Gadîr-İ Hum Hadisi Hakkındaki İtirazlar Ve Cevapları
Musa AYDIN
Bilindiği gibi Ehlibeyt mektebinin “imamet” konusunda ileri sürdüğü en önemli delillerden ve naslardan birisi “Gadîr-i Hum” hadisidir. Bu hadis Sünnî kaynaklarda da geniş bir şekilde nakledilmiştir. Ancak birçok Sünnî âlim, Ehlibeyt mektebinin bu hadisten imamet konusunda çıkardığı sonucu kendilerine göre çürütmek için çeşitli yollara baş vurmuşlardır. Bazıları hadisin senedinde sorun olduğunu ileri sürmüş, bazısı sahih olsa bile mütevâtir olmadığını iddia etmiş, bazısı tarihî açıdan doğru olamayacağını, zira o sırada Hz. Ali’nin Yemen’de olduğunu ispatlamaya çalışmış, bazısı ise bu yolla istediği sonuca varamayacağını görünce hadisin müfredatını (mevlâ kelimesi gibi) kendi istekleri doğrultusunda tevil etmeye kalkışmış, bazısı ise hadisin bazı bölümlerini kabul, bazısını reddederek amacına ulaşmayı yeğlemiş, bazısı ise hadisi bir yana bırakmış, hadisin dışında bazı dayanaklara dayanarak hadisin doğru olamayacağını veya ondan çıkarılan sonucun yanlış olduğunu ispatlamaya uğraşmışlardır. Biz bu yazıda önce bu olayı ve onunla ilgili hadisi sadece Sünnî kaynaklara dayanarak[1] kısaca nakledip daha sonra Sünnî âlimlerin yukarıda bahsettiğimiz itirazlarını teker teker ele alıp detaylı bir şekilde cevaplamaya çalışacağız.
Önce Ehlisünnet kitaplarında Gadîr-i Hum’la ilgili rivayetlerin bazısını nakledip asıl mevzuumuza geçeceğiz. Elbette bu konudaki rivayetlerin hepsini nakledip tahlil etmek bizim konumuzu aştığı için daha detaylı ve kamil bilgi isteyen kardeşlerimize iki değerli eseri tavsiye ediyoruz. Arapça bilen kardeşlere Merhum Allâme Emînî’nin dev eseri “el-Gadîr”in 1. cildine, Arapça bilmeyen kardeşlere ise, Abdulkadir Çuhacıoğlu kardeşimizin değerli eseri “el-Hasâis” kitabının tercüme ve şerhindeki “Gadîr Hadisleri” bölümüne müracaat etmelerini tavsiye ediyoruz.
1- İmam Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde şöyle nakledilmektedir: Abdullah bize babasından, o da Affân’dan, o da Hammâd b. Seleme’den, o da Ali b. Zeyd’den, o da Adiy b. Sâbit’ten, o da Berâ’ b. Âzip’ten şöyle nakletmiştir:
“Biz, bir yolculukta Resulullah (s.a.a) ile birlikteydik. ‘Gadîr-i Hum’ denen yerde konakladık. Hepimizin toplanması için çağrı yapıldı. İki ağacın altı Allah Resulü için temizlendi. Allah Resulü öğle namazını kıldıktan sonra Ali’nin elini tuttu ve şöyle buyurdu: ‘Acaba benim her mümine kendi nefsinden daha evlâ olduğumu (üzerinde velâyet ve tasarruf hakkına sahip olduğumu) bilmiyor musunuz?’ (Müslümanlar,) “Evet biliyoruz.” dediler. Bunun üzerine Ali’nin elini tuttuğu hâlde şöyle buyurdu: ‘Ben kimin mevlâsı isem, Ali onun mevlâsıdır. Allah’ım, onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol!’ Sonra Ömer (b. Hattâb) Ali’nin karşısına geçip ona, ‘Ne mutlu sana ey Ebû Talib’in oğlu, her mümin erkeğin ve her mümine kadının mevlâsı oldun!’ dedi.”
