Ölümden Sonraki Hayat
İlahî dinlerin tümü, ahiret yurduna inanmanın gerekliliğinde görüş birliği içerisindedirler. Bütün peygamberler, tevhide davet ederken mead ve ölümden sonraki hayattan bahsetmiş ve ahiret yurduna imanı, programlarının temeli kılmışlardır. Bu esas üzerine, kıyamete inanmak İslâm’a imanın temel rükünlerindendir. Mead konusu, her ne kadar Tevrat ve İncil’de -İncil’de daha açık bir şekilde- söz konusu edilmişse de, Kur’ânı Kerim bu konunun üzerinde diğer semavî kitaplardan daha fazla durmuş ve ayetlerinin büyük bir bölümünü ona ayırmıştır. Kur’ânı Kerim’de kıyamet çeşitli isimlerle anılmıştır; örneğin yevmu’l-kıyâme = kıyamet günü, yevmu’l-âhire = ahiret günü, yevmu’l-hesab = hesap günü, yevmu’l-be’s = diriliş günü vs… Buna bu kadar önem verilmesinin nedeni, kıyamete inanmayan birinin iman ve dindarlığının hiçbir yararı olmayacağını vurgulamak içindir.
İslâm filozofları ve mütekellimler, Kur’ânı Kerim’den ilham alarak mead ve ölümden sonraki hayatın gerekliliği konusunda çeşitli deliller getirmişlerdir. İşte bu nedenle Kur’ânı Kerim’in bazı delillerine değinmemiz uygun olacaktır:
a) Allah Teâlâ mutlak haktır; onun fiili de mutlak hak olup her türlü batıl ve boş işten münezzehtir. Amaçlı ve ebedî bir hayat olmaksızın, beşerin yaratılışı abes ve boş bir şeydir. Nitekim Kur’ânı Kerim, “Bizim sizi boş yere, bir oyun ve eğlence olarak yarattığımızı ve sizin bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sandınız?!”[1] buyurmaktadır.
b) İlahî adalet, mükâfat ve ceza konusunda iyi kişilerle kötülere eşit davranılmamasını gerektirmektedir. Buna rağmen dünya hayatında, mükâfatlandırma ve cezalandırma konusunda adaletin tam anlamıyla gerçekleşmesinin imkânsız olduğunu görmekteyiz. Çünkü her iki grubun kaderi birbirine düğümlenmiştir ve bunların birbirinden ayrılması imkânsızdır. Diğer bir taraftan, bazı iyi ve kötü işlerin, bu dünyanın kapasitesine sığmayacak kadar büyük mükâfat ve cezaları vardır; örneğin, biri ömür boyu Allah yolunda cihat ve mücadele ettikten sora can veriyor ve diğeri çok sayıda hakperest mazlum kişileri öldürüyor. Dolayısıyla, ilâhî adaletin sonsuz imkânlar alanında gerçekleşmesi için başka bir âleme gerek vardır; nitekim Kur’ânı Kerim şöyle buyuruyor:
Yoksa biz, inanıp iyi işler yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Yoksa korunanları yoldan çıkanlar gibi mi tutacağız?![2]
Hepinizin dönüşü, O’nadır. Bu, Allah’ın gerçek olarak verdiği sözdür. O, yaratmağa başlar, sonra (öldürür ve) inanıp iyi işler yapanlara adaletle karşılık vermek için (yeniden yaratır). İnkâr edenlere gelince, küfürlerinden dolayı onlara kaynar sudan bir içki ve acı bir azab vardır.[3]
c) Beşerin bu dünyada yaratılışı değersiz bir zerreden başlar ve tedricen cismî kemal derecelerini kat eder. Sonra öyle bir noktaya varır ki bedenine ruh üfürülür ve Kur’ânı Kerim, bu seçkin varlığın yaratılışının mükemmelliğini göz önünde bulundurarak âlemin yaratıcısını “yaratanların en güzeli” olarak adlandırır; sonra ölümün gelip çatmasıyla dünya evinden önceki merhalenin kemali olan ahiret yurduna göçer. Kur’ânı Kerim’de buna şöyle işaret edilmektedir:
Sonra onu bambaşka bir yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli Allah, ne yücedir. Sonra siz, bunun ardından öleceksiniz. Sonra siz kıyamet günü muhakkak dirileceksiniz.[4]
Ayetin akışı, beşerin değersiz bir zerreden yaratılışıyla tekrar dirilişi arasında bağlantı olduğunu gösteriyor.
