Ehl-i beyt(a.s), İmam Mehdi (a.s), Makaleler

İmam Mehdi (a.s) Hakkında Müslümanların ittifakı

Kur’an’da Gayba İman

Gayba ve gaybla ilgili hakikatlere inanmak peygamberlerin ilahi davetlerinin ekseni olup vahy ve nübüvvete imanın gereklerindendir. Nitekim Bakara Suresi’nin ilk ayetlerinde Kur’an “gayba inananlar için hidayet edici bir kitap” olarak tanıtlımıştır: “Bu bir kitaptır ki, kendisinde şüphe yok. Takva sahipleri için de yol göstericidir. Onlar, gayba inanırlar.”[1]

Gaybî biligi, insanın kendi başına edinebileceği bir bilgi olamayıp sadece ilahî öğrenim ve vahy yoluyla elde edebileceği inkâr edilmez bir gerçektir. Bineanaleyh “gayb”; Allah Teala’nın kullarını, peygamberleri vasıtasıyla bilgilendirdiği, melekler, Arş, Kürsü, cennet, cehennem, geçmiş ve gelecekle ilgili gizli olaylar gibi geniş bir hakikatler yelpazesini kapsamına almaktadır ki, Allah Teala peygamberleri vasıtasıyla halkı bu vb. konulardan haberdar kılmaktadır.

Buradaki bahsimiz gelecekle ilgili bir mevzu etrafında olduğundan; gelecekte vuku bulacak bazı olaylar hakkında semavi kitaplarda bildirilmiş olan birkaç gaybi meseleyi aşağıya aktarıyor, bu örneklerden birkaçına değiniyoruz:

Son Peygamber Hz. Muhammed sallâ’llâhu aleyhi ve alih’in geleceğine dair daha önceki peygamberlerin bunu haber vermeleri: “Hani, Meryemoğlu İsa da “ey İsrailoğlulları, gerçekten ben, sizin için Allah’tan gönderilmiş bir elçiyim. Benden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra, ismi “Ahmed” olan bir peygamberin de müjdeleyicisiyim” demişti. Fakat o, apaçık belgelerle onlara gelince “Bu, açıkça bir büyüdür” dediler.”[2]

İsarailoğullarının yeryüzünde iki kere fesad çıkarıp -her ikisinde de- yenilgiye uğrayacakları haberi: “Kitapta, İsrailoğullarına şu hükmü verdik: Muhakkak siz, yeryüzünde iki defa bozgunculuk çıkaracaksınız ve pek kibirli bir yükselişle muhakkah kibirlenip yükseleceksiniz. Nitekim o ikiden ilk -vaid- geldiği zaman, oldukça zorlu olan kullarımızı üzerinze gönderdik de -sizi- evlerin aralarına kadar girip araştırdılar, bu yerine gitirilmiş bir vaiddi”[3]

– Romalıların Farsları yeneceği haberi: “Elif Lâm Mim. Rum-oruduları- yenilgiye uğradı.Yakın bir yerde. Ama onlar, yenilgilerinden sonra yeneceklerdir…”[4]

Allah Teala’nın insanoğluna bildirdiği gaybî işlerin herbiri onun hayat ve alınyazısıyla belli bir ilişki içinde olup belli bir amaçla gerçekleşmektedir.

1- Gaybî haberler gerçekleşince insanlar, peygambaerlerin peygamberlik iddialarının doğru olduğunu görmekte, iman ve inançları, pekişmektedir.

2- Gelecekte vuku bulacak iyi veya kötü olayaların haber verilip bildirilmesi, o olayların vuku sırasındaki zaman diliminde yaşayanların gerekli -doğru- tavrı takınabilmelerini sağlamaktadır. Çünkü bu gaybî haberler verildiğinde, bunların vukuu sırasında takınılması gereken doğru tavırın nasıl olması gerektiği de genllikle bildirilmektedir.

