda gözleri kör oldu… Allah-u Teala ona vahiy ederek şöyle buyurdu: "Ey Şuayb, eğer bu ağlaman ateşten korkmandan dolayı ise mükafat olarak seni ateşten koruyacağım ve eğer cennete olan iştiyak (istek) den dolayı ise onu sana mübah (helal) kıldım". Hz. Şuayb cevaben şöyle dedi: "Ey Rabbim, ey Efendim! Sen biliyorsun ki, ben ne senin ateşinden korkarak ağladım ve ne de cennetine olan isteğimden; ağlamam, senin aşkın kalbimde yerleştiğindendir. Bunun üzerine Allah-u Teala ona vahiy ederek şöyle buyurdu: Eğer ağlaman bunun içinse, buna karşılık olarak kelim'im (benimle konuşan) Musa ibn-i İmaran'ı sana hizmetçi kılacağım." (Bihar-ül Envar, c.12, s.380)

Hz. İdris'in (a.s) kitabında şunlar yazılıdır: "Ne mutlu sevgiden dolayı bana ibadet eden ve beni kendileri için ilah ve rab edinen topluluğa. Onlar bir korku, beklenti, ateş ve cennet söz konusu olmaksızın yalnızca benim rızam içim doğru bir sevgi, kararlı bir irade ile her şeyden kopup bana yönelerek geceleri uykusuz kalır, gündüzleri çaba harcarlar."

Hz. İmam Hüseyn'in (a.s) Arefe günü Arafat’ta okuduğu duasında şu cümleler yer almıştır: "Kördür seni kendisine gözetleyici görmeyen göz, hüsrana uğramıştır alış-verişlerinde sevgine yer vermeyen kulun alış verişi, ziyana uğramıştır kalbinde senin sevgine yer vermeyen kulun ticareti." (Bihar-ül Envar c.98, s.226)

İMAN VE SEVGİ

Hadislerde şöyle nakledilmiştir: "İman sevgiden ibarettir."

Hz. İmam Bâkır (a.s) da: "İman, sevgi ve buğzdan ibarettir." diye buyurmuştur. (Bihar-ül Envar, c.78, s.175)

Fuzeyl İbn-i Yesar, kendisinden nakledilen bir rivayette şöyle diyor: "Ben Hz. İmam Sadık'a: Sevgi ve buğz imandan mıdır? diye sorduğumda şöyle buyurdular: "İman, sevgi ve buğzdan başka bir şey midir?!" (Usul-i Kafi, c.2, s. 125)

Hz. İmam Sadık (a.s): "Din sevgiden başka bir şey midir? Allah-u Teala şöyle buyuruyor: "De ki, eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun da Allah sizi sevsin." diye buyurmuştur.” (Bihar-ül Envar, c.69, s.237)

Hz. İmam Muhammed Bâkır (a.s) da şöyle buyurmuşlardır: "Din sevgiden ibarettir, sevgi de dinden ibarettir." (Nur-üs Sakaleyn, c.5, s.285)

SEVGİNİN TADI

İbadet; aşk, sevgi ve özlemle olursa, hiç bir lezzet ve tat ondan daha üstün olamaz.

İlahi sevgi ve zikrin lezzetini tadanların en parlak siması İmam Zeyn-ül Abdin (a.s) Allah'a yalvarıp yakarırken şöyle diyor: "Senin sevginin tadı ne de güzledir; ve sana yakın olmanın şerbeti ne de tatlıdır." (Bihar-ül Envar, c.98, s. 26)

Bu tat ve lezzet Allah'ın velilerinin kalplerinde yerleşmiş olan bir tat ve lezzettir. Bazen var olup bazen yok olan geçici bir tat ve lezzet değildir. Allah sevgisinin lezzeti bir kulun kalbinde yerleşti mi, artık o kalp Allah aşkıyla aşina olur. Allah-u Teala, kendi sevgisiyle aşina kıldığı ve kendi sevgisinin lezzetini yerleştirdiği kalbi ise azaplandırmaz.