Kur’ânı Kerim’in nazil olduğu asırda, kıyameti inkâr edenler birtakım eleştirilerde bulunuyorlardı; Kur’ânı Kerim çeşitli yerlerde bu eleştirileri reddederek kıyametin varlığının delillerini ortaya koymuştur. Burada bunlardan bazılarına değiniyoruz:
a) Bazen Allah’ın mutlak gücüne dayanarak şöyle buyurmaktadır:
Dönüşünüz Allah’adır. O, her şeyi yapacak güçtedir.[5]
b) Bazen, insanları ilk kez yaratmaya gücü yeten kimsenin, onları yeniden yaratmaya da aciz olmayacağına değinmektedir. Örneğin, kıyameti inkâr edenleri, “Kim bizi (dünya hayatına) geri döndürecek, diyecekler.” diye eleştirmekte ve sonra şöyle cevap vermektedir: “De ki: Sizi ilk defa yaratan (döndürür).”[6]
c) Bazı yerlerde, insanın dirilişini, yerin kış uykusuna daldıktan sonra ilkbaharda dirilişine benzeterek şöyle buyuruyor: Yere su indirdiğimiz zaman, titreşir, kabarır ve güzel bitkiler bitirir. Sürekli tekrarlanan bu doğal gerçeğe işaret ettikten sonra kıyameti söz konusu ederek şöyle buyuruyor:
O, ölüleri diriltir.[7]
d) “İnsan ölüp bedeni çürüyerek toprağa karıştıktan sonra, dağılan azaları tekrar nasıl tanınacak da önceki beden gibi bir beden oluşturacak” eleştirisine karşı Kur’ânı Kerim, Allah Teâlâ’nın kapsamlı ilmine dayanarak buyuruyor ki:
Elbette yaratır. O, çok bilen yaratıcıdır.[8]
Başka bir yerde de kapsamlı ilimden şöyle bahseder:
Biz yerin, Onlar(ın cesetlerin)den ne eksilttiğini bilmişizdir. Yanımızda (her şeyi) zapteden bir kitap vardır.[9]
e) Bazen insanın, ölümden sonra çürüyerek toprağa dönüşecek olan, sadece cismî ve maddî uzuvlar mecmuası olduğu sanılmaktadır. Öyleyse bu durumda, bu kişiyle, kıyamet günü dirilecek olan kişinin aynı insan olduğu nasıl söylenebilir? Başka bir tabirle, bu iki bedenin birliğinin koruyucusu nedir?
Kur’ânı Kerim kâfirlerin, “Biz yerde (toprağa karışıp) kaybolduktan sonra, yeni bir yaratılış içinde mi olacağız?”[10] dediklerini naklederek, onlara cevap olarak buyuruyor ki:
De ki: Üzerinize vekil edilen ölüm meleği, canınızı alır, sonra Rabbinize döndürülürsünüz.[11]
Bu ayetteki “teveffa” kelimesi “almak” anlamındadır. Bu tabirden, ölünce, yerde kalan ve toprağa defnedilen şey (beden) dışında, ölüm meleğinin aldığı başka bir şeyin (ruh) daha olduğu anlaşılmaktadır.
Bu durumda, Kur’ânı Kerim’in cevabının anlamı şudur: Bu iki bedenin kişilik ve birliğini koruyacak olan şey (uzuvların birliği dışında), “dönüş”ün “başlangıç”ın aynısı olmasına neden olan, ölüm meleği tarafından alınan ruhtur.
