Emevîlerin Şam’ından Ehlibeyt Şam’ına…
HÜRRİYET VAROL
Suriye; tarihi birikimi, doğa güzellikleri, yeşilliklerle örtülmüş doğası, tatlı su kaynakları ve meyve-sebze bolluğuyla ünlü bir Arap ülkesidir.
On beş milyon nüfusa sahip bu ülkenin halkının %15'i başkent Şam'da yaşamaktadır. Resmî dili Arapça olmasıyla birlikte Fransızca, Kürtçe ve Ermenice de konuşulan diller arasındadır.
Eskiden Lübnan, Filistin ve Ürdün'ün bir bölümünü de içine alan ve "Şamat" diye anılan bu bölge, her zaman dünyaca ünlü seyyahların ilgi odağı hâline gelmiş ve seyahatnamelerinde anlata anlata bitirememişler bu diyarı.
İbn-i Batuta, Seyahatname'sinde; "Eğer cennetin yeryüzünde olduğu söylenirse, Şam o yerlerden biridir kesin." diye vasfetmektedir Şam'ı.
İbn-i Cübeyr'in Şam'ın güzelliklerini anlatmaya yeterli sözleri de şöyledir: "Bu şehir (Şam) İslâm coğrafyasının uç sınırlarında dünya şehirlerinin gelinidir."
Hicrî 4. asrın ünlü coğrafyacısı Mukaddesî, "Ahsen'üt-Tekasîm" adlı eserinde, bakınız Şamat bölgesiyle ilgili olarak neler söylemiş: "Şamat, peygamberler ocağı, salihler ve abdallar merkezidir. İbrahim Peygamber buraya hicret etmiş; Eyyup Peygamber burada yaşamış; Davut Peygamber'in mihrabı buradadır; Süleyman Peygamber'in mucizeleri burada vuku bulmuştur; İshak Peygamber ve annesinin kabirleri buradadır; İsa Peygamber bu toraklarda doğup büyümüş; Talut'un kalesi ve düşmanlarla çarpıştığı meydan buradadır; Ermiya'nın zindanı ve kuyuları buradadır; Musa Peygamber'in kayalıkları, İsa Peygamber tepesi, Zekeriyya Peygamber'in mihrabı buradır; Yahya Peygamber'in makteli (katledildiği yer), peygamberlerin meşhedi (şehit düştükleri yer), Yakup Peygamber'in memleketi burasıdır; Musa Peygamber'in kabri, Süleyman Peygamber'in kuyusu, Hz. Lokman'ın mekânı ve Ken'an Deresi bu diyardadır. Kısaca; sayısız güzellikleri ve kutsallıklarıyla gönülleri okşayan ve ibadete amade bir diyardır, Şamat."
Tarihçesi:
Hicretin 14. yılında kapılarını İslâm fatihlerine aralayan bu diyarlar, Hicrî 41 yılından sonra 91 yıl süreyle Emevî saltanatının merkezi olmuştur.
1094 yılında haçlı savaşları bu bölgede başlamış ve sonuçta Müslümanların zaferi ve Kudüs'ün kurtarılmasıyla sona ermiştir.
1920'de İkinci Dünya Savaşıyla Osmanlıların bu ülkedeki dört asırlık hâkimiyetine son verilmiş ve Fransızların sömürgesine girmiştir. Ancak Müslüman halkın 20 yıllık bir bağımsızlık mücadelesi neticesinde 1944 yılında Suriye bağımsızlığına kavuşmuş, aynı yılda Birleşmiş Milletlerin üyesi olmuştur. Şam şehri hariç Suriye'nin 13 eyaleti bulunmaktadır. En büyük eyalet merkezleri şöyledir: Halep; Şam'a mesafesi 355 km.dir. Humus; Şam'a mesafesi ??? km.dir. Lazikiye; Şam'a mesafesi 348 km.dir.
1963'ten bu yana ülkeyi Baas Partisi yönetmektedir. 1970'te Hafız Esat, cumhurbaşkanlığına seçilmiş, onun 1999 yılında ölümü üzerine yerine oğlu Beşşar Esat geçmiştir. Cumhurbaşkanlığı seçimi 7 yılda bir, 173 üyeli parlamenter seçimleri de 4 yılda bir yapılmaktadır.
Suriye'yi yıllık bir milyon turist ziyaret etmektedir. Petrol rafinerisi, tekstil, cam, gıda, giyim ve el sanatları dalında büyük bir sanayi yatırımına sahip olan Suriye'nin çiftçilikteki en önemli geliri, buğday, pamuk ve tömbeki ürünleridir.
