Ehl-İ Sünnet’te İmamet VE Hilafet Anlayışı
Allame Murtaza ASKERI
İmam, ümmetin ileri gelenlerinden beş kişinin görüşüyle veya önceki imamın sonraki imamı belirlemesiyle tayin edilir.
"Ehl-i Sünnet alimleri"
Bilindiği üzere İslam dininin iki önemli mektebi olan Ehl-i Sünnet ve Ehl-i Beyt mektebi, İslam'ın bel kemiğini oluşturan konularda olduğu gibi teferruatta da aynı görüşü paylaşmak-talar. Hatta bir çok hükümlerde farkları yok sayılacak derecede azdır. Ama buna rağmen bu iki mektebin oluşmasına sebep olan bir takım önemli farklar da mevcuttur. İmamet konusu bu iki mektebin ayrıldığı en önemli konulardan sayılır. Şimdi biz iki mektebin büyük alimlerinin dilinden bu konunun nasıl açıklandığını öğrenip bu iki görüşü birbiriyle karşılaştıralım. Ehl-i Sünnet'in saygı duyduğu büyük alimlerinden biri olan Kadı Maverdi Ahkam-us Sultaniyye adlı kitabında imamet makamına geçebilmekle ilgili olarak şöyle yazmıştır: *
"İmamete geçme iki şekilde düşünülebilir:
1- Halkın itimad ettiği ileri gelenlerin görüşüyle (en az beş kişinin ittifakıyla)
2- Önceki imamın nasb ve tayiniyle.
Ümmetin itimad edilir ileri gelenleri tarafından imamın seçilmesinde ve bu seçime katılanların tayini hakkında bilginler ihtilaf etmişlerdir. Bazıları seçimin herkes tarafından kabul edilmesi için imamın, her şehir ve bölgenin ileri gelenlerinden oluşan bir grup tarafından seçilmesinin gerektiğine inanmaktadırlar Ama Birinci Halife Ebu Bekr'e bi'at vakıası bu görüşün batıl olduğunu göstermektedir. Çünkü Ebu Bekr'in hilafete seçilmesinde sadece orada hazır olanlar biat ettiler ve onlar imamın seçimine diğerlerinin de katılarak görüşlerini belirtmelerini beklemediler."[2]
Maverdi demek istiyor ki, sadece Beni Saide gölgeliğinde bulunanlar Ebu Bekr'i halife seçerek ona biat ettiler; Mekke, Yemame, Yemen, Bahreyn ve İslam dünyasının diğer kabile ve şehirlerinin ileri gelenleri bir yana, hatta Ebu Bekr'in hilafeti konusunda kendilerinin de görüşlerini almak için Medine'de bulunan diğer sahabilerin, Resulullah (s.a.a)’in amcası Abbas, damadı ve amcası oğlu olan Hz. Ali b. Ebi Talib gibi halkın ileri gelenlerinin ve diğer Haşimoğulları'nın gelmelerini dahi beklemediler.
İmamı Tanıma
Kadı Maverdi, imamı tanıma konusunda şöyle yazıyor:
"Bilginlerden bir