Bu ve benzeri ayetlerden, kıyamet gününde haşredilen insanın, dünyadaki insanın bizzat kendisi olduğu; mükâfat ve cezanın, bunları hak eden kişiye ulaşacağı anlaşılmaktadır. Başka bir ayette de Kur’ânı Kerim bu birliği vurgulayarak şöyle buyurmaktadır:
De ki: “Onları ilk defa yaratan diriltecek. O, her yaratmayı bilir.”[12]
Kur’ânı Kerim ayetleri ve hadisler, insanların meadının hem cismanî, hem de ruhanî olduğunu göstermektedir. Cismanî meaddan maksat; bedenin ahiret yurdunda haşredilip tekrar ona nefsin verilmesi, beden ve duyu organları olmaksızın gerçekleşmeleri mümkün olmayan kısmî ve hissedilir mükâfat ve cezalar, lezzet ve acıların gerçekleşmesidir.
Ruhanî meaddan maksat ise; hissedilir mükâfat ve cezaların, kısmî ve cismanî lezzet ve acıların dışında, iyi ve kötü kişiler için ruhun hissedip algılamakta beden ve duyu organlarına ihtiyacı olmadığı birtakım ruhî mükâfat ve cezaların da verilmesidir. (Allah’ın rızası gibi) Kur’ânı Kerim hissî mükâfatları sıraladıktan sonra şöyle buyuruyor:
Allah’ın (onlardan) razı olması ise hepsinden büyüktür. İşte büyük başarı budur.[13]
Veya aynen öldürücü hasret ve üzüntü gibi; nitekim şöyle buyuruyor:
Onları hasret gününe karşı uyar ki, o zaman kendileri (her şeyden) habersiz bir hâlde inanmamakta ısrar ederlerken iş bitmiş olur.[14]
Ölüm, hayatın son bulması demek olmayıp, bir evden başka bir eve göçtür; bu ev kıyamet ve bekâ yurdundan ibaret olan ebedî mekândır. Ayrıca dünya ile kıyamet arasında, “berzah” denilen başka bir yurt daha vardır ki, insan ölümden sonra bir süre orada kalır. Berzah hayatının gerçeği bizim için açık olmayıp, onun hakkındaki bilgimiz, Kur’ânı Kerim ve rivayetlerin bize bildirdiği kadardır. Bu konuda Kur’ânı Kerim’in bazı kılavuzlukları şöyledir:
a) Bir müşrikin ölümü gelip çatınca, “Allah’ım!” der, “Yapmadığım vazifeleri yerine getirmem için beni geri çevir.” Bunun üzerine ona şöyle hitap edilir: “Asla! Bu ancak onun söylediği (olmayacak) bir laftır.” Daha sonra buyuruyor ki:
Önlerinde ta dirilecekleri (kıyamet) gün(ün)e kadar, bir perde var.[15]
Yukarıdaki ayet, insanların ölümden sonra da bir gerçekleri olduğunu; fakat bir engelin onların dünyaya dönmesine mani olduğunu anlatmak istiyor.
b) Şehitler hakkında buyuruyor ki:
Allah yolunda öldürülenlere, “ölüler” demeyin; hayır, onlar diridirler; ama siz farkında olmazsınız.[16]
Başka bir ayette, Allah yolunda şehit olanlar için bazı hayat belirtileri sıralanmakta ve şöyle buyrulmaktadır:
Allah’ın, keremiyle kendilerine verdiklerinden sevinirler ve arkalarından henüz (şehit olup) kendilerine yetişemeyenlere de korku olmadığını ve onların da üzüntüye uğramayacaklarını müjdelerler.[17]
(Maksat, ahiret azabından dolayı korkunun ve dünya amelleri nedeniyle üzüntünün olmayışıdır.)