Emir-ül Müminin Ali (a.s) bir münacatında şöyle diyor: "İlahi, and olsun senin izzet ve celaline seni öyle bir aşkla seviyorum ki, onun tadı artık kalbimde yerleşmiştir; vahdaniyyetine inananların gönülleri, seni sevenlerin senin tarafından sevilmediklerine nasıl inanabilir?" (Münacat-ı Ehl-i Beyt, s.96-97)

Hz. İmam Zeyn-ül Abidin (a.s) da bir duasında bu tür kökleşmiş sabit ilahi aşkı şu şekilde dile getiriyor: "Ey Efendim! senin izzetine yemin ederim ki, beni kovsan da senin kapından ayrılmam ve sana yalvarmaktan vazgeçmem; ben senin cömert ve kerem sahibi olduğunu biliyorum." (Bihar-ül Envar, c.98, s.89)

Hz. İmam Zeyn-ül Abidin'in (a.s) bu sözleri, kalpteki ilahi aşkın derinlik ve sabitliğini belirten en açık tabirlerdendir. Öyle bir ilahi aşk ki, mevlası (Allah-u Teala) onu kendi katından kovup uzaklaştırsa da bu aşk kulunun kalbinden zail olmaz.

İnsan, Allah aşkının tadını anlayıp Allah'la hemdem, hemsohbet olmanın tadını alınca, artık hiç bir şeyi Allah'a tercih etmez. Hz. İmam Zeyn-ül Abidin bir duasında şöyle diyor: "Kimdir, senin aşkının lezzetini tattıktan sonra senden başkasını arayan?! Ve kimdir seninle hemsohbet olduktan sonra senden yüz çevirmek isteyen?!" (Bihar-ül Envar, c.94, s.145)

İnsanlar çeşitli grup ve mezheplere bölünüp değişik yollara gidiyorlarsa, bu onların Allah sevgisinin tadından mahrum kaldıkları içindir. Ama Allah sevgisinin lezzetini tadan kimseler, artık hayatlarında ondan başka bir şey aramazlar.

Hz. İmam Hüseyn (a.s) Arafat çölünde okuduğu Arefe duasında şöyle diyor: "Allah'ım! Seni kaybeden ne bulmuş ve seni bulan ne kaybetmiş?" (Bihar-ül Envar, c.98, s.226)

İşte bunun içindir ki, Hz. İmam Zeyn-ül Abidin (a.s) Allah sevgisinden doğan lezzetten başka her türlü lezzetten, Allah'ın zikrinden başka her türlü meşguliyetten ve Allah'a yakın olmak sevincinden başka her türlü sevinçten dolayı, Allah'tan af dilemektedir. Bu af dilemek, Allah-u Teala'nın bunları kullarına haram kıldığından dolayı değildir. Hayır, sadece şunun içindir ki, kalbi bu tür meşguliyetlerle meşgul etmek kısa bir süre için bile olsa, kalbin Allah'tan gayrisine yönelmesine sebep olur. Allah'ın sevgisinin lezzetini tadan ve tanıyan bir kalp ise Allah'tan gayrisine yönelmek istemez.

Evliyaullah'ın (Allah'ın velilerinin) hayatında olan her şey ve her türlü çaba ancak Allah sevgisi, Allah'ın zikri ve Allah'ın itaati doğrultusundadır. Bunun dışında her şey, Allah'tan gayrisine yönelmektir ve Allah'ın velisi ondan dolayı Allah'tan bağış diler. Hz. İmam Zeyn-ül Abidin (a.s) şu şekilde dua ediyor: "Allah'ım! zikrinden gayri her türlü lezzetten, ünsünden başka her türlü rahatlıktan, yakınlığın dışında her türlü sevinçten ve itaatinden başka her türlü meşguliyetten dolayı senden af dilerim." (Bihar-ül Envar, c.94, s.151)

SEVGİ, AMELİN EKSİKLİĞİNİ TELAFİ EDER

Sevgi amelden ayrılmaz. Sevenin sevgisinin delil ve belirtisi, onun amel, hareket ve çabasıdır. Fakat sevgi amelin eksikliğini telafi eder ve amel sahibinin ameli eksik olduğunda, ona şefaatte bulunur (yardımcı olur). Zira sevgi, Allah katında şefaati kabul olunan bir şefaatçıdir.