3- Bütün bunlardan daha da önemli olanı şudur: Olumlu hadisler hakkında öngörü bulunup önceden haber vermek aslında o olay için uygun, fikri ve duygusal ortamı hazırlamak demektir. Olumsuz olayların bildirilmesi de, bunların karşısında fikrî ve duygusal engeller oluşturmak suretiyle, ilerleyip yayılmalarının önlenmesini sağlamaktadır.

Bu öngörü -ve Kur’an taabiriyle: bu gaybî haberlerin en önemlilerin- den biri de Kur’an-ı Kerim ve nebevî sünnet ile bildirilmiş olan “insanlığın gelceği ve insan topluluklarının kaderiyle ilgili haber”dir ki buradaki bahsimizin ana temasını oluşturan bu haber özetle şöyle:

“Sonunda bütün yeryüzünün hakimiyeti Allah’ın salih kullarının eline geçecek, şirk ve küfrün kökü kazılacaktır ki Hz. Peygamber efendimiz sallâ’llâhu aleyhi ve alih’den ulaşan haberlerde bu hususta etraflıca açıklamalarda bulunulmuştur, bu hadisenin, adı “Muhammed”, Lakabı “Mehdi” olan aleyhi’s-selâm bir İmam vasıtasıyla gerçekleşeceği ve gökten inen Hz. İsa aleyhi’s-selâm’ın o hazretin yardımcısı olacağı, onun zamanında İslam’ın bütün düyaya egemen olacağı, insanlığın harikulâde ve olağanüstü bir ilmî ve manevî ilerleme kaydedeceği, bütün dünyanın huzur, güven ve refaha kavuşacağı bildirilmiştir.” Bu mevzu fevkalade önemli olduğundan Hz. Resul-ü Ekrem sallâ’llâhu aleyhi ve alih üzerinde bir hayli durmuş, önemle vurgulamış ve çeşitli boyutları üzerinde etraflı açıklamalarda bulunmuştur. Nitemkim bugün Müslü-manlar arasında benzeri yorum ve tefsirlerde bulunulan pek az İslamî konu vardır ki, çeşitli İslam mezhepleri arasında görüş birliği ve ittifakta bulunulmuş olsun. Hatta bu hususta tam bir vahdet ve ittifaka ulaşabilmek ve yine diğer mevzularda ittifak sağlamaktan çok daha kolaydır. Keza Ehl-i Sünnete mensup bazı ulema, akidevî açıdan sünni olduğu halde Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm nin kimliği konusunda Şia akidesiyle aynı görüşü paylaşır.[5] Bu inancın İslamî olduğu ve ötedenberi, çağlar boyunca İslam ulemasının Kur’an ve sünnete dayanarak bu hususta görüş birliği içinde bulunduğu noktasına ışık tutucu bazı delilleri burada aktarmanın faydalı olacağı inancındayız.

Kur’an’da Hz. Mehdi (a.s)

İslam’ın en önemli kaynağı Kur’an-ı Kerim diğer konularda olduğu gibi bu alanda da ayrıntılara girmeden genel ve tümel olarak bahsetmekte ve iman sayesinde cihanşümul adil bir hükumetin gerçekleşeceğini haber vermektedir.

Örnek olarak bu konuyu söz konusu eden şu ayetleri gösterebiliriz:

1- “Andolsun, biz Zikir’den sonra Zebur’da da: Hiç şüphesiz arza salih kullarım varis olacaktır diye yazdık. Gerçek şu ki kulluk eden bir topluluk için bunda (Kur’an’da) açık bir mesaj vardır.”[6]

Herşeyden önce ayette geçen bazı kelimelere dikkat etmek gerek:

Arz: Yer küresine denilmektedir ve başka bir anlamda kullanıldığına dair özel bir belirteç olmadıkça bütün yeryüzünü kapsamına almaktadır.

İrs ve miras: Lügat anlamı, muamele ve alış-veriş etmeden elde edilen şeye denir. Ancak Kur’an-ı Kerim’de bazı yerlerde salih bir kavmin salih olmayanlara galibiyet ve üstünlüğü, onların imkanat ve güçlerini ele geçirmesi anlamında kullanılmıştır.