c) Günahkârlar, özellikle Firavunoğulları hakkında, kıyamet gelip çatmadan önce her sabah ve akşamleyin onların ateşe sunulduklarını ve kıyamet gününde de en şiddetli azaba tutulacaklarını haber vermektedir; nitekim şöyle buyuruyor:
Ateş! Sabah akşam ona sunulurlar (dünya durdukça azap böyle devam eder). Kıyamet koptuğu gün de, “Firavun ailesini azabın en çetinine sokun!” (denilir).[18]
İnsanın berzah hayatının ilk merhalesi bedenden ruhun alınmasıyla başlar. İnsan toprağa verilince, birçok hadisler gereğince, Allah’ın melekleri, tevhid, nübüvvet ve birtakım itikadî konuları ve din hükümlerini ona sorarlar. Açıktır ki mümin kişinin bu sorulara cevabı, kâfirin verdiği cevaptan farklı olacak ve sonuçta kabir ve berzah müminler için rahmet mazharı, kâfirler ve münafıklar için ise Allah’ın azab sahnesi olacaktır.
Kabir evinde meleklerin insanı sorguya çekeceği, orada müminlerin ilâhî rahmetin kapsamına gireceği ve kâfirlerin ise azaba uğrayacağı, dinimizin kesin ilkelerindendir ve mezar, gerçekte kıyamete kadar devam edecek olan berzah hayatının başlangıcıdır.
İmamiye uleması, akaid kitaplarında tüm bu söylediklerimizi açıkça vurgulamışlardır. Şeyh Saduk, İ’tikadât adlı kitabında diyor ki:
Kabirde sorgusual hakkında inancımız, onun hak oluşudur ve kim bu sorulara doğru cevap verirse, Allah’ın rahmetinin kapsamına girer ve kim de doğru cevap vermezse ilahî azaba uğrar.[19]
Şeyh Mufîd, Tashîhu’l–İ’tikad adlı kitabında şöyle yazıyor:
Resuli Ekrem’den (s.a.a) nakledilen sahih rivayetlerden, kabirdekilerden dinleri hakkında sorulacağı anlaşılmaktadır ve bazı rivayetler, insanı sorguya çekmekle görevli olan iki meleğin isimlerinin Nakir ve Nekir olduklarını bildirmektedir.
Daha sonra şöyle ekliyor:
İnsanın kabirde sorguya çekilmesi, ölülerin kabirde dirileceklerini ve sonra hayatlarının kıyamet gününe kadar devam edeceğini göstermektedir.[20]
Hâce Nâsıruddîn Tûsî de, Tecrîdu’l–İ’tikad adlı kitabında şöyle kaydeder:
Kabir azabı vuku bulacaktır; çünkü aklen bunun gerçekleşmesi mümkündür; bu konuda nakledilen mütevatir rivayetler de vardır.[21]
Diğer İslâm mezheplerinin akaid kitaplarına müracaat edildiğinde, bu inancın herkesin ittifak konusu olduğu anlaşılacaktır; kabir azabını inkâr eden tek kişinin Zırar b. Amr olduğu söylenmektedir.[22]
Yukarıda geçen açıklamalarımızdan, mead ve kıyamet gerçeğinin; ruhun bedenden ayrıldıktan sonra, dünyada yaptığı amellerinin ahiret yurdunda mükâfat ve cezasını görmek için -Allah’ın iradesiyle- tekrar aynı bedene dönüşü olduğu anlaşılmış oldu.
Hindu inancının izleyicileri gibi bazıları, semavî dinlerde söz konusu edilen kıyamet anlayışını reddettikleri hâlde, insanların amellerinin karşılığında mükâfatlandırılacaklarını ve cezaya çarptırılacaklarını kabul ederek bunun “tenasüh” yoluyla gerçekleşeceğini söyler ve şöyle derler:
Ruh cenine taalluk edip geliştikten sonra tekrar bu dünyaya döner ve çocukluk, gençlik ve yaşlılık dönemini kat eder; ancak önceki hayatında iyi olan kişiler tatlı bir hayat yaşar, geçmişteki hayatlarında kötü olanlar ise tatsız bir yaşam geçirirler.
Tarih boyunca sürekli izleyicileri olan tenasüh inancı, Hinduların temel inançlarından biri sayılmaktadır.