En güzel dualardan biri, Ebu Hamza-i Sümalî'nin Hz. İmam Zeyn-ül Abidin'den (a.s) naklettiği Seher duasıdır . İmam Zeyn-ül Abidin (a.s) o duada Allah'la şöyle münacat ediyor: "Ey Mevlam! Sana olan marifetim, Sana ulaştıran rehberimdir.; sana olan sevgim, senin yanında şefaatçimdir. Fakat ben, kendi delilimden (kılavuzluğumdan) daha çok, senin kılavuzluğuna ve şefaatçimden daha, çok senin şefaatine güvenim vardır." (Bihar-ül Envar, c.98, s.82)

Marifet ve sevgi ne de güzel delil (kılavuz) ve şefaatçidir. Kulun Allah'a yönelmek için kılavuzu «marifet» olursa yolundan sapmaz; ve Allah nezdinde şefaatçisi "sevgi" olursa amacına varmaktan geri kalmaz.

Yine Hz. İmam zeyn-ül Abidin (a.s) şöyle dua ediyor: "İlahî sen biliyorsun ki, sana olan itaatim kesintisiz ve sürekli olmamışsa da, sana sevgim ve itaatine olan azmim sabit ve sürekli olmuştur."

Bazen insanın ameli kusurlu olur ve insan Allah'a olan itaatlerine güvenmeyebilir. Fakat Allah aşkı kalplerinde yerleşenlerin, Allah'a kesin inanç ve yakinlerinde ve Allah'a olan sevgi ve itaatlerindeki azimlerinde, hiç bir tereddüt meydana gelmez ve kalbinde Allah sevgisini hisseden bir kul, artık bunda şüpheye düşmez. Hatta bazen böyle bir kul, bir itaat konusunda kusurlu davranır ve Allah'ın sevmediği bir ameli de yapabilir, ama itaat konusunda kusurlu olup günaha düşen bu kulun Allah'a itaat etmekten hoşlanmayıp isyan etmeği sevmesi mümkün değildir. Zira bazen insanın organları günahlara meyleder ve netice de şeytan, heva ve heves, onları günaha da sürükleyebilir. Bazen de insanın organları Allah'a itaat etmekte kusurlu davranabilir. Ama Allah'ın salih kulları itaatte kusur etse ve günaha düşseler de onların itaati sevmeyip günahı  sevmeleri mümkün değildir.

Bir duada şu tabirler yer almıştır: "İlahi! İtaatinde kusur yapmış olsam da yine itaatini seviyorum, günaha duçar olsam da onu sevmiyorum. O halde kendi fazlın ile cennetini bana nasip eyle." (Bihar-ül Envar c.94, s.101)

Kalp ile organlar arasındaki fark işte burada ortaya çıkıyor. Zira organlar bazen kalbin ulaştığı aşamaya ulaşmaktan aciz kalırlar; ama kalp, tek başına tam manasıyla ilahî aşkın emrinde kalmaya çalışır. Fakat şu da bilinmelidir ki, kalp, halis olup temizlenince organlar, ona itaat edip boyun eğmek ve kalbin onlardan istediği şeyleri kabul etmek zorunda kalırlar. Böylece de kalbin halis olması sonucu kalp ile organlar arasındaki bu ayrılık yok olup gider.

SEVGİ İNSANI AZAPTAN KORUR

Eğer günahlar insanı Allah'ın gözünden düşürür ve İlahi azaba uğramasına sebep olursa, ilahi aşk insanı Allah'ın azabından korur.

Hz. İmam Zeyn-ül Abidin (a.s) bir duasında şöyle münacatta bulunuyor: "İlahi! Günahlarım beni korkutuyor, sana olan sevgim ise bana ümit veriyor." (Bihar-ül Envar, c.94, s.99)

SEVGİNİN DERECELERİ VE AŞAMALARI

İnsanların kalplerinde zuhur eden sevginin bir takım derece ve aşamaları vardır.

Bazı sevgiler vardır ki, sahibinin bile hissetmeyeceği kadar yüzeysel ve zayıftır.