Zebur: Her çeşit kitap ve yazı anlamına gelmektedir; ancak Ahd-i kadim’de “Mezamir-i Davud” diye anılan Hz. Davud’un kitabı için kullanılan bir tabirdir. Bu kitap Hz. Davud’un Allah’a yakarışlarını, öğütlerini içermektedir. Zebur’un, Kur’an’dan önceki bütün ilahî kitaplar için kullanılır bir tabir olması ihtimali de vardır.

Zikir: Uyarma ve hatırlatma kaynağı olan her şeye zikri söylenir. Ancak yukarıdaki ayette Hz. Musa aleyhi’s-selâm’ın kitabı “Tevrat” olarak tefsir edilmiştir. Bunun sebebi de ayette onun Zebur’dan önce olduğunun bildirilmesidir. Başka bir tefsire göre “Zikir” Kur’an-ı Kerim’e işarettir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de bu tabir Kur’an’ın kendisi için kullanılmıştır. Örneğin Tekvir / 27’de şöyle geçer: “O (Kur’an), alemler için yalnız bir zikrdir.”

Dolayısıyla ayette geçen “min ba’dı” kelimesi “ayrıca” ve “ilaveten” anlamına gelir.

Salih: Liyakat sahibi anlamındadır ve genel olarak kullanıldığında ise ister ilim açısından olsun, ister ahlak, iman, takva, bilinç ve yönetim açısından her alandaki liyakat anlamına gelir.

Buna göre ayetin alnamı şöyledir:

Biz, Kur’an’a ilaveten (veya Tevrat’tan sonra) Zebur’da da yeryüzünü benim salih ve liyakatli kullarım ele geçireceklerdir; işte bu da kulluk ve ibadet edenlere (Allah’a kulluk doğrultusunda ilerleyenlere hedeflerine ulaşmak için) yeterlidir. Bu konunun Zebur’da (bütün ilahi kitaplar anlamında olursa) zikredilmiş olması bu konunun bütün ilahî kitaplarda sabit ve kesin bir ilke olarak var olduğunu göstermektedir.

Ama eğer burada Zebur’dan maksat Hz. Davud aleyhi’s-selâm’ın kitabı olursa, burakdaki münasebeti Hz. Davud aleyhi’s-selâm’ın hak, adalet ve insanların çıkarları doğrultusunda geniş ve güçlü bir hükumete sahip olması olabilir. Tabii Hz. Davud aleyhi’s-selâm’ın hükumeti bölgesel olup yeryüzünün bütününü kapsamıyordu. Ama Zebur’da, insanları özgürlük, adalet ve emniyet ilkelerine dayanan cihanşümul bir hükumetin beklediği ona müjdelenmiştir.

Yani, yeteri kadar liyakat kazanarak “salih kullar”ın kamil bir örneği oldukları zaman, yeryüzünün bütün maddî ve manevî miras ve bağışlarının sahibi olacaklardır.

Yukarıkadi ayetin tefsirinden nakledilen bazı rivayetlerde bu alanda daha sarih ve açık tabirler göze çarpmaktadır.

Örneğin, Mecma-ul Beyan tefsirinde yukarıdaki ayetin tefsirinde İmam Bâkır aleyhi’s-selâm’dan şöyle nakledilmektedir:

“Onlar Mehdi’nin ahir zamanda gelecek olan ashabıdır.”

Yüryüzünün mirasçısı, kendini yetiştiren ve bu büyük risalete layık olan o erkek ve kadınlar olacaktır.

İlginç olan şu ki: Ahd-i Kadim (Tevrat)ın bir bölümü sayılan “Mezamir-i Davud”da bu konu farklı tabirlerle göze çarpmaktadır. Mesela otuz yedinci mezmurda şöyle geçer:

Çünkü kötüler yok olacak ve Allah’a tevekkül edip sığınanlar ise yeryüzünün mirasçısı olacaklardır. Kısa bir süre sonra artık kötülük kalmayacak ve kendi yerinde duracaktır, hikmet sahipleri ise yeryüzünün mirasçıları olacaklardır.