Dikkat edilmesi gerekir ki, nefislerin tümü sürekli olarak tenasüh yolunu kat ederse, artık kıyamete bir gerek kalmaz. Oysa aklî ve naklî deliller, kıyamet inancının zaruriyattan olduğunu vurgulamaktadır ve gerçekte tenasühe inananlar, kıyameti doğru bir şekilde yorumlayamadıkları için onun yerini tenasühle doldurmak istemişlerdir. İslâm açısından, tenasüh inancı küfürdür. Akaid kitaplarımızda bu inancın batıl olduğu ve İslâm itikadıyla bağdaşmadığı ayrıntılı bir şekilde açıklanmıştır; burada, akaid kitaplarımızda bu konuda kaydedilenlere kısaca değinelim:
1- İnsan nefsi ölüm anında bir kemal merhalesine ulaşmıştır. Bu esas üzerine, onun tekrar cenine taalluk etmesi, nefisle beden arasında uyumluluk olmasının gerekliliği hasebiyle, nefsin kemal merhalesinden noksanlığa ve fiiliyetten kuvvete dönmesini gerektirmektedir. Bu ise, varlık âlemine hâkim olan -varlıkların kuvveden fiile doğru kemalî seyri doğrultusundaki- sünnetle çelişmektedir.[23]
2- Nefsin bedenden ayrıldıktan sonra başka bir bedene taalluk ettiğini kabul edecek olursak, bu konu, bir bedende birden fazla nefsin olmasını ve çifte kişiliği gerektirir. Bu ise, bir kişiliğe sahip olan insanın kendisi konusundaki vicdanî idrakiyle çelişmektedir.[24]
3- Tenasüh inancı, yaratılış sistemine hâkim olan sünnetle çelişmekle birlikte, zalimler ve çıkarcı kişiler, onu bahane ederek kendilerinin fiilî izzet ve refahlarını, geçmişteki temiz ve iyi hayatlarının; mazlum ve mahrumların bedbahtlığını ise, önceki hayatlarındaki çirkin işlerinin sonucu sayacaklardır! Ve böylece kendilerinin sultaları altındaki toplumda çirkin işlerine, zulüm ve haksızlıklarına kılıf uyduracaklardır.
Tenasüh konusunun sonunda, iki soruyu cevaplamamız gerekiyor:
Soru 1: Kur’ân, geçmiş ümmetlerde meshler -çirkin dönüşümler- olduğunu ve böylece bazı insanların domuz ve maymuna dönüştüğünü vurgulamaktadır:
Onlardan maymun ve domuzlar yapmıştır.[25]
Eğer tenasüh batılsa, mesh (insanların hayvanlara dönüşümü) nasıl gerçekleşmiştir?
Cevap: Meshle, bahsettiğimiz tenasüh birbirinden tamamen farklı şeylerdir. Çünkü tenasühte, ruh, kendi bedeninden ayrıldıktan sonra, “cenin”e veya başka birinin bedenine taalluk ediyor; fakat meshde, ruh bedenden ayrılmıyor; zulmeden günahkâr insanın kendisini maymun ve domuz şeklinde görerek ondan ıstırap çekmesi için, sadece bedenin şekil ve biçimi değişiyor.
Başka bir tabirle, günahkâr insanın nefsi; insanî makamdan hayvanî makama düşmüyor. Çünkü eğer böyle olacak olsaydı, meshedilen insanlar, kendilerinin çarptırıldığı ceza ve ıstırabı anlayamazlardı; oysa Kur’ânı Kerim meshi, günahkârlar için cezalandırma olarak tanıtmaktadır.[26]
Taftazanî bu konuda diyor ki:
Tenasühün gerçeği, ruhun, insanların nefisleri bedenden ayrıldıktan sonra, bu dünyada, diğer bedenlerde tedbir ve tasarruf etmek için onlara taalluk etmesidir; meshte olduğu gibi bedenin şekil değiştirmesi değildir.[27]
Allâme Tabatabâî de şöyle diyor:
Meshedilen insanlar, beşer ruhlarını koruyarak şeklen mesholan kişilerdir; onların insanî nefsi de mesholup maymun nefsine dönüşmez.[28]
Soru 2: Bazıları, ric’at inancının tenasüh inancından kaynaklandığını sanmışlardır.[29] Acaba ric’at inancı tenasühü gerektirmiyor mu?