Bazı sevgiler de vardır ki, kulun kalbini tamamıyla doldurmakta ve insanları Allah zikrinden alıkoyan şeyler için boş bir yer bırakmamaktadır.

Bir kısım sevgiler de vardır ki, bir kulun kalbine yerleşti mi kul, Allah'ın zikrinden ve O'nun huzurunda olup O'na münacat etmekten doymaz ve her ne kadar çok uzun sürse bile, Allah'ı zikretmekten, dua etmekten ve O'nun yolunda namaz ve diğer hayır amelleri yapmaktan asla usanmaz ve kalbinin ateşi sönmez.

Hz. İmam Sadık'dan (a.s) gelen bir duada şu cümleler yer almaktadır: "Ey Efendim! Benim sana öyle bir muhabbetim vardır ki, asla doymak ve kanmak nedir bilmiyorum. Ne de çok sevgim var O'na ki, O beni görmektedir ama ben O'nu göremiyorum."

Hz. İmam Zeyn-ül Abidin (a.s) da şu ibaretlerle dua ediyor: "Ey Rabbim! Susamışlığımı sana varmaktan başka bir şey gideremez ve sevgimin alevini sana kavuşmaktan başka bir şey söndüremez ve özlemimi, sana bakmaktan başka bir şey sakinleştirmez." (Bihar-ül Envar c.94, s.149)

Şaşkınlık ve hayranlık da Allah'a olan sevgiden kaynaklanır. "Eminulllah" ziyaretinde şu tabirin yer aldığını görüyoruz: "Ey Allah'ım! Sana huşu ederek itaat edenlerin kalpleri sana hayrandır." (Mefatih-ül Cinan Ebu Hamza-i Sümali'nin Seher Duası).

Hz. İmam Zeyn-ül Abidin, (a.s) bir duasında şöyle münacat ediyor: "İlahi! Şaşkın kalpler senin aşkınla yanıp tutuşmaktadır. Bu kalpler ancak senin zikrinle güven bulur ve bu nefisler ancak seni gördüklerinde sükunete kavuşur." (Bihar-ül Envar, c.94, s.151)

İşte bu aşk, Allah’a hayran olan kalplerin özelliğidir.

İlahi aşkın en mükemmel ve en güzel örneğini Kumeyl duası diye meşhur olan Hz. Emir-ül Müminin Ali'nin (a.s) Kumeyl ibn-i Ziyad-i Nehaî’ye öğrettiği duadaki sözlerinde görmekteyiz. Şu ibaretlere dikkat ediniz:

"Ey Allah'ım! ey Efendim! ey Mevlam! Farzet ki cehennemde Senin azabına sabretsem, senin ayrılığını nasıl tahammül ederim. Farz et ki senin ateşinin sıcaklığına (yakmasına) tahammül etsem, senin kerametine nazar etmekten mahrum kalmaya nasıl sabrederim? Senin bağışına ümidim varken, ateşine nasıl gireyim?" (Mefatih-ül Cinan, Kumeyl duası)

İşte bu tabirler, sevginin en güzelini dile getirmektedir. Bir kul mevlasının azabına sabretse de, ondan uzak ve ayrı kalmaya sabredemez.

Zira mevlasını seven kul, mevlasının cezalandırmasına tahammül edebilir, ama onun rahmetinden ayrı düşmeye ve onun ayrılığına sabredemez. Şiddetli cezalardan olan ateşe tahammül eder, ama mevlasının ayrılık ve uzaklığına tahammül edemez. Böyle bir kul cehennem ateşi içinde nasıl kalabilir? Oysa o, Mevlasının ona rahmedip onu oradan kurtarmasını ümit etmektedir!

O, Cehennem ateşinde yansa da, kalbindeki muhabbet sönmez ve sevgi ve ümidini dile getirmeye çalışır.

Mevlasının nimet ve ihsanına dalmış bir kulun, mevlasını sevmesi elbette gerekli olduğu gibi normaldir de; fakat mevlasının azabına duçar olduğu halde yine de kalbinde ona karşı sevgi ve muhabbet beslemesi, eşine rastlanmayan türden bir muhabbettir.