Bu hadis Müsned-i Ahmed b. Hanbel’de takriben on beş yerde ve bazı yerde birkaç senetle nakledilmiştir ki biz bir tanesiyle yetiniyoruz.[2]
2- Hâkim Nişâburî “Müstedrek’üs-Sahihayn” kitabında Gadîr Hadisi’ni hemen hemen aynı muhtevayı taşıyan değişik tabirlerle ve kitabının muhtelif yerlerinde nakletmiştir. Örneğin şöyle diyor: Ebû’l-Hüseyin Muhammed b. Ahmed b. Temîm Hanzalî bize Bağdât’ta, Ebû Kilâbe Abdulmelik b. Muhammed er-Rakkâşî’den, o da Yahyâ b. Hammâd’dan, o da Ebubekir Muhammed Ahmed b. Babeveyh ve Ebubekir Ahmed b. Cafer-il Bezzaz’dan, o ikisi de Abdullah b. Ahmed b. Abdullah’tan, o da babasından, o da Yahya b. Hammad’dan; yine bize Ebû Nasr Ahmed b. Sehl (Buhâr’a Fakihi), Salih b. Muhammed (Hafız Bağdâdi)’den, o da Halef b. Sâlim Mahremî’den, o da Yahyâ b. Hammâd’dan, o da Ebû Avâne’den, o da Sabit’ten, o da Ebû Tufeyl’den, o da Zeyd b. Erkam’dan şöyle nakletmiştir:
“Allah Resulü (s.a.a) Vedâ Haccı’ndan dönerken Gadîr-i Hum denen yerde indiğinde, diken ağaçlarının altının süpürülüp temizlenmesini emretti. (İnsanlar yerleştiğinde) şöyle buyurdu: ‘Öyle gözüküyor ki ben Allah tarafından kendi indine çağırılmışım ve ben de icabet etmişim (vefatım yaklaşmıştır). Hiç şüphesiz ben sizin aranızda iki ağır-paha biçilmez emanet bıraktım. Onlardan biri diğerinden daha büyüktür, Allah’ın kitabını (Kur’ân’ı) ve İtretim’i (Ehlibeyt’imi). Bakın benden sonra onlara nasıl davranacaksınız? Şüphesiz onlar, (Kevser) havuzu başında bana varıncaya kadar birbirinden ayrılmazlar.’ Sonra şöyle devam etti: ‘Muhakkak ki Allah Azze ve Celle benim mevlâmdır, ben de her müminin mevlâsıyım.’ Sonra Ali’nin elinden tuttu ve şöyle buyurdu: ‘Ben kimin mevlâsı isem, bu (Ali) da onun velisidir. Allah’ım onu seveni sev, ona düşmanlık besleyene düşman ol!…’ Ve hadisi sonuna kadar zikretmiştir. Bu hadis Buhârî ve Müslim’in şartlarına göre sahihtir. Ama onlar hadisi sonuna kadar nakletmemişlerdir.”[3]
Evet Sahîh-i Müslim’de bu hadisin sadece bir bölümü nakledilmiştir.
3- Hâkim Nişâburî bu hadisi naklettikten sonra aynı hadisi başka senetlerle de nakletmektedir; ancak o nakillerde, hadisteki “Ben kimin mevlâsıysam, bu (Ali) da onun velisidir.” cümlesinden önce şu ilâve de mevcuttur: “Sonra üç defa buyurdu: Benim müminlere kendi nefislerinden daha evlâ olduğumu biliyor musunuz?” “Evet.” diye cevap verdiklerinde şöyle devam etti: “Ben kimin mevlâsıysam, Ali onun mevlâsıdır.”[4]
4- İbn-i Mâce kendi Sünen’inde şöyle yazıyor: Ali b. Muhammed bize Ebû-l Hüseyin’den, o da Hammâd b. Seleme’den, o da Ali b. Zeyd b. Ced’ân’dan, o da, Adiy b. Sâbit’ten, o da Berâ’ b. Âzip’ten şöyle rivayet etmiştir: “Allah Resulü’nün yaptığı hacda, biz de onunla birlikteydik. Yolun bir yerinde inip insanların toplanmasını emretti ve Ali’nin elinden tutarak şöyle buyurdu: ‘Ben müminlere onların kendilerinden daha evlâ değil miyim?’ ‘Evet.’ dediklerinde şöyle devam etti: ‘Ben her mümine kendi nefsinden daha evla değil miyim?’ Yine “Evet.” dediler. Bunun üzerine şöyle buyurdu: Bu (Ali), ben kimin mevlâsı isem onun velisidir. Allah’ım, onu seveni sev; Allah’ım, ona düşman olana düşman ol!”[5]
5- Tirmizî de aynı manayı içeren bir rivayeti kendi Sünen’inde nakletmiştir.[6]
Önceden değindiğimiz gibi Ehlibeyt mektebi, diğer birçok aklî ve naklî delilin yanı sıra, “Gadîr Hadisi” diye meşhur olan bu hadisi de, Hz. Emir’ül-Müminin Ali’nin (a.s) Resulullah’tan (s.a.a) sonra ilk halife olması gerektiğine güçlü bir delil ve nass olarak görmektedir. Ancak yukarıda da değindiğimiz gibi Ehlisünnet âlimleri çeşitli açılardan buna karşı çıkmış ve Şia’nın bu hadisten çıkardığı sonucu çürütmeye çalışmışlardır. Biz bu makalede bu itirazları sırasıyla ortaya koyup cevaplamaya çalışacağız inşaallah:
1- Sünnî âlimlerden bir kısmı bu hadisin senetlerinin doğru olmadığını, bir kısmı ise senedi doğru bile olsa mütevâtir olmadığını ileri sürerek onu gölgelemeğe çalışmışlardır. Örneğin Kadı Azududdin Îcî “el-Mevâkıf” kitabında şöyle diyor: “Biz bu hadisin sahih olduğunu inkâr ediyoruz. Onun zarurî (mütevâtir) olduğunu söylemek ise delilsiz bir iddiadır. Hadis erbabının çoğu onu nakletmediği hâlde nasıl mütevâtir olabilir?”[7]
İbn-i Hacer Heysemî ise şöyle diyor: “Şia, imamet için getirilen delillerin mütevâtir olması gerektiğinde müttefiktir. Oysa bu hadisin mütevâtir olmadığı malûmdur. Zira hadisin sahih olup olmadığı ihtilâflıdır ve hadisin sahihliğine itiraz edenlerden bir kısmı hadis ilminin öncülerinden sayılmaktadırlar; Ebû Davud Sicistanî, Ebû Hâtem Râzî gibi. Demek ki bu hadis âhâd bir hadistir ve sahihliğinde ihtilâf edilmiştir.”[8]
İbn-i Hazm ve Teftâzânî de benzer şeyler söylemişlerdir.[9]
Cevap: Bize göre tarihten ve hadisten az buçuk haberdar olan bir kimse için, bu eleştirinin hiçbir sağlam dayanağının olmadığı ve taassuptan, önyargıdan kaynaklandığı açıktır. Yoksa bu hadisi inkâr etmek, sofistlerin hissiyatı inkâr etmesi veya İslâm tarihinin meşhur olaylarını (Bedir, Uhûd savaşları gibi) inkâr etmek gibi bir şeydir. Bizim amacımız bu konuyu bir makaleye sığdırmak olduğu için, detaylara girmeden, hadisin senet ve kaynaklarıyla ilgili genel ve kaba bilgiler vereceğiz. Daha geniş ve detaylı bilgi isteyenler şu kaynaklara baş vurabilirler:
a) el-Gadîr (Allâme Emînî)
b) Abekât’ül-Envâr (Mîr Hâmid Hüseyin)
c) İhkâk’ul-Hak (Şehid Kâdî Nurullah Şuşterî)
d) el-Hasâis Şerhi (A. Çuhacıoğlu) Kevser Yayınları.
İhkâk’ul-Hak kitabında “Gadîr Hadisi”nin mütevâtir olduğunu itiraf eden 14 büyük Sünnî âlimin isimleri verilmektedir. Ezcümle: Suyûtî, Cezrî, Celâleddin Nişâbûrî, Türkmanî, Zehebî…”[10] İbn-i Hazm da aynı şeyi söylemiştir.[11]
Merhum Allâme Emînî, büyük Sünnî âlimlerden, Gadîr Hadisi’nin çeşitli tarik ve senetlerinin sahihliğine itiraf eden 43 kişinin isimlerini kaynaklarıyla birlikte vermiştir. Ezcümle: Sa’lebî, Vâhidî, Fahrettin Râzî, Suyûtî, Kâdî Şevkânî ve…[12]
Yine otuz Sünnî müfessirin adını veriyor ki, hepsi Tebliğ Ayeti’nin Gadîr-i Hum olayında indiğini ve Gadîr Hadisiyle alâkalı olduğunu kabul etmişlerdir. (Tirmizî, Tahavî, Hâkim Nişâbûrî, Kurtubî, İbn-i Hacer Askalânî ve …)
Tebliğ Ayeti şudur: “Ey Resul, sana indirileni tebliğ et (insanlara ulaştır)! Ve eğer bunu yapmazsan peygamberliğini tebliğ etmemiş gibi olursun. Ve Allah seni insanlardan koruyacak.” (Mâide, 67)[13]
İhkâk’ul-Hak kitabında ise Gadîr Hadisi, Ehlisünnet’in elli muteber kaynağından nakledilmiştir. Ezcümle: Sünen’ül-Mustafa, Müsned-i Ahmed, Hasâis-i Nesâî, İkd’ul-Ferîd, Hilyet’ül-Evliyâ…[14]
Şimdi Merhûm Allâme Emînî’nin eserine dayanarak büyük Sünnî âlimlerden bazılarının Gadîr Hadisi hakkındaki görüşlerini aktarmaya çalışacağız:
Ziyâüddin Mukbilî: “Eğer Gadîr Hadisi kat’î değilse, demek ki dinde kat’î olan hiçbir şey yoktur.”
Gazâlî: “Müslümanların cumhuru, Gadîr Hadisi’nin metni üzerinde icmâ’ etmişlerdir.”
Bedahşî: “Sözüne itibar edilmeyecek mutaassıp ve inkârcı kimsenin dışında, Gadîr Hadisi’nin doğruluğunda kimse tereddüt etmez.”
Âlûsî: “Gadîr Hadisi bizim yanımızda sabit olan sahih bir hadistir ve hiçbir sakıncası yoktur. Hem Resulullah’tan (s.a.a), hem de Hz. Ali’den mütevâtir bir şekilde nakledilmiştir.”
Hâfız İsfahânî: “Gadîr Hadisi 100 sahabî tarafından nakledilen sahih bir hadistir ki, Aşere-i Mübeşşere de onların içindedir. Hâfız Sicistânî onu 120 sahabîden ve Hâfız İbn’ül-Alâ Hemedânî ise 150 sahabîden nakletmişlerdir.”[15]
Hâfız İbn-i Hacer Askalânî, Tehzîb’üt-Tehzîb kitabında, Gadîr Hadisi’nin bazı tariklerini ve bazı râvilerini açıkladıktan sonra şöyle diyor: “İbn-i Cerir Taberî Gadîr Hadisi’nin senetlerini tek kitapta toplamış ve onun sahih bir hadis olduğuna hükmetmiştir. Ebu’l-Abbâs İbn’ül-Ukde de bu hadisi 70 veya daha fazla sahabîden nakletmiştir.”[16]
Yine Sâhih-i Buhârî’nin şerhi olan Feth’ül-Bârî kitabının yazarı şöyle diyor: “Ben kimin mevlâsıysam, Ali onun mevlâsıdır.” hadisini, Tirmizî ve Nesâî gibileri nakletmiştir. Bu hadisin çok fazla senet ve tarikleri vardır ki, bunların hepsini İbn-i Ukde müstakil bir kitapta bir araya toplamıştır. Bu tarik ve senetlerin çoğu sahih veya hasendir. İmâm Ahmed b. Hanbel’den bize şöyle nakledilmiştir: Hz. Ali’nin faziletleri hakkında bize nakledildiği kadar hiçbir sahabî hakkında (fazilet) nakledilmemiştir.”[17]
Kundûzî-yi Hanefî, Gadîr Hadisi’ni muhtelif senetlerle ve muhtelif kaynaklardan naklettikten sonra şöyle diyor: “Meşhur tarih sahibi Muhammed b. Cerir Taberî, Gadîr Hadisi’ni 75 tarikten nakletmiş ve bu konuda ‘el-Vilâye’ isimli bir kitap yazmıştır. Yine Ebu’l-Abbâs Ahmed b. Muhammed b. Said b. Ukde, yazdığı müstakil bir kitapta bu hadisi 150 tarikten nakletmiştir.”[18]
Hâfız Muhammed b. Muhammed b. El-Cezrî ed-Dimeşkî, “Münâşede Hadisi” diye meşhur olan Hz. Ali’nin (a.s) Gadîr Hadisi ile ettiği ihticâcı naklederken şöyle diyor: “Bu hadis, hasen bir hadistir ve bu rivayet (münâşede) mütevâtir bir şekilde Hz. Ali’den (a.s) nakledilmiştir. Nasıl ki Gadîr Hadisi de mütevâtir bir şekilde Hz. Resulullah’tan nakledilmiştir. Birçok grup onu başka birçok gruptan nakletmişlerdir. Dolayısıyla bu hadisi taz’if edenlerin sözüne itina edilmemelidir; zira onların esasen hadis ilminden doğru düzgün haberleri yoktur.”[19]
Gerçi “Buhâri” ve “Müslim” bu hadisi tümüyle sahihlerinde nakletmemişlerdir. (Sadece Müslim, kısa bir bölümünü Zeyd b. Erkam’dan nakletmiştir.) Fakat bu, Gadîr Hadisi’nin sağlamlığına halel getirmez. Zira bu iki kitapta nakledilmediği hâlde, hatta Buhârî ve Müslim’in şartlarına göre sahih olan onlarca hadis gösterilebilir. Bundan dolayı da onlara kaç tane “Müstedrek” yazılmıştır ki, Hâkim Nişâbûrî’nin Müstedrek’i bunların en genişidir. Kaldı ki bütün sahih hadisler, sadece Buhârî ve Müslim’de bulunanlardan ibaret olsaydı, o zaman başka “Sihâh” kitaplarının yazılmasına gerek kalmazdı. Oysa onlardan sonra yazılan birçok Sihâh ve Sünen kitapları vardır. Evet hiçbir münsif âlim veya araştırmacı yoktur ki, Buhârî ve Müslim’le kendisini başka kitaplardan müstağni görsün. Hatta Buhârî ve Müslim’in kendileri de, kitaplarında topladıkları hadislerin sahih olduğunu, ama bütün sahih hadislerin onlardan ibaret olmadığını ve başka birçok sahih hadisi, bazı nedenlerden dolayı kitaplarına almadıklarını açıkça itiraf etmişlerdir.[20]
Buna ilâveten Merhum Allâme Emînî, Gadîr Hadisi’ni Buhârî ve Müslim’in hadis hocalarından sayılan 29 kişiden nakletmiştir.[21]
Ne kadar ilginçtir ki, Gadîr Hadisi’ne bu eleştiriyi getiren İbn-i Hacer bile kitabında şöyle yazmaktadır: “Gadîr Hadisi, hiçbir şüphe götürmeyecek sahih bir hadistir ki Tirmizî, Nesâî ve Ahmed b. Hanbel gibi âlimler, onu çeşitli senetlerle nakletmişlerdir; bu cümleden 16 sahabî onu nakletmiştir. Hatta Ahmed b. Hanbel, sahabeden otuz kişinin bu hadisi duyduğunu ve naklettiğini ve Hz. Ali’nin hilâfetinde ihtilâf çıktığında bu hadisi duyduklarına şahâdet ettiklerini söylemiştir.”[22]
Aynı kitabın bir başka yerinde yine şöyle diyor: “Gadîr Hadisi’ni, sahabeden otuz kişi Resulullah’tan (s.a.a) nakletmişlerdir ve onun senetlerinin çoğu sahih veya hasendir.”[23]
Demek ki, İbn-i Hacer gibi hadisin sıhhatini eleştirenler bile kendi söylediklerine inanmadığını itiraf etmekte ve aynen şöyle yazmaktadır: “Hadisin sıhhatini reddedenlerin sözüne itina edilmemelidir.”[24]
Muasır yazarlardan da birçoğu Gadîr Hadisi’ni kendi kitaplarında nakletmişlerdir. Ahmed Zeynî Dehlân, Muhammed Abduh, Abd’ül-Hâmid Alûsî, Ahmed Ferid Rıfâî, Ömer Farrûh gibi…[25]
Son olarak şunu da hatırlatmak gerekir ki, Şia’nın imamet de dahil itikadî konularla ilgili hadislerde mütevâtir olmayı ve kesinliği şart koşması doğrudur. Ve Gadîr Hadisi Şia kaynakları açısından mütevâtir ve kat’îdir. Hatta Ehlisünnet âlimlerinden birçoğunun da, kendi kaynaklarındaki nakilleri dikkate alarak bu hadisin mütevâtir olduğunu itiraf ettiklerine daha önce değinmiştik. Ancak şunu bilmek gerekir ki, hatta bu tevâtür söz konusu olmasaydı dahi, Ehlisünnet’in bu açıdan Şia’ya itiraz hakkı yoktur. Zira onlar, imameti usûl-i dinden değil furû-i dinden saydıkları için, hadisin senedinin sahih olmasını yeterli görüyorlar; dolayısıyla hadisin mütevâtirliğini onlara ispat etme mecburiyetinde değiliz.
* * *
2- Gadîr Hadisi hakkına ortaya atılan ikinci eleştiri ve itiraz, Kâdı Azudduddin’in de yazdığı gibi şudur: Vedâ Haccı sırasında Hz. Ali Mekke’de değil, Yemen’deydi. Böyle bir durumda, bu hadis onun hakkında nasıl doğru olabilir?[26]
Cevap: Bu eleştiri de yine bizzat Sünnî âlimlerinin birçoğu tarafından reddedilmiştir. Örneğin Seyyid Şerif Curcânî, Îcî’nin el-Mevâkıf kitabını şerh ederken, onun yukarıdaki sözünü naklettikten sonra şöyle diyor: “Bu görüş ve eleştiri reddedilmiştir. Zira, faraza Ali’nin Gadîr-i Hum’da bulunmaması, Gadîr Hadisi’nin sıhhatini zedelemez. Çünkü gerçi bu hadisin bazı nakillerinde Resullullah’ın Hz. Ali’yi yanına çağırdığı ve elini yukarıya kaldırdığı gibi cümleler yer almaktadır, ancak birçok nakilde de bu cümleler yer almamaktadır.”[27]
İbn-i Hacer ise bu eleştirinin cevabında şöyle demektedir: “Gadîr Hadisi’ni sahih bilmeyenin veya Hz. Ali’nin o sırada Yemen’de olduğunu iddia ederek Gadîr Hadisi’ni gölgelemeye çalışanın sözüne itibar edilmez. Zira Hz. Ali’nin Yemen’den döndüğü ve haccı Resulullah’la birlikte yerine getirdiği sabittir.”[28]
Gerçi Hz. Ali’nin Yemen’den döndüğü ve Vedâ Haccı’nda Resulullah’la birlikte hac yaptığı tarihî açıdan kesindir, ancak yine de merak edenlerin merakını gidermek için bu gerçeği açık bir şekilde ortaya koyan birkaç meşhur Sünnî kaynağın ismini vermek istiyoruz. Tarih-i Taberî’de (c.2, s.205), İbn-i Kesîr el-Bidâyet-u ve’n-Nihâye isimli kitabında (c.2, s.184, aynı cildin 132. sayfasında da Hz. Ali’nin Yemen’den dönüşünü çeşitli kaynaklara dayanarak vermiştir), İbn-i Esîr el-Kâmil kitabında (c.2, s.302).
* * *
3- Gadîr Hadisi hakkında Sünnî âlimlerin ileri sürdükleri diğer bir eleştiri ve itiraz (belki de en önemli ve yaygın olanı), hadiste bulunan “mevlâ” kelimesiyle ilgilidir. Lügat kitaplarında bu kelime için birçok mana zikredilmiştir; “evlâ”, “yardımcı”, “amca oğlu”, “komşu”, “sözleşen”, “köle azat eden” ve… Şia âlimleri birçok şahit ve karineye dayanarak (ki bunları ileride aktaracağız inşallah) bu kelimenin “evlâ” ya da başka bir tabirle velâyet sahibi, velî ve yönetici anlamına geldiğini söylemektedir. Bazı Sünnî âlimleri ise bunu “dost” veya “yardımcı” anlamına tutmuş, buna gerekçe olarak da hadisin devamında geçen, “Allah’ım, onu seveni sev ona düşman olana düşman ol; ona yardımcı olana yardımcı ol, onu yalnız bırakanı, yalnız bırak!” şeklindeki duayı göstermişlerdir. Yine, “Evlâ manasına olamaz; zira Arapça’da ‘mef’al’ vezni, ‘ef’al’ manasında kullanılmamıştır!” demişlerdir.
Büyük ihtimalle bu sözü ilk olarak Fahrettin Râzî Nihâyet’ül-Ukûl kitabında ortaya atmış, daha sonra da başkaları ondan alıp nakletmişlerdir. Örneğin Kâdı Azududdin Îcî, el-Mevâkıf kitabında şöyle diyor: “Gadîr Hadisi’ndeki ‘mevlâ’ kelimesinden maksat yardımcıdır; zira ondan sonra gelen ‘Allahumme vâli men vâlâhu’ duasında bu manada kullanılmıştır. ‘Mevlâ’ kelimesinden ‘evlâ’ manasının kastedilmiş olması doğru değildir; çünkü ‘mef’al’ vezni, ‘ef’al’ manasında kullanılmamıştır.”[29]
İbn-i Hacer ise şöyle diyor: “Biz, ‘mevlâ’ kelimesinin, Şia’nın kastettiği manada olduğunu kabul etmiyoruz. Zira hadisteki ‘mevlâ’ kelimesinin manası yardımcıdır. Evet bu kelime birçok manada kullanılmıştır; ‘köle âzâd eden’, ‘azat olmuş köle’, ‘işlerde tasarruf hakkına sahip olan’, ‘yardımcı’, ‘sevilen’ ve… Eğer hadiste ‘mevlâ’yı ‘sevilen’ anlamında kullanırsak, bu mana hem bize göre doğrudur, hem de Şia’ya göre; zira Hz. Ali hem bizim sevdiğimiz bir kimsedir, hem de onların. Ama ‘mevlâ’ kelimesinin ‘imâm’ anlamında kullanıldığı, ne şeriat açısından görülmüştür, ne de lügat; şeriatta kullanılmadığı açıktır ve delile gerek yoktur, lügatte ise lügat âlimlerinden hiçbirisi ‘mef’al’ vezninin ‘ef’al’ manasında kullanıldığını söylememiştir.”[30]
Diğer Sünnî âlimlerinin çoğu da benzer şeyleri tekrarlayıp durmuşlardır.
Cevap: Gerçi lügat kitaplarında 27’ye yakın mana, içinde “evlâ” kelimesi de olmak üzere “mevlâ” için nakledilmiştir; ancak bunların içerisinde asıl olan “evlâ” manasıdır. Merhum Allâme Eminî, el-Gadîr kitabında bu 27 mananın hepsini zikrettikten sonra, onların her birisinde bir türlü evleviyet (öncelik) yönünün olduğunu ve bu yüzden “mevlâ” kelimesinin onlarda kullanıldığını ispatlamaya çalışmıştır. Her halükârda böyle olsun veya olmasın, “mevlâ” kelimesinin “evlâ” manasına kullanıldığı, İbn-i Hacer ve Îcî gibilerin iddiasının aksine, kesindir. Onların kullanılmadığı iddiasının asılsızlığı o kadar açık ve yersizdir ki, “Çelebî” el-Mevâkıf kitabına yazdığı haşiyesinde, Îcî’nin yukarıda naklettiğimiz sözünün altına şöyle dipnot düşmüştür:
“Îcî’nin bu iddiası reddedilmiştir; zira ‘mevlâ’ kelimesinin ‘mütevellî’, ‘emir sahibi’, ‘tasarrufta evlâ olan (tasarruf etme önceliğine sahip olan)’ manalarında kullanıldığı Arap lügatinde yaygındır. Ebû Ubeyde demiştir ki: ‘Kur’ân-ı Kerim’de, ‘Bugün artık ne sizden, ne de inkâr edenlerden fidye kabul edilir; varacağınız yer ateştir. O (ateş) sizin mevlânızdır.’ (Hadîd, 15) ayetinde geçen ‘mevlânızdır’ kelimesi, ‘size evlâdır’ demektir.’ Resulullah’tan nakledilen ‘Hangi kadın ki mevlâ’sının izni olmadan nikahlanırsa, nikahı batıldır.’ hadisinde geçen ‘mevlâ’ da, ‘kadına evlâ olan ve onun adına tasarruf ve yetki sahibi olan’ anlamındadır.”
“Şunu da belirtmemiz gerekir ki, mevlâ kelimesinin evlâ anlamında kullanılmasının manası şudur ki mevlâ, sıfat manası içeren bir isimdir, kendisi sıfattır demek değildir. Dolayısıyla, ‘Eğer mevlâ, evlâ anlamında ise, neden evlâ kelimesi yerinde kullanılamıyor?’ itirazı da yersizdir.”[31]
Evet Ebû Ubeyde’nin tespiti tamamen isabetlidir. Aksi taktirde ateşin diğer zikredilen anlamlarda “mevlâ” olması nasıl düşünülebilir?!
Allâme Mîr Hâmid Hüseyin, dev eseri Abekât’ül-Envâr kitabının bir buçuk cildini, sadece bu konuya, yani mevlâ kelimesinin evlâ anlamında kullanıldığını itiraf eden lügatçi ve âlimlerin görüşlerine ve onların güvenirliğini ortaya koyan belgelere ayırmıştır.[32] Merhum Allâme Emînî de Arap edebiyatının öncülerinden sayılan birçok âlimin bu gerçeği itiraf ettiklerini isimleri ve eserleriyle birlikte vermektedir; Ferrâ’, Sicistânî, Cevherî, Kurtubî, İbn-i Esîr ve …[33]
Ebû Ubeyde’nin sözlerinde de geçtiği gibi hadislerde de mevlâ kelimesi evlâ anlamında kullanılmıştır; örneğin şu hadisi birçok lügat âlimi şahit olarak göstermiştir: “Mevlâsının izni olmadan nikâhlanan kadının nikâhı batıldır.”[34] Görüldüğü gibi bu hadiste kadının mevlâsı, onun velisi ve onun adına tasarruf hakkına sahip olan anlamındadır.
İşte bu yüzden Sahîh-i Müslim’de şu rivayet nakledilmiştir: “Köle kendi efendisine mevlâ diye hitap etmesin; zira mevlâ Allah’tır.”[35] Evet asıl mevlâ (insanlar üzerinde söz sahibi ve tasarruf hakkına sahip olan), Allah-u Tealâ’dır.
Zamanının el-Ezher şeyhi olan büyük âlim Merhûm Selim Bişrî de, Merhûm Allâme Şerefuddin ile bu konuyu müzakere ettikten sonra mektubunda aynen şöyle yazıyor: “Ben yakin ediyorum ki Gadîr Hadisi’nde geçen mevlâ kelimesi, sizin dediğiniz manada (evlâ) kullanılmıştır.”[36]
Şunu da ilâve etmemiz gerekir ki, Merhum Mîr Hâmid Hüseyn’in de dediği gibi İbn-i Hacer ve diğer bazılarının iddiasının aksine “mevlâ” kelimesi “mahbûb” (sevilen) anlamında meşhur ve muteber lügat kitaplarının hiçbirisinde nakledilmemiştir. Örneğin şu kaynaklara bakılabilir:
“Sihâh’ül-Lüga, Kamûs’ul-Lüga, Fâik en-Nihâye, Mecma’ul-Bihâr, Tâc’ül-Mesâdir, Müfredât’ül-Kur’ân, Esâs’ül-Belâğa, el-Mağrib, Misbâh’ül-Münîr.”[37