Cevap: Yeri geldiğinde açıklayacağımız gibi, ric’at, İmamiye ulemasının çoğunun inancına göre, iman ve küfür ehlinden bir grubun ahir zamanda tekrar bu dünyaya dönmesidir; onların dünyaya dönüşü ise, Hz. İsa’nın (a.s) yaptığı gibi ölülerin diriltilmesi[30] ve yüz sene sonra Uzeyr’in dirilişi[31] gibidir. Dolayısıyla, ric’at inancının tenasühle hiçbir ilişkisi yoktur; ricat konusunu işlerken bu konuda daha fazla bilgi vereceğiz.
Ulemanın sözlerinde, Kur’ânı Kerim’i izleyerek “eşratu’s-saat” diye bir meselenin söz konusu edildiğini görmekteyiz. Bundan maksat kıyamet gününün alâmet ve nişaneleridir.
Kıyamet gününün nişaneleri iki kısma ayrılır:
a) Kıyamet günü gelmeden ve varlık âleminin düzeni bozulmadan önce gerçekleşecek olan ve vuku bulduklarında insanların daha yeryüzünde yaşayacakları olaylardır. “Eşratu’s-saat” kelimesi genellikle bu gibi olaylara söylenir.
b) Varlık düzeninin bozulmasına neden olan olaylar: bu olaylar çoğunlukla Tekvîr, İnfitar, İnşikak ve Zelzele surelerinde zikredilmiştir.
Birinci kısım nişaneler özetle şunlardan ibarettir:
1- Son Peygamber’in (s.a.a) gönderilişi (Muhammed, 18)
2- Ye’cûc ve Me’cûc sedlerinin yıkılması (Kehf, 98-99)
3- Gökyüzünü siyah bir dumanın kapsaması (Duhân, 10-16)
4- Hz. İsa’nın (a.s) inişi (Zuhruf, 57-61)
5- Yerden bir Dabbe (canlı)nin çıkışı (Neml, 82).
Bu nişanelerin ayrıntıları için tefsir ve hadis kitaplarına müracaat edebilirsiniz.
İkinci kısmın nişaneleri hakkında da Kur’ânı Kerim ayrıntılı bir şekilde durumların değişiminden; güneş, ay, denizler, dağlar, yer ve göğün dağılacağından bahsediyor. Kısacası, varlık âleminin düzeninin bozulacağını ve Allah Teâlâ’nın mükemmel gücünün cilvesi olan başka bir düzenin geleceğini vurguluyor; nitekim buyuruyor ki:
O gün yer başka yerle, gökler de (başka göklerle) değiştirilir. Bütün insanlar tek ve kahredici Allah’ın huzurunda durur.[32]
Kur’ânı Kerim “Sûr’a üfürülüş” diye bir olaydan bahsetmektedir; bu olay iki merhalede gerçekleşecektir:
a) (Allah’ın dilediği kimse dışında) yer ve göklerdeki bütün varlıkların ölümüne sebep olan Sûr’a üfürülüş;
b) Ölülerin dirilip Allah Teâlâ’nın huzurunda yer almalarına sebep olan Sûr’a üfürülüş.[33]
Sûr’a üflendi, göklerde ve yerde olanlar (korkudan) düşüp bayıldı(lar). Ancak Allah’ın dilediği kaldı. Sonra ona bir daha üflendi, birden onlar (ölüm uykusundan) kalktılar, (kaderlerine) bakıyorlar.[34]
Kur’ânı Kerim, insanların kıyamet gününde haşredilmesi hakkında şöyle buyuruyor:
Gözleri düşkün düşkün (zillet ve dehşet içinde) kabirlerden çıkarlar; tıpkı yayılan çekirgeler gibidirler.[35]
Ölülerin dirilip kıyamet sahnesine getirilmesinden sonra, cennet ve cehenneme girmeden önce, bazı olaylar vuku bulacaktır; Kur’ânı Kerim bu olayları şöyle bildirmiştir:
1- Kişiler, özel bir şekilde amellerinden hesaba çekilecek; örneğin amel defterleri kendi ellerine verilecektir.[36]
2- Herkesin amel defterinde, küçüklü büyüklü tüm işleri yansıdığı gibi, insanın vücudunun içinden ve dışından şahitler de onun dünyada yaptığı amellere şahitlik edecektir.