Hz. İmam Zeyn-ül Abidin (a.s) Ebu Hamza-i Sümali'ye öğrettiği Seher Duası'nda şöyle diyor: "Allah'ım! And olsun senin izzetine, beni kovsan da kapından ayrılmam ve sana yalvarmaktan vazgeçmem. Zira ki, senin kerem ve rahmetinin genişliğine dair marifet, kalbime yerleşmiştir. Kul, başka kimin kapısına gider? Yaratık Yaratanın'dan başka kime sığınabilir? Ey Allah'ım! Eğer beni zincirlerle bağlasan ve halk arasında sadece beni bahşişinden mahrum bıraksan, benim ayıplarımı kullarının gözü önüne sersen, ateşe doğru götürülmeme emretsen ve beni iyi kulların arasından ayırsan, yine de ümidimi senden kesmem, affına olan arzumdan vazgeçmem ve senin sevgin ve aşkın kalbimden zail olmaz." (Mefatih-ül Cinan, Ebu Hamza-i Sümali'nin Seher Duası.)

Sevgilerin en halisi, en doğrusu, en temizi olan ilahi aşk, bir kulun kalbinde yerleşirse, mevlası onu bahşişinden mahrum bıraksa ve kulları arasında ayıplarını açarak onu zincirlere bağlayıp, bütün halk içerisinden yalnızca onu rezil rüsva etse de, yine ilahi sevgi onun kalbinden çıkmaz ve zayıflamaz.

Kumeyl duasında yer alan aşağıdaki cümlelerde Emir-ül Mü'minin Hz. Ali (a.s) ilahi aşk ve ümidin özelliklerinden bir kısmını açıklamıştır: “İzzetin hakkına ey Seyyidim ve ey Mevlam, gerçekten yemin ediyorum ki eğer (cehenneme atıldıktan sonra bile) konuşmama izin verirsen, cehennem ehli arasında ümitliler gibi sürekli dergâhına yönelip inlerim; medet dileyenler gibi feryat edip yardım dilerim ve bir şeyini kaybedenler gibi ağlayıp sızlarım ve "Nerdesin ey mümünlerin velisi!" diyerek seni çağırırım. Ey ariflerin en yüce arzusu! Ey medet dileyenlerin imdadına koşan, ey sadık kalplerin dostu! Ve ey alemlerin ilahı! (Neredesin?) Ey mabudum! Sen kötülüklerden münezzehsin ve ben sana hamt ediyorum. Olacak şey mi, sana karşı gelmesi yüzünden cehenneme atılan ve günahından ötürü cehennemin azabını tadan ve onun alevleri arasında işlediği suç ve cinayetten dolayı hapsedilen müslüman bir kulun sesini duyasın da affetmeyesin, oysa o kul rahmetine göz diken biri gibi yalvarmakta ve vahdaniyetine inanan tevhit ehlinin diliyle seni çağırmakta ve rububiyet makamını vasıta ederek sana el açmakta. Ey mevlam! O (kulun) senin önceden ona ettiğin merhametini umduğu halde, nasıl azapta kalır? Ve senin ihsan ve rahmetini ümit ettiği halde, ateş onu nasıl yakabilir? Sen onun zaaf ve güçsüzlüğünü bildiğin halde, cehennem ateşi onu nasıl kuşatabilir? Yine sen onun sadakat ve doğruluğunu bildiğin halde, cehennemin tabakaları arasında nasıl kıvranıp kalır? O, seni "ey Rabbim" diye çağırırken cehennemin azap melekleri nasıl ona eziyet edebilir? Cehennemden kurtulmak için senin ihsan ve keremini dilediği halde onu nasıl orada bırakırsın? Hayır, sana olan zan böyle değil ve senin ihsanın böyle tanınmış değil. Muvahhit insanlara yaptığın ihsan ve iyiliklere de benzemiyor bunlar. Ben yakinen biliyorum ki, eğer seni inkar edenlere azap vereceğini hükmetmeseydin ve sana düşmanlık edenleri ebedi azaba duçar etmeyi kararlaştırmasaydın, ateşi tamamıyla soğuk ve esen kılardın ve hiç kimse orda yer almazdı." (Mefatih-ül Cinan Dua-i Kumeyl)