Yine 37. mezmurda bu konu başka bir tabirle şöyle geçer:

“…Çünkü Allah Teala’ya teberrük edenler yeryüzünün mirasçısı olacaklardır. Ama O’nun lanetine uğrayanlar ise yok olacaklardır ve doğrular yeryüzünün mirasçısı olacak ve ebedi olarak orada kalacaklardır.”[7]

Gördüğünüz gibi Kur’an-ı Kerim’de geçen “salihler” kelimesi “hikmet sahipleri”, “doğrular”, “tevekkül edenler” ve “teberrük edenler” anlamlarını kapsamına alan genel bir anlama sahiptir.

2- Nur suresi 55. ayette zikrolunduğu gibi “Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara vaadetmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl halife ettiyse (güç ve iktidar sahibi kıldıysa), onları da yeryüzünde halife edecek (güç ve iktidar sahibi kılacak), kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibadet ederler ve bana hiç bir şeyi ortak koşmazlar. Kim ki bundan sonra küfre saparsa, işte onlar fasık olandır.”[8]

Bu ayette mümin ve liyakatli kullara üç açık vaad verilmiştir. Her vaad da üç ilkenin olduğunu bilmekteyiz:

1- Vaad eden (burada Allah Teala’dır).

2- Vaad olanlar (içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlar).

3- Vaad edilen şeyler. Vaad edilen şeyler de üçtür:

1- Yeryüzünde Halife Olma: Allah’ın temsilcisi olarak yer yüzünde hükumet etme, yani hak ve adil hükumet.

2- Dini Yerleştirip Sağlamlaştırmak: Allah’ın hükümlerinin bütün yaşam alanlarına manevî nüfuzu ve hakimiyeti.

3- Korkuyu Emniyete Çevirme: Korku ve emniyetsizliğe sebep olan bütün etkenlerin ortadan kaldırılması, bütün yeryüzünde tam bir emniyet ve huzurun hakim oluşu.

Dini yerleştirip sağlamlaştırmaktan maksat, temkin kelimesinin kullanıldığı diğer yerlerden anlaşıldığı gibi İslamî talimlerin köklü bir şekilde bütün yaşam alanlarına etki etmesidir.

Bu üç vaadın sonucu, insanları yetiştirme, insanlık ve Allah’ın halis kulu olma ve bütün kalplerde tüm putların kılırması için ortamların hazırlanmasıdır. (Onlar, yalnızca bana ibadet ederler ve bana hiç bir şeyi ortak koşmazlar.)

Böylece müfessrilerin sözleri ve bu ayetin nüzul sebebi hakkında kaydedilen şeylere de bir göz atalım:

Bazı müfessirler bu ayetin, Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih’in ashabı Medine’ye hicret ettikten sonra indiğine inanmaktalar.

Yepyeni bir hareket başlamıştı; zulüm, cehalet ve cahiliyet döneminin hurafeleriyle dolu olan eski ve çürük toplumunun temellerini titreten bir hareket başlamıştı ve tabiatıyle dört bir yandan muhalefet sesleri yükselmişti.

Bu ilahî inkılabın sayıları az ama fedakâr elemanları bu yeni dinin büyük etkinliğinden yararlanarak gerçek yeniliği getirdilerse de ancak muhaliflerin sayıları ve çıkardıkları gürültüler o kadar çoktu ki onların hak sözleri aralarında kayboluyordu.

Kabilelerin muhalefetleri o kadar çoktu ki Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih’in ashabı her zaman hazıroldaydı, her akşam silahla uyuyor ve sabahları silahla, dar ve ağır savaş elbisesiyle uyanıyorlardı.

Bu durumun uzun bir süre devam etmesi gerçekten üzücü bir durumdu. Çizme, zırıh, kılıç ve kalkanla nasıl uyuyabilirlerdi?! Hem de kesik ve yarı uyanık bir şekilde.