Halep:
Her yıl Aşura münasebetiyle Şam şehri binlerce yerli ve yabanci ziyaretçi akınına uğruyor .Biz de ehlibeyt dostları olarak her yıl İstanbul'dan Hz. Zeynebin ve diğer Ehlibeyt türbelerini ziyaret etmek amacıyla Şam'a gidiyoruz. Suriye'ye girdiğimizde ilk olarak Halep şehrini ziyaret ettik.
Bu şehre girdiğimizde saatlerimiz 16:30'u gösteriyordu. Şehir merkezinde 20 dakika kadar yol aldıktan sonra buradaki ilk ziyaret etmemiz gereken noktaya, yani Hz. Zekeriyya'nın mübarek makam ve mezarına vardık. Gruptakilerin yüz ifadelerindeki heyecan, büyük bir peygamberin makamını ziyaret edebilme sevincini gösteriyordu. Mezarın yer aldığı cami Hz. Zekeriyya'nın yaşamış olduğu zamanları anımsatacak kadar el değmemiş bir tarihî görünüme sahipti. Okunan dua ve selâmlardan sonra ziyareti plânlanan ikinci noktaya doğru otobüsle hareket ettik. Şehir merkezinden uzaklaşıp kenar bir semtte bulunan bu ziyaret yerine yaklaşıyorduk. Ne var ki burada durum öncekinden çok farklıydı. Burada sevinç yerine bir burukluk kaplamıştı içimizi. Duygu yüklü bakışlar ve heyecanlı yüz ifadeleri, sözünü ettiğimiz farklılığı gösteriyordu sanki. Bazılarının duyulacak ses tonuyla ağlayıp bir şeyler mırıldanmaları, onların daha önce de burayı ziyarete gelip burayla ilgili bilgi edindiklerini gösteriyordu. Şu anda şehir evleriyle kaplı olan, ama daha önceleri yerleşim bölgesi olmayan bir dağın eteğinde yer alıyordu bu ziyaretgâh.
Bir tarihte Hıristiyan bir rahibin mabedi olan, ama şimdi cami olarak ziyaretçilere açılan bu ziyaretgâhın asıl şöhret ve ilgi odağı, bir taştır. Evet, yanlış anlamadınız bir taş. Tarih ve öyküsüyle insanları kendisine hayran bırakan ve bir şehide karşı âşıklar yaratıp "Kerbelâ Âşıkları Kervanı"na katmaktadır.
Grup rehberi şöyle başladı bu taşın öyküsünü anlatmaya:
"Gördüğünüz şu taşın tarihi aslında bu toprakların, bu bölge ve şehrin tarihidir. Bu taşın öyküsü sizleri tarihe götürecektir. Hicrî 61 yılında Hz. Peygamber'in sevgili torunu Hz. Hüseyin ve ailesi, insanlık tarihinin en acımasız katliamına maruz kalır ve hanımları, bacıları ve küçük yavruları insanlık dışı bir muameleye tâbi tutularak, esir olarak Yezid'in saltanat merkezi olan Şam'a götürülürler. Esirlerle birlikte, Kerbelâ'da şehit düşen Hz. Hüseyin ve ashabının kesik başları da Şam'a götürülür. Esirler ve kesilen başları Şam'a götürmek üzere görevlendirilen kervan, Kerbelâ'dan Şam'a doğru hareket ederken yolları üzerinde, Şam'a 350 km. uzaklıkta bulunan bu şehre (Halep) varır ve gece konaklamak için bulunduğumuz bu noktada bir rahibin mabedine yakın bir yerde dinlenmeye koyulur. Gecenin bir saatinde mabedinden dışarı çıkan rahibin dikkatini, konaklayan kervanın üstünden gökyüzüne doğru uzanan bir nur çeker. Bunun üzerine kervana yaklaşır. Görevli askerlerden durumu öğrenmeye çalışır. Rahibin gerçekleri öğrenmesi uzun sürmez bu nurun Hz. Hüseyin'in kesilen başından gökyüzüne yükseldiğini anlar. Görevlilere yüklü miktarda para vererek o başın sabaha kadar mabedinde kalmasını ister. Rahibin bu isteğine askerler olumlu yanıt verirler. Rahip bu kesik başın Hz. Peygamber'in Hz. Ali ve Hz. Fatıma'dan olan torunu olduğunu anladıktan sonra gördüğü keramet karşısında onu bir taşın üzerine koyar ve sabaha kadar ağlayıp ağıtlar yakar. Sabahleyin kervan bu kesik başı alarak yoluna devam eder. Ne var ki kesilen bu başın kan damlaları o taşın üzerinde kalır. Kan izlerinin bulunduğu bu taş rahip tarafından korunarak yıllar boyu o mabette görevli olan rahipten rahibe emanet bırakılır ve öyküsünün anlatılması istenir.