Alimlerden biri şöyle diyordu: Kahramanlık ve şecaat hasleti Hz. Ali'nin (a.s) ruhuna kök salmış bir haslettir; hatta dua ederken bile bu ondan ayrılmıyor. Kumeyl ibn-i Ziyad'a öğrettiği duada suçlu bir kulu farz ediyor ki, ateş onu her taraftan sarmış, o ise ateş içerisinde susmuyor, azaba teslim olmuyor ve cehennemde Hak Tealayı çağırıyor. Görmüyor musun kulun bu halini şu cümleleriyle nasıl canlandırıyor?: "İzzetin hakkına ey seyyidim ve mevlam, sadakatle yemin ediyorum ki: Eğer konuşmama izin verirsen, cehennem ehli arasındaki ümitliler gibi sürekli dergahına yönelip inlerim; medet dileyenler gibi feryat edip yardım dilerim; ve bir şeyini kaybedenler gibi ağlayıp sızlarım ve neredesin ey müminlerin velisi diyerek seni çağırırım".

Ben ona dedim ki: Eğer Hz. Ali senin dediğin bir haleti canlandırsaydı, sözünün başlangıcında “Eğer konuşmama izin verirsen” demezdi. Ben zannediyorum Hz. Ali (a.s) Allah'ın huzurunda bu cümleleri söylerken kendisini, aynen annesinin şefkat sevgi ve merhametinden başka bir şey tanımayan, ondan başka bir sığınağı olmayan çocuğun haletinde hissetmektedir. O çocuk bir tehlikeyle karşılaşsa veya çetin bir durumda kalsa annesine sığınır, ondan yardım ister, her hangi bir suç işleyip, annesinin cezasından koruyacak bir sığınak aradığında da annesinden başka bir sığınak bulamaz; bir yabancıdan her hangi bir eziyet geldiğinde annesine sığındığı gibi kabahati yüzünden annesinden korktuğu zaman yine annesine sığınır.

Bu duada da Hz. Ali, (Allah'ın selamı ona olsun) büyük kalp ve geniş kavrayış ufkuyla yalnızca Allah-u Teala'ya sığınmanın gerektiğini ve O’ndan gayrı bir sığınak ve yardımcı aramanın yanlış olduğunu ifade etmektedir.

Hz. Ali'nin (a.s) tanıdığı tek sığınak Allah-u Teala'dır, O'ndan gayri bir sığınak tanımamaktadır. Bunun için de Allah-u Teala tarafından bir azap onu kapsadığını hissettiğinde de (Biz burada Hz. Emir-ül Müminin'in kendi sözlerini kinaye ediyoruz. O Hazretin kendisi bu sözleri söylemeseydi, biz onunla Allah-u Teala arasındaki irtibat konusunda böyle konuşmağa cüret edemezdik.) bir an bile Allah-u Teala'ya sığınmakta tereddüde düşmüyor ve O'na sığınarak kurtuluşu için O'ndan yardım diliyor.

Hz. İmam Zeyn-ül Abidin (a.s) münacat ederken, bu hali şöyle dile getiriyor: "Ey Allah'ım, eğer beni kapından kovsan kime sığınayım? Eğer beni dergahından uzaklaştırsan kimden yardım dileyeyim? Ey Allah'ım, firar eden köle mevlasından gayri kime dönebilir? Mevlasının gazabından onu mevlasından başka kim kurtarabilir?" (Bihar-ül Envar, c.94, s.142)

Yine imam Zeyn-ül Abidin (a.s) Ebu Hamza-i Sümali'ye öğrettiği duada şöyle diyor: "Ey efendim! Ben senin fazlına sığınıyorum ve senden sana kaçıyorum" (Bihar-ül Envar, c.98, s.84)

İmam Zeyn-ül Abidin (a.s) aynı duanın devamında da şöyle diyor: "Kul mevlasından ve yaratık da yaratanından başka kimin kapısına gidebilir?" (Bihar-ül Envar, c.98, s.88)

Allah'ın korkusundan yine Allah'ın kendisine sığınmak, kul ile Allah arasında bulunan irtibat konusunda en ince ve derin fikirlerin ifadesidir; bu sığınma Allah ile kul arasındaki sevgi ve ümidin en ince ve en doğru sembollerindendir.