Bazen bir gece rahat bir şekilde dinlenebilecekleri ve düşman tarafından hiç bir tehlikenin kendilerini tehdit etmediği bir zamanın gelmesini; namaz kılarken düşmanın gafil avlamasından korkmayacakları ve geceleyin düşman baskınından korkmadan serbestçe ibadet edecekleri, putları kırarak Kur’an’ın adilane hükumeti sayesinde huzurlu bir hayat yaşayacakları günü arzuluyorlardı.

ekleştirme hususunda Allah Teal&aci

Dolayısıyla bazen içinde bulundukları durumdan dolayı endişelerini dile getirerek birbirlerinden, “Acaba böyle bir gün gelecek mi?” diye soruyorlardı.

Bu sırada yukarıdaki ayet inerek onları müjdeledi: Evet, böyle bir gün gelecek; bu Allah’ın büyük vaadidir, değişmez ve kesin vaadi.

İslam tarihinde Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih’in Arap yarımadasına tamamen zaferiyle o günün nasıl gelip çattığını gördük.

 Bu ayetin nüzul sebebi tabii bir görünüm arzetmektedir. Ancak Kur’an-ı Kerim’in muhtelif ayetleri ve onların nüzul sebepleriyle tanışan kimseler ayetlerin geniş anlamlarının hiç bir zaman onların iniş nedenleriyle sınırlandırılamayacağını, aksine, nüzul sebebinin ayetin örneklerinden biri olduğunu bilirler.

Bir ayeti onun nüzul sebebine has kılmak tıpkı zaruret gereği düşmanla savaşmak için elde ettiğimiz bir silahı her ne kadar kullanışlı, pahalı ve eşsiz de olsa o savaş bittikten sonra bir kenara bırakmak gibidir.

Elbette Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih’in yaşadığı asrın sonlarında bu ayetin geniş anlamından bir bölümü gerçekleşmiştir. Fakat onun anlamının tamamının gerçekleşmesi ve yeryüzünün dört bir yanında hilafet olayı daha gerçekleşmemiştir ve dünya bu olayı beklemektedir.

Yukarıdaki ayet bütün asırlarda, bütün liyakatli müminleri sonunda cihanşümul hükumetin liyakatli kulların eline geçeceğini, birbirlerine bir top gibi pas veren bir grup bencil ve sömürgecinin elinde oyuncak olmayacağını müjdelemektedir.

Dolayısıyla, rivayetlerde bu ayetin vaadı verilen Hz. Mehdi’nin aleyhi’s-selâm kıyamına tefsir olduğunu görmekteyiz. Mesela değerli müfessir Taberî Mecma-ul Beytan tefsirinde İmam Seccad aleyhi’s-selâm’dan şöyle nakletmektedir:

“Andolsun onlar bizim şiilerimiz (izleyicilerimiz)dirler. Allah Teala bunu bizden olan bir kişinin vasıtasıyla gerçekleştirecektir ve o bu ümmetin Mehdi’sidir.

Daha sonra bu konuyu İmam Bâkır aleyhi’s-selâm ve İmam Sadık aleyhi’s-selâm’tan nakletmektedir.

Sonra da şöyle eklemektedir: Ayet mutlak olup bütün yeryüzünün hilafetini kapsamına almaktadır. Bu ilahî vaad daha gerçekleşmediği için onun gerçekleşmesini beklemek gerekir.

“El-Burhan” tefsirinde bu ayetin altında, bu ayetin Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’in kıyamına işaret ettiğine dair İmam Bâkır aleyhi’s-selâm ve İmam Sadık aleyhi’s-selâm’tan çeşitli rivayetler nakletmektedir.

Şunu da hatırlatmak gerekir ki: Ayette geçen minkum (sizden) kelimesinden anlaşılıyor ki, ortamın hazırlandığında cihanşumul bir inkılaba girişmek ve onların her yönlü önderliğinde tufana tutulan bu geminin kurtuluş sahiline oturması için liyakatli, mümin ve salih bir azınlığın varlığı yeterlidir.