Dış şahitler şunlardır: Allah Teâlâ (Âl-i İmrân, 98), her ümmetin peygamberleri (Nahl, 89), Hz. Resuli Ekrem (Nisâ, 41), İslâm ümmetinin seçkinleri (Bakara, 143), Allah’ın melekleri (Kâf, 18), yeryüzü (Zilzâl, 4-5).
3- İnsanların amellerini hesaplamak için, yukarıda söylediklerimizin dışında, adalet mizanları kurulacak ve herkes hak ettiği şeye tamamen ulaşacaktır. Nitekim şöyle buyurmaktadır:
Kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Hiç kimseye bir haksızlık edilmez. (İnsanın yaptığı iş), bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa onu getiririz. Hesab günü olarak biz yeteriz.[37]
4- Rivayetlerden anlaşılıyor ki, kıyamet gününde herkesin geçmesi gereken umumî bir geçit vardır. Bu geçide rivayetlerde “Sırat” denmektedir; müfessirler Meryem Suresi’nin 71-72. ayetlerinin de bunu vurguladığını bildirmişlerdir.[38]
5- Cennetliklerle cehennemlikler arasında, Kur’ânı Kerim’in “hicab” diye tabir ettiği bir örtü ve engel vardır. Yine kıyamet gününde yüce kişiler, cennetliklerle cehennemlikleri, her birini yüzlerinden tanıyacakları yüksek bir yerde yer alacaklardır:
İki taraf arasında bir perde ve A’râf üzerinde de hepsini (hem cennettekileri, hem de cehennemdekileri, yüzlerindeki) işaretleriyle tanıyan erkekler vardır.[39]
Bu yüce kişiler, bizim rivayetlerimiz gereğince peygamberler ve onların yüce vasileridir.
6- Hesaba çekme işi sona erip kişilerin kaderi belli olunca, Allah Teâlâ “Livâ-i Muhammed” denilen sancağı Hz. Resuli Ekrem’e (s.a.a) verecek ve o hazret de cennetliklerin önünde cennete doğru hareket edecektir.[40]
7- Çeşitli rivayetlerde, mahşer sahrasında “Kevser Havuzu” diye meşhur olan büyük bir havuzun olduğu bildirilmiştir; Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) herkesten önce bu havuzun kenarına gelecek; ümmetin kurtuluşa erenleri Hz. Resulullah (s.a.a) ve Ehlibeyt’i (a.s) vasıtasıyla o havuzdan su içeceklerdir.
İslâm inançlarından biri de, kıyamet gününde şefaat edicilerin Allah’ın izniyle şefaat etmesidir. Şefaat, din ve Allah Teâlâ’yla tamamen bağlarını kesmeyen ve bazı günahlara bulaşmış oldukları hâlde, şefaat edicilerin şefaatinin bereketiyle tekrar Allah’ın rahmetinin kapsamına girmeye kabiliyeti olan kimseler hakkında gerçekleşecektir. Şefaat inancı Kur’ân ve sünnetten alınmıştır; örnek olarak bunlardan bazılarına değiniyoruz:
a) Kur’ânı Kerim’de Şefaat
Kur’ânı Kerim ayetleri, kıyamet gününde “şefaat” olgusunun varlığını kabul ederek şefaatin Allah Teâlâ’nın izin ve rızasına bağlı olduğunu vurgular:
(Allah’ın) razı olduğundan başkasına şefaat edemezler.[41]
Başka bir ayette ise buyuruyor ki:
O’nun izni olmadan hiç kimse şefaat edemez.[42]
Dolayısıyla, şefaat inancı (tabii ki Allah’ın izniyle) Kur’ânı Kerim açısından kesin bir şeydir.