Hz. Ali (a.s) bu güzel dua tablosunu işlerken bir şair ve ya bir ressam gibi hayal gücünden yardım almamaktadır. Allah-u Teala huzurunda duygu ve hislerini tam bir sadakatle dile getirmektedir.

Bu yüzden de bu tabloyu (kulun Rabbinden yardım dileme tablosunu) çizdikten sonra Allah'ın, kulunun yardımına koşmasını açıklamaya koyuluyor.

Açıktır ki, mü'min kulların tanıdığı sonsuz fazl ve rahmete sahip Allah-u Teala'nın böyle doğru, saf ve temiz duyguyu görmezlikten gelmesi, kulunun sevgi ve ümidini kırması onun sevgisini reddetmesi ve ümidini boşa çıkarması mümkün değildir.

Hz. Ali (a.s) bu gerçeğe işaret ederek şöyle diyor: "Ey mevlam! O, senin önceden yaptığın merhametini umduğu halde nasıl azapta kalabilir? Ya senin fazl ve rahmetini ümit ettiği halde ateş onu nasıl yakabilir? Sen onun sesini işittiğin ve yerini gördüğün halde ateş onu nasıl yakabilir? Sen onun zaaf ve güçsüzlüğünü bildiğin halde cehennemin alevleri onu nasıl kuşatabilir? Sen onun sadakat ve doğruluğunu bildiğin halde cehennemin tabakaları arasında nasıl kalır? O seni "Ey Rabbim" diye çağırırken cehennem'in azap melekleri nasıl ona eziyet edebilir?"

Acaba azap meleklerinin böyle bir kulu cehennem ateşine sürüp işkence vermeleri mümkün müdür? Oysa o Allah-u Teala'yı çağırmakta, O'na yalvarmakta ve tevhit ehli diliyle O'na sığınmaktadır. Allah-u Teala'nın hayatımızda görünen hilim ve ihsanı kesin olarak böyle bir şeyin olmayacağını kanıtlıyor. Hz. İmam Ali (a.s) da Allah'ın geçmişteki hilim ve ihsanının onun gelecekteki, ihsanının nişanesi sayarak şöyle diyor: "Oysa o senin geçmişte olan hilmini ummaktadır." Böylece Hz. İmam Ali (a.s) kulun Allah'a olan muhabbetinden, Allah'ın ona karşı muhabbetini keşfediyor.

Böylece cehennem ateşi içerisinde bile Allah'a aşk ümidinin kalbinden ayrılmayacağına O'ndan gayri bir sığınacak aramayacağına inandığı gibi, Allah-u Teala'nın da kalbinde böyle bir sevgiyi taşıyan kulunu hayal kırıklığına uğratmayacağına kesin olarak emindir.

Hz. İmam Ali'nin bu halis bağlılık, bu güvenini ifade eden şu sözleri üzerinde bir defa yine düşünelim: "Hayır asla asla böyle olmaz, senden böyle bir şey beklenmemektedir, senin fazlından bilinen de bu değildir. Böyle bir şey senin kendi fazl ve ihsanınla Tevhit ehli kullarına yaptığın muamelelere de benzememektedir. Ben kuşkusuz olarak biliyorum ki, eğer inkar edenlerini azaplandıracağına ve düşmanlarını ebedi olarak cehennemde tutacağına hükmetmeseydin, cehennem ateşini soğuk ve esenlik kılardın ve hiç bir kimseyi oraya bırakmazdın." (Mefatih-ül Cinan Kumeyl Duası)

Mevlasını sevmekte olan, mevlasıyla olan kulun ilişkisinde bu karşılıklı güven ve bağlılık ortamını Hz. İmam Ali'nin (a.s) diğer sözlerinde de görmekteyiz. Mesela, Hazret, meşhur münacatında Allah-u Teala'ya şu sözlerle hitap ediyor: "Andolsun senin izzet ve celaline, seni öyle seviyorum k