3- “Müşrikler istemese de o dini (İslam’ı) bütün dinlere üstün kılmak için peygamberlerini hidayetle ve hak dinle gönderen O’dur.”[9]

Bu ayetin ne demek istediğini anlamak için kendisinden önceki ayete dönmemiz gerekiyor. Tevbe 32’de buyuruyor ki:

“Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kâfirler istemese de Allah, kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor.”

Bu ayetten iyi bir şekilde analşılıyor ki, Allah Teala İslam nurunu mükemmelleştirmeyi irade etmiştir ve onun tam anlamıyla mükemmelleşmesi de yeryüzünün tamamını kapsamasına bağlıdır.

Daha sonra daha açık bir şekilde bu gerçeği sözkonusu ayette şöyle açıklıyor:

“Müşrikler istemese de o dini (İslam’ı) bütün dinlere üstün kılmak için peygamberlerini hidayetle ve hak dinle gönderen O’dur.”

Bu vaad çok az bir farkla Fetih suresinin 28. ayetinde de tekrar edilmiştir.

“Ki O, kendi peygamberlerini hidayetle ve hak olan din ile, diğer bütün dinlere karşı üstün kılmak için gönderdi. (Bu büyük vaada) Şahid olarak Allah yeter.”

Nihayet üçüncü kez bu büyük vaad Saff suresinin 9. ayetinde aynen Tevbe suresindeki tabirle şöyle geçer:

“Peygamberlerini hidayet ve hak din üzere gönderen O’dur. Öyle ki onu (hak din olan İslam’ı) bütün dinlere karşı üstün kılacaktır; müşrikler hoş görmese bile.”

Kur’an-ı Kerim’in üç süresinde geçen bu ayetten bu ilahî vaadın önemi ortaya çıkmaktadır.

Fakat burada önemli olan ayetteki “li yuzhirehu” cümlesinin anlamının açıklığa kavuşmasıdır:

1- Acaba bu cümledeki “hu” zamiri Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih’e mı aittir yoksa “hak din”e mi? Birinci durumda ayetin anlamı Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih’in, ikinci durumda ise İslam dininin bütün dinlere galip geleceğidir.

Ama “hak din” bu kelimeye daha yakın olduğu için edebiyat kurallarına göre zamirin ona ait olması daha doğrudur (gerçi sonuçta bu ikisi arasında önemli bir fark da yoktur).

Ayrıca bir dinin diğer dinlere galibiyeti tabiri, bir kimsenin dinlere galibiyetinden daha uygundur.

2- Burada “zuhur” kelimesinden maksat nedir?

Şüphesiz burada “zuhur” ortaya çıkma ve açıklığa kavuşma anlamında değildir; aksine, galibiyet ve üstün gelme anlamındadır. Çünkü bu kelimenin en meşhur anlamlarından birisi, arap lügatının meşhur kaynaklarından biri olan Kamus kitabında şöyle geçer: “zehere bihi ve aleyhi”, “ona galip geldi” anlamındadır ve Müfredat-ı Rağib’da ise şöyle geçer: “zehere aleyhi”, “ona galip oldu” anlamına gelmektedir.

Kur’an-ı Kerim’in Mu’min, Kehf ve Tövbe surelerinde geçen bir çok ayetinde bu kelime “galibiyet ve üstünlük” alnlamında kullanılmıştır. Örneğin:

“Nasıl olabilir ki!.. Eğer size karşı galip gelirlerse, size karşı ne akrabalık bağlarını, ne de sözleşme hükümlerini gözetip/tanır-lar.”

“Ey kavmim, bugün mülk sizindir, yeryüzünde de hüküm sahibi kimselersiniz.”

“Çünkü onlar üzerinize çıkıp gelirlerse, sizi taşa tutarlar.”

Ancak bahis konusu şudur: Bu dinin diğer dinlere galibiyetinden maksat nedir?