Bir zamanlar bu bölgede iktidara gelen Hamdan Oğulları hükümdarlarından Seyfüddevle'ye olayla ilgili bilgi verilir. Ehlibeyt'e beslediği sevgiden dolayı mabedi ve Hz. Hüseyin'in kan izini taşıyan bu taşı korumaya alır ve insanların burayı rahatça ziyaret etmelerine imkân sağlanır.
Bölgeye Osmanlı hâkimiyeti geldikten sonra bazı taassup odaklarının devreye girmesiyle bu mekân ve bu taş ziyarete kapanır, hatta Osmanlı ordularınca mühimmat deposu olarak kullanılmaya başlanır. Maalesef Osmanlıların bu bölgede sonunu getiren savaşlar, bu mabedi de imha ve yerle bir eder. Yalnız Hz. Hüseyin'in bir kerameti olsa gerek, bu taş yıkıntıların arasından en ufak bir zarar görmeden çıkarılır ve şehirdeki Hz. Zekeriyya'nın mezarı bulunan camiye götürülmesine karar verilir. Camiye götürüldükten sonra belli bir yere konulması isteniyor ama, bir türlü taş yerinde sabit durmuyor. Her sabah geldiklerinde taşın yerinden oynadığını fark ediyorlar, ama sebebini bir türlü anlamıyorlar. Mevzuyu zamanın büyük ulemasına götürürler. Onlar da meseleye şöyle bir çözüm getirilmesini öneriyorlar: "Taşı bir ata yükleyip atı şehre salıverin; at nerede durursa, taşın konulması gereken yer orasıdır." Bu teklifin yerine getirilmesiyle herkesi şaşkınlıkta bırakan vak'a gerçekleşiyor. At, taşı önceki yeri olan ve savaş bombalarıyla yerle bir edilen bu noktaya getiriyor. O günden beri burası yüz binlerce Hz. Hüseyin âşığının gelip dua, tevessül ve ziyaret ettiği bir yer hâline geliyor. Burada yüzlerce insanın dua ve dileklerinin kabul olduğu ve birçok hastanın şifa bulduğu söylenmektedir. Evet, o taşın üzerindeki kırmızı kan izleri bugün de canlılığını korumakta ve kerametini göstermektedir."
Daha sonra grubun rehberi sözlerini şu şiirlerle noktaladı:
Kimdir Hüseyn, ki âlem ona divâne olup?
Bu ne şemdir, ki canlar ona pervâne olup?
Şehgül-i gülzâr-i ismet-i Zehrâ'dır Hüseyn
Zâde-yi o şeh-i mülk-i "Lâ Fetâ"dır Hüseyn
Fitne sahrasında Meş'el-i hüdâdır Hüseyn
Tûfân-ı belâda keşti-yi necâdır Hüseyn
Cehlin vahşetinde huzûr-i Kubâ'dır Hüseyn
Musâ'nın mâbedi o Tur-i Sinâ'dır Hüseyn
Kıyam abidesi Meş'er u Mina'dır Hüseyn
Şehâdet dersinde üstâd-ı şeydadır Hüseyn
Sâika-yı iman der şeb-i yeldâdır Hüseyn
Mahzûn yüreklerde hazin bir sevdadır Hüseyn
Halep şehrini, plânlanan saatte Şam'a varabilmek için bir an önce terk etmek zorundaydık. Beş saat yolculuktan sonra akşamüstü Şam'ın yanan ışıkları görünür oldu. Yaklaştıkça Ortadoğu'nun büyük ve güzelim bir şehriyle karşı karşıya olduğumuzu görüyorduk. O anda gördüğümüz Şam, aydınlatılmış minare şerefeleriyle İstanbul kadar olmasa da, camiler şehri denebilecek kadar cami ve minare manzaralarıyla doluydu. Şehir merkezinden Şam'ın kenar semtlerinden birine uzanan 10 km.lik bir yola girdik. Bu yol bizi önceden amaçladığımız ziyaret yerine götürecekti. Onun için o yolda ilerledikçe kalplerimiz daha hızlı çarpıyor, heyecanlar artıyordu.