Şimdi kimlerin şefaat edeceklerine bakalım:
Bazı ayetlerden meleklerin de şefaatçilerden oldukları anlaşılmaktadır:
Göklerde nice melekler var ki onların şefaati hiçbir işe yaramaz. Meğer Allah’ın (kurtuluşa ermesini) dilediği ve razı olduğu kimseye izin verildikten sonra olsun (Ancak o zaman şefaatin faydası olur).[43]
Müfessirler, “Belki böylece Rabbin seni, övülmüş bir makama ulaştırır.”[44] ayetinin tefsirinde, övülmüş makamdan maksadın, Hz. Resulullah (s.a.a) için şefaat makamı olduğunu söylemişlerdir.[45]
b) Hadislerde Şefaat
Kur’ânı Kerim dışında hadis kitaplarında da şefaat hakkında Hz. Resuli Ekrem’den (s.a.a) birçok hadisler rivayet edilmiştir; onlardan bazıları şöyledir:
1- Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) şöyle buyuruyor:
Şefaatim ancak ümmetimden büyük günahlar işleyenlere ulaşacaktır.[46]
Zahiren, şefaatin büyük günahlar işleyenlere has kılınmasının nedeni, Allah Teâlâ’nın Kur’ânı Kerim’de açıkça, “İnsanlar büyük günahlardan sakınacak olurlarsa, onları affedeceğim.”[47] diye vaat etmesinden dolayı, artık şefaat ve benzerlerine gerek kalmayışıdır.
2- Yine buyuruyor ki:
-Allah Teâlâ tarafından- bana beş şey verildi -ve bu cümleden- bana şefaat verildi de ben onu ümmetim için saklıyorum. Benim şefaatim Allah’a şirk koşmayanlar hakkında olacaktır.[48]
Mahşerde Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) dışında (Ehlibeyt İmamları, ulema ve şehitler gibi) kimlerin şefaat edecekleri ve yine kimlere şefaat edileceği hakkında bilgi edinmek isteyenler akaid, kelâm ve hadis kitaplarına bakabilirler.
Ayrıca dikkat edilmesi gerekir ki, şefaat inancı -ve yine tövbenin kabul oluşu- kişilerin günahlarını sürdürmelerine neden olmamalı; aksine bir ümit kaynağı olmalı ve insanlar affedilmek ümidiyle doğru yola dönmeli ve artık iş işten geçtiğini sanarak hiçbir zaman doğru yola dönmeyi düşünmeyen ümitsizliğe katılanlar gibi olmamalılar.
Yukarıdaki açıklamalarımızdan yine şu anlaşılıyor ki, şefaatin açık etkisi, bazı günahların bağışlanmasıdır; dolayısıyla bazı İslâm fırkalarının (örneğin Mutezile’nin) dediği gibi, onun etkisi, sadece haklarında şefaat edilenlerin makamlarının yükselmesiyle sınırlı değildir.[49]
Dediğimiz gibi, “ahirette Allah’ın izni dairesinde şefaat ilkesi”ne inanç kesin İslâm akaidindendir ve hiç kimsenin onu zedelemeye hakkı yoktur. Şimdi bakalım, acaba bu dünyada da, Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) gibi şefaatçilerden şefaat istenilebilir mi; başka bir tabirle, acaba insanın, “Ya Resulallah! Allah Teâlâ’nın huzurunda benim hakkımda şefaatçi ol (Ey Allah’ın nezdinde saygın olan! Allah’ın nezdinde bana şefaatçi ol)” demesi doğru mudur?
Bu konunun meşruiyetinde, sekizinci asra kadar bütün Müslümanlar tarafından ittifak edilmekteydi ve sadece sekizinci asrın ikinci yarısından bu yana bazı kişiler buna muhalefet ederek bunu caiz gör