Müfessirler bu konuda üç tefsir beyan etmişlerdir.

1- Mantıklı zafer: İslamı genelde hurafelerde dolu olan diğer dinlerle karşılaştırdığımızda onun istidlalli mantığının diğer mantıklara galibiyeti ortaya çıkmaktadır. Bu tefsirin taraftarları halis İslam tevhidini şirkle karışmış olan diğer tevhidlerle veya halis şirkle karşılaştırdığımızda İslam mektebinin diğer mekteplere üstünlüğü ortaya çıkmaktadır.

2- Maksat, dünya çapında ve genel bir galebe değil, bölgesel olarak pratikte diğer dinlere galebe ve üstünlüktür.

Bu da gerçekleşmiştir; çünkü Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih’in döneminde İslam Arap yarımadasına ve ondan sonra da dünyanın büyük bir bölümüne galip geldi ve Çin duvarından -hatta Çin duvarının ötesinden- Atlas okyanusunun sahiline kadar uzaman bu bölgedeki diğer dinlerin mensupları genelde İslam dininin karşısında boyun eğmekteydiler. Hatta İslam hükumetinin sultası bu noktalardan kalktıktan sonra bile yine İslam bu bölgelerde dimdik ayakta duran bir din olarak bilindi.

3- Maksat kültürel, iktisadî ve siyasî alanları kapsamına alan dünya çapında ve bütün yeryüzünde pratikte gerçekleşen bir üstünlük ve galebedir. Bu tefsiri şii müfessirleri dışında Ehl-i Sünnet alimlerinden bir grubu da benimsemiştir.

Kesinlikle bu vaad şimdiye kadar pratiğe geçirilmemiş olup sadece vaadı verilen Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ın cihanşümul hükumetine tetabuk etmektedir. Onun hükumetinde hak ve adalet her yeri alacak ve bu din dünya çapında bütün dinlere galip gelecektir.

Ancak elimizdeki deliller üçüncü tefsirin diğer tefsirlerden daha uygun oluşunu göstermektedir. Çünkü:

1- “Zuhur” kelimesinden anlaşılan galebe ve üstünlük zihni ve fikirsel galebe değil hissi, ayni ve pratikteki galebe anlamındadır. Dolayısıyla yukarıda Kur’an’dan saydığımız bu yerlerin hiç birinde “zuhur” kelimsei zihni ve fikrî galebe anlamına gelmemiştir. Önceki ayetlere dönerek dikkat edecek olursak bütün bu ayetlerde bu kelimenin ayni ve pratikteki hissî galebe ve üstünlük anlamında kullanıldığını görürüz.

2- “Kulluh” kelimesinin vurgulama olarak zikredilmesi bu üstünlüğün bölgesel ve sınırlı olmadığını, aksine dünyadaki bütün dinleri kapsamına aldığını göstermektedir ve bu da İslam dininin bütün dinlere galip ve üstün gelmesi dışında imkansızdır.

3- Yukarıdaki ayetin tefsiri hakkında elimize nakledilen rivayetler üçüncü tefsiri güçlendirmektedir. Örneğin şu rivayetler gibi:

a) Ayyaşi kendi senediyle İmran b. Meysem’den, o da Ubade’den şöyle nakleder:

Emir-ul Müminin Hz. Ali aleyhi’s-selâm “Peygamberlerini hidayet ve hak din üzere gönderen O’dur…” ayetini okuduğunda “Acaba bu galebe ve üstünlük gerçekleşti mi?” diye sordu.

Oradakiler “Evet” dediler.