Çünkü ziyaret edeceğimiz yer, bu ülkedeki ziyaret edilip görülecek yerlerin en önemlisiydi. Bu ziyaretgâh, "Ehlibeyt'in Küçük Fatıması" lakabıyla anılan Hz. Zeyneb'in türbesiydi. Evet Zeynep, Küçük Fatıma'dır; çünkü o, kadınlarının en üstünü olan Hz. Fatıma'nın kızıdır; onun gibi yaşadı, onun gibi çile çekti, onun gibi büyük acılarla bu dünyayı terk etti. O, Kerbelâ fırtınasında kaptanını yitiren gemiyi necat sahiline çıkarmakla görevli olan ikinci kaptandı.
Grup rehberinin okumaya başladığı selâmlamayla bütün gözler, görünmeye başlayan türbenin minarelerine çevrildi. O anki duyguları anlatmak kabil değil. O anı yaşmak ve görmek lâzım.
Hep bir ağızdan söylenen sözler ve dökülen gözyaşları:
"Selâm olsun sana ey Allah Resulü'nün kızı!
Selâm olsun sana ey Müminlerin Emiri'nin kızı!
Selâm olsun sana ey Vasiler Efendisi'nin kızı!
Selâm olsun sana ey tüm âlemler kadınlarının efendisinin kızı!
Selâm olsun sana ve Allah'ın kulları arasından seçmiş olduğu ceddine!
Selâm olsun sana ve baban Haydar-ı Kerrar'a!
Selâm olsun sana ey zehirle şehit edilen Hasan'nın bacısı!
Selâm olsun sana ey mazlum olarak şehit edilen Hüseyin'in bacısı!
Selâm olsun sana ey sabırlı, mücahit kadın!
Selâm olsun sana ve senin ceddine, babana, annene ve iki kardeşine!
Selâm olsun sana ve hepsi kardeşin Hüseyin'in soyundan olan Masum İmamlara!
Sizler tertemizsiniz, gömüldüğünüz toraklar da tertemiz. Büyük kurtuluşa da sizler erdiniz.
Keşke ben de sizinle birlikte ve sizin sancağınızın altında olsaydım!
Bu dünyada sizi ziyaret etmeyi bana nasip eden Allah'tan diliyorum ki ahirette de sizin şefaatinizi bana nasip etsin.
Allah'tan diliyorum ki kıyamette beni sizinle birlikte haşretsin ve sizin sancağınızın altında olmayı bana nasip etsin.
Ve beni sizin Kevser Havuzu'ndan kananlardan kılsın…"
Selâmlamamız daha bitmeden türbenin yanına varmıştık. Üzerimizdeki kaç günlük yol yorgunluğunu atıp ziyarete hazırlanabilmek için türbeye yakın bir yerde "el-Havra" adında bir otele indik. Odalarımıza yerleştikten sonra ziyaret guslü alıp türbenin kapıları kapanmadan önce ilk ziyaretimizi yapabilmekti amacımız.
Geceyi otelde geçirdikten sonra sabah namazını 10 km. mesafede bulunan Hz. Rukiyye'nin türbesinde kılmak için abdest alıp yola çıktık. Namazın akabinde tertiplenmiş olan matem programına iştirak ettik. Daha sonra otelimizin bulunduğu Zeynebiye bölgesine geri döndük.
Bir sonraki programımız, öğlen namazında Hz. Zeynep türbesini ziyaret etmekti. Sabah kahvaltısını yaptıktan sonra herkes dinlenmek üzere odasına çekilirken ben otelin lobisinde personelden biriyle koyu bir sohbete dalmıştım. Ona bu yıl türbelerde yaşanan izdiham ve kalabalığın nedenini soruyordum. O da bunun sebebini şöyle açıklıyordu:
"Aslına bakarsanız, buradaki Ehlibeyt türbelerinin yılın bütün aylarına dağılan müdavim ziyaretçilerini İranlı Müslümanlar oluşturmaktadır. Sezon ziyaretçileri dediğimiz yaz aylarında gelen ziyaretçiler ise, genelde Arap ülkelerinden, özellikle Körfez ülkelerinden gelen gruplardır. Yılda birkaç kez de bu şehir, ister Türkiye'den, isterse Avrupa'dan gelen Türk ziyaretçileri ağırlamaktadır. Bu yıl burada gördüğünüz bu aşırı kalabalığın sebebi, bu yıl matem ayı olan muharrem ayının İran' ın on beş günlük yılbaşı (Nevruz) tatiliyle aynı zamana denk gelmiş olmasıdır. İran'daki Nevruz tatili, bu sene hem Hz. Zeyneb'i ziyarete gelenlerin sayısında büyük bir artışa, hem de esnafın işlerinde büyük bir canlılığa sebep oldu. Şu an otelimizde dünyanın 20 ülkesinden misafir bulunmaktadır."
Ziyaret yerlerini dolaşırken, türbelere (haremlere) girip ziyaretimizi yaparken otel çalışanın söylediklerinin ne kadar haklı olduğunu görmekteydik. Cezayir, Tunus'tan tutun, Hindistan, Endonezya ve Avrupa ülkelerine kadar onlarca ülkeden yüzlerce insanı görebilirsiniz. Ehlibeyt sevgisi ve duyarlılığı bulunan her ülkeden, muharrem ayında buraya ziyaretçiler akın ederler.
Artık öğle ezanı okunuyordu. Oteli Hz. Zeyneb'in Haremi'ne gitmek üzere terk ettik. Mesafe yakın olduğu için yürüyerek gitmeyi tercih ettik. Sokaklar ve caddelerde Harem'e doğru akan insan selini şaşkınlık içinde izliyorduk. Bu insanların farklı dil, renk, ırk, ülke ve bölgelerden olmakla birlikte gönüllerinde aynı aşkı taşıyor olmaları, bizi ayrıca mutlu ediyordu. Böyle bir manzarayı ancak hacda görmek mümkündür. Bu manzara, Ehlibeyt'in Müslümanların gönlündeki yerini anlatıyordu. Bunları düşünürken kendimizi Harem'in avlusunda bulduk. İçeri girmeden önce grup rehberi, türbenin sahibi Hz. Zeynep'le ilgili şu bilgileri verdi bize:
"Değerli ziyaretçiler! Şu anda avlusunda bulunduğumuz bu harem ve türbenin sahibi ve bu kutsal mekân ve mezarın şeref kaynağı Kerbelâ kahramanı Hz. Zeynep'tir. O; Resulullah'ın torunu, Hz. Ali ve Hz. Fatıma'nın kızıdır. Kerbelâ şehidi Hz. Hüseyin'in ve zehirle şehit edilen Hz. Hasan'ın kız kardeşidir. Ehlibeyt İmamlarından dördüncü imam Hz. Zeynelabidin'in halasıdır. Cafer-i Tayyar oğlu Abdullah'ın eşi ve Kerbelâ'da şehit düşen üç kahraman yiğidin anasıdır.
Hz. Zeyneb'in Kerbelâ vak'asında Hz. Hüseyin'in yanında göstermiş olduğu cihat ve sabır, onun ismini mahzun ve sevdalı yüreklerimizde ebedîleştirdi, nesilden nesle isminin dillerde anılmasına sebep oldu.
Kerbelâ'da yaşanan faciada İmam Hüseyin'den sonra sıkça karşılaştığımız isim Zeynep'tir. Kerbelâ olayından sonra "Yaşayan Şehit" diye anılmaya başlandı. Çünkü o, Kerbelâ'da şehit düşen her bir şehitle defalarca şehit oldu âdeta. Gözleri önünde kardeşleri Hz. Hüseyin ve Ebulfazl'il-Abbas'ın hunharca şehit edilmesi, Haşimî gençlerin susuz bir şekilde lime lime doğranması ve 72 şehidin kendi kanlarına boyanması… Bütün bunlar, Zeyneb'i sabır ve cihatta Müslümanların, özellikle dünya kadınlarının önder ve örneği kılmıştır.
O, Kerbelâ'da Peygamber'in torun ve kızlarıyla tarihin gelmiş geçmiş en şiddetli olaylarını yaşadı. Hz. Hüseyin (a.s), Kerbelâ şehitlerinin önderi ve efendisi olduğu gibi, o da Kerbelâ esirlerinin önderiydi. Esaret altında olduğu sürece insanlığa verdiği izzet ve özgürlük mesajları, bunca zaman geçmesine rağmen hâlâ unutulmamış ve insanlara hürriyet dersi vermektedir.
Şu bulunduğumuz şehir 1300 yıl önce Ehlibeyt esirlerini ağırladığında, Hz. Zeyneb'in tarihî sözlerine şahitlik yapmaktaydı. Hz. Zeynep bu şehre girdiğinde, diğer esirlerle birlikte Yezid'in karşısına çıkarılıyor ve o insanlık düşmanı alçak ve zalim tarafından en ağır aşağılama ve işkencelere maruz kalıyorlar. Yezit, zaferini kutlama amacıyla tertiplediği ve yabancı elçileri de davet ettiği mecliste bakın neler yapıyor: Yezit, o mecliste bir ney çubuğu, bir de Hz. Hüseyin'in kesilen başının getirilmesini emreder. Getirildikten sonra o çubukla Hz. Hüseyin'in dudak ve dişlerine vurmaya başlar. Eslemî adında yaşlı biri, bunu görünce dayanamaz ve Yezid'e şöyle der: "Vay olsun sana ey Yezit! Fatıma'nın oğlu Hüseyin'e çubukla mı vuruyorsun? Oysaki ben Resulullah'ın o dudaklardan defalarca öptüğünü gördüm." Yezit daha sonra Hz. Hüseyin'in kesilen başına hitaben şu şiiri okumaya başlar: "Keşke Bedir Savaşı'nda öldürülen ecdadım olsalardı da görselerdi, Haşim Oğulları nasıl kılıçlarımızın inmesiyle inlemekteler. Görselerdi ve çığlık atsalardı ve deselerdi: Ey Yezit, eline sağlık, Haşim Oğullarının büyüklerini öldürmekle Muhammed oğullarından intikamımızı almış oldun."
İşte burada Peygamber'in torunu, Ali'nin kızı, Hüseyin'in bacısı Hz. Zeynep yerinden kalkarak, Yezid'in karşısında tarihe geçen şu sözlerini dile getiriyor:"
"Allah'a hamd, Resulullah'a selâm ve salât olsun. (Ey Yezit, ey cemaat! Kur'an şöyle buyuruyor:) "Sonra kötülük yapanların uğradıkları son, Allah'ın ayetlerini yalanlamaları ve alay konusu edinmeleri dolayısıyla çok kötü oldu."(Rum, 10)
Ey Yezit, esir olarak şehir şehir dolaştırılmakla bu geniş yeryüzünü ve bu fezayı bize dar ettiğini, bizi Allah katında hor ve zelil, kendini de yücelttiğini ve bu olayların da senin yüce makamından olduğunu mu sanıyorsun, ki böyle övünüp seviniyorsun. Dünyayı abat ettiğin, şenlendirdiğin için çok mu mutlusun? Her şeyin istediğin gibi gerçekleşmesine ve saltanatı ele geçirmene çok mu seviniyorsun? Yavaş ol, yavaş ol! Allah'ın; "O küfre sapanlar, kendilerine tanıdığımız süreyi, sakın kendileri için hayırlı sanmasınlar. Biz onlara, ancak günahları daha da artsın diye süre vermekteyiz. Onlar için aşağılayıcı bir azap vardır." [1] buyurduğunu unuttun mu yoksa? Ey (Mekke fethi sonrasında Peygamber tarafından) azat edilenlerin oğlu, kendi kadın ve cariyelerini perde arkasında tutup Resulullah'ın kızlarını açık yüzlerle ve örtüsüz bir hâlde düşmanlarının yanında şehir şehir dolaştırman ve her konakta oranın sakinlerine teşhir etmen, yabancıya ve aşinaya bu himayesiz esirleri göstermen, insaf ve adalet midir? Soylu ve necip insanların ciğerini ağzına alıp sonra da dışarı atan ve şehitlerin kanıyla beslenen (Hz. Hamza'nın ciğerini çiğneyen Yezid'in büyük annesi Hind'e işaret ediyor) bir aileden nasıl merhamet beklenebilir? Her zaman itiraz, husumet ve kinle bize bakan biri, elinden gelen her türlü kötülüğü neden yapmasın? Şimdi de bu yaptığıyla sanki günah işlememiş gibi, sarhoş ve mağrur bir hâlde, cennet gençlerinin efendisi Ebu Abdullah'ın dişlerine çubukla vuruyor ve küstahça; "Bedir savaşında ölen büyüklerim, keşke burada olsalardı da bu durumu görerek çığlıklar atıp; 'Ellerin dert görmesin ey Yezit!' deselerdi." diyorsun. Evet niye söylemeyesin ve niye bu şiiri okumayasın ki? Sen Muhammed (s.a.a) evlâtlarının kanına buladın ellerini ve yeryüzünün yıldızları olan Abdulmuttalip oğullarını katlettin. Fakat sen bununla kendi ölüm ve bedbahtlığına zemin hazırladın. Şimdi de duyuyorlarmış gibi kendi kavminin büyüklerine sesleniyorsun. Ne var ki çok geçmeden sen de onlara katılacak ve; "Keşke ellerim kırılsaydı ve dilim lâl olsaydı da bunları söylemeseydim." diyeceksin.
Ey güçlü Allah'ım! Bize zulmedenlerden intikamımızı ve hakkımızı al ve gazabının ateşinde onları yak!
Ey Yezit! Sen bu yaptıklarınla ancak kendi derini yüzdün ve kendi etini parçaladın. Çok geçmeyecek, Peygamber evlâtlarının kanını dökmek ve Ehlibeytine saygısızlıkta bulunmakla yüklendiğin bu vebalin altında Peygamber'in huzuruna çıkacaksın. O gün Allah onları bir araya toplayacak ve haklarını alacaktır. "Allah yolunda ölenleri sakın ölüler sanmayın; tersine onlar, Rableri katında diridirler, rızklarla ağırlanmaktadırlar." [2]
Allah'ın hükmedici, Muhammed'in (s.a.a) davacı ve Cebrail'in de ona yardımcı olacağı gün senin için yeterlidir. Seni bu makama getirerek Müslümanların sırtına bindirenler, zalimler arasında ne de kötü bir bedel seçtiklerini çok yakında anlayacaklar. Hangimizin daha bedbaht olduğunu bilecekler.
Sen konuşulmayacak kadar değersiz birisin. Ama bu durum, seninle konuşmaya bizi mecbur etmiştir. Seni kınamak ve zemmetmek, benim gözümde değerli ve büyük bir iştir. Fakat gözler ağlıyor ve sineler de gam ateşiyle yanıyor. Ah! Allah ordusunun şeytan ordusunun eliyle öldürülmesi ne de acıdır! Bizim kanımız bu ellerden akıyor ve etlerimiz ise ağızlarında çiğneniyor. O tayyip ve pak bedenler yer üstünde kalmıştır…
Ey Yezit! Eğer bugün galip gelmeni ganimet biliyorsan, yarın yaptıklarından başka bir şey göremeyeceğin gün bunun hesabını vereceksin. Allah kullarına zulmetmez. Biz de şikâyetimizi ona yöneltiyoruz. Çünkü O'dur sığınağımız.
Ey Yezit! Kendi işinle meşgul ol, istediğin şekilde düzen kur, hile yap ve çalış. Ancak Allah'a andolsun ki bizim adımızı silemeyecek, vahyimizi söndüremeyeceksin. Alnındaki bu lekeyi de silemeyeceksin. Çünkü aklın alil, yaşayacağın günler kalildir (azdır). "Allah'ın lâneti zalimlerin üzerine olsun!" diye seslendiğinde münadi, o gün bu topluluğun dağılmış olacaktır. Allah'a hamd olsun ki başlangıcımızı saadet ve mağfiret, sonumuzu da şahadet ve rahmet kıldı. Allah'tan istiyoruz ki nimetini, şehitlerimize tamamlasın; mükâfatlarını artırsın ve bizleri de salih haleflerden kılsın. Çünkü O; bağışlayandır, şefkatlidir. Allah bize yeter; ne de güzel vekildir O."[3]
*****
Şam'ın bir diğer yönü de, bu şehrin bir ilim ve irfan merkezi oluşudur. Bu şehirde Ehlibeyt mektebinin öğretilerinin okutulduğu birçok dinî medrese bulunmaktadır. Bu medreselerde, dünyanın çeşitli bölgelerinden çok sayıda öğrenci, ilim ve irfan tahsil etmektedir. Şam, bu konumuyla çok sayıda ilim ve irfan ehli şahsiyeti de içinde barındırmaktadır. Biz de bu fırsatı değerlendirerek, burada bulunduğumuz kısa süre içerisinde bu şahsiyetlerden birkaçıyla görüşüp, bir nebze de olsa ilimlerinden yararlanmaya çalıştık. İşte aşağıda, bu şahsiyetlerden ikisiyle yaptığımız söyleşiyi okuyorsunuz:
1) Üstat Seyyid Muhammed Hadi Müderrisî ile Söyleşi
Kıble: İlim, irfan ehli bir aileden geldiğiniz herkesçe bilinmektedir. Aileniz, özellikle İslâm dünyasında değerli eserleriyle tanınan büyük kardeşiniz Seyyid Muhammed Taki Müderrisî ile ilgili neler söyleyeceksiniz?