Bunun üzerine Hz. Ali şöyle buyurdu: “Hayır, canım elinde olan Allah’a andolsun ki bu galebe ve üstünlük ancak yeryüzünde sabah ve akşam “La ilahe illellah” sesi yükselmeyen bayındırlaşmış hiç bir yer kalmazsa gerçekleşir.[10]

2- İmam Bâkır aleyhi’s-selâm’dan nakledilen başka bir hadiste şöyle geçer:

“Bu galebe ve üstünlük Âl-i Muhammed aleyhum’us-selâm’den olan Mehdi kıyam edince gerçekleşecektir. Öyle ki, yeryüzünde Hz. Muhammed’i (-s.a.a- onun peygamberliğini) ikrar etmeyen bir kimse kalmaz.”[11]

3- Mikdad b. Esved şöyle der:

Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih’in “Yeryüzünde İslam dininin girmediği toprak ve çamurdan yapılmış bir ev ve (çölde) bir çadır kalmaz.” buyurduğunu duydum.[12]

Yukarıdaki ayetin tefsirinde bu anlamdaki diğer riayetlerde akledilmiştir.

Bu, sulh, cihanşümul adalet, bütün dünya çapında tevhid ve İslam’a imanı vurgulayan Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinden bir bölümüdür.

Kur’an’da Yaradılışın Gayesi ve İslam’ın Cihaşumüllüğü

Kur’an-ı Kerim’de açıkça bildirlirdiği üzere insanlar sadece Allah’a ibadet gayesiyle yaratılmışlardır. Zariat Suresi’nin 56. ayetinde bu hususta şöyle burulur: (siz çevirin) Bu nedenledir ki bütün peygamberlerin müşterek daveti “Allah Teala’ya ibadette bulunma ve tağuttan sakınma” esasına dayalıdır: (siz çevirin) (Nahl: 36)

Diğer tavaftan Allah Teala, Kur’an-ı Kerim’de Hz. Peygamber Ekrem efendimize sallâ’llâhu aleyhi ve alih buyurmaktadır ki bu ayetler, İslam’ın cihanşumül bir din olduğunu ve bütün dünyaya hakim kılmak ve bütün bir insalığı küfür ve şirkten kurtararak kendisine ibadete yöneltmek istemekte ve kullarının İslam’ın hayat verici düsturlarına uymak ve onları uygulamak suretiyle tertemiz bir yaşama ulaşıp Allah’ın rahmetine hak kazanmalarını dilemektedir. Allah Tealâ’nın insanlarla cinleri kendisine ibadette bulunmaları için yaratmış olması ve İslam’ı cihanşumül bir din kapasitesiyle göndermiş bulunmasının vazgeçilmez gerekleri; İslam’ın salt îlahi ibadet ve cihanşumul programlarla teçhizatlandırılmış olması ve günün birinde yaradılış gayesinin -Allaha ibadet- egemenlik kurmasıdır ki, bu da Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’la ilgili haber ve hadislerde sarih bir şekilde belirtilmiş durumdadır. Daha önce müşterek mazmunun özetle verdiğimiz bu sahih hadis ve haberlere binâen bu iş, asrın İmamı olan, vaadedilen ve beklenen Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ın eliyle gerçekleştirilecek ve Hz. İsa aleyhi’s-selâm da o hazretin yardımcısı olacaktır. Aksi takdirde yaradılış gayesi -Allah’a ibdet gerçekleşmemiş olacak, sadece belli bir kesim ve belli bir mekanda tahakkuk bulduğu söylenebilecektir ki bu da İslam’ın cihanşumüllük inancının bir teoriden ibaret buluduğu, günlük hayata întikalen icrasının mümkün olmadığı, bu husustaki ayetlerin Kur’an’da -haşâ- sırf birkaç satır daha işgal edebilmek için indiğini ! söylemek demektir!

Binaenaleyh şu sonuç ortaya çıkmaktadır: Hz. İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’ın eliyle İslam’ın bütün dünyaya egemen olacağı ve yerkûre üzerinde, yaratılış gayesinin- sadece Allah’a ibadet- tahakkuk bulacağı vaadine dair hadisler, Kur’an-ı kerim’deki ayetlere ve yaratılış felsefesine muta ık bir gerçeği vurgulamakta olup, bu hadislerin inkarı; İslam’ı cihanşümûl bir din olarak takdim eden ayetlerin -haşa- reddi demek olup, yaradılış gayesini büt& uml;n dünyada gerç