M. H. Müderrisî: Seyyid Muhammed Taki Müderrisî'nin çeşitli konularda yaptığı tetkik ve araştırmalardan dolayı ender ilim ehli şahsiyetlerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Kur'an-ı Kerim tefsiri ile ilgili yayınlanmış olan büyük eseri bu sözümüzün bir kanıtıdır. Arapça "Hüde'l-Kur'ân" adıyla yayınlana bu eser, Farsça'ya da çevrilmiş ve "Tefsir-i Hidayet" adıyla 18 cilt hâlinde yayınlanmıştır. Ayrıca birçok İslâm ülkesinde, örneğin Irak, İran, Afganistan ve Kuveyt'te açtığı medrese ve okullarda Kur'ân ilimleri üzerine eğitim faaliyetleri yürütülmektedir.
M. Taki Müderrisî, 30 yıl önce Kerbelâ'daki tedrisatında ders-i hariç, yani içtihat dersi vermekteydi. Hâlen de aynı dersleri, Tahran'da 15 yıldan beri devam etmektedir.
Çeşitli İslâmî konularda 250'ye yakın yayınlanmış eseri bulunmaktadır. Bunların birçoğu çeşitli dillerde ve çeşitli ülkelerde neşredilmiştir. Farsça, Azerice, İngilizce, Fransızca ve birçok Afrika dillerine çevrilmiş eserleri bulunmaktadır.
Kıble: Şu an muharrem ayı içerisindeyiz. Bu ay Ehlibeyt dostları için hareket, heyecan, hüzün ve matem günleridir. Bu ayda Kerbelâ'da yaşananları anlamak, anlatmak ve o acıları paylaşmak için merasimler tertiplenmekte, cami ve cemaatlerde gösteriler yapılmakta ve Ehlibeyt türbe ve ziyaretleri için seferler düzenlenmektedir. Sizce biz Müslüman bireyler ve toplumlar olarak bu ayda neler yapmalıyız ve nasıl davranmalıyız?
M. H. Müderrisî: Her şeyden önce şunu bilmeliyiz ki Ehlibeyt İmamları, özellikle de Hz. İmam Hüseyin, bizler için insanları Allah'a götüren önderler ve vesilelerdirler. Hatta bazı ziyaretlerde bu husus, açıkça "Entüm'ül-edillau ilellah=Sizler Allah'a götüren delillersiniz." tabiriyle ifade edilmektedir. Onun için onların takvası, ilmi ve imanı bizler tarafından bilinmezse, onlar ne birey olarak, ne de toplum olarak bizlere kılavuz ve vesile olamazlar. Özellikle onların tarihi insanlarımız tarafından iyi bilinmelidir. Bu hususun gerçekleşmesinde, toplantılar tertiplenmesi, konuşmalar yapılması ve bu konuda bilgilendirici eserler yayınlanmasının önemli bir rolü var. Özellikle, toplumda yaygın kültürel faaliyet araçları kullanılarak genç nesil bilgilendirilmelidir. Bu araçlarla hem Hz. Hüseyin ve onun Rahmanî ahlâk, sıfat ve davranışları, hem de Yezit ve onun şeytanî ahlâk, sıfat ve davranışları anlatılmalıdır. İnsanlar şu noktayı iyi kavramalılar ki, Allah'ın insanların ahireti için gönderdiği din, hiçbir zaman dünyevî arzu ve çıkarlara ulaşmak için kullanılmamalıdır. İşte Yezit böyle yaptı. Dini, dünya metaına ve dünyevî emellerine ulaşmak için âlet etti. Peygamber ve imamların makamını gasp etti. O, dindarları katlediyor, zayıfları eziyor, Müslümanların hakkı olan beytülmali şahsî çıkarları uğruna yakınlarına dağıtıyor ve her türlü günahı alenî bir şekilde işlemekten kaçınmıyordu. Hz. Hüseyin (a.s) bu duruma göz yumamazdı. Bu yüzden her şeyini bu uğurda feda etme pahasına bu duruma karşı çıktı ve dinin Yeşil sarayın anlattığı gibi olmadığını anlatmaya çalıştı.
Kıble: Siz Şam'da Hz. Zeyneb'in türbesine yakın bir yerde yaşayan bir kimse olarak, Hz. Zeyneb'in İmam Hüseyin'in hareketindeki yeri ve önemini anlatır mısınız?
M. H. Müderrisî: Bakın, bu konuda önce size tarihî bir hikâye anlatmam belki sorunuzun tamamen aydınlanmasına neden olacak. Behl& uuml;l Danende, Harun Reşit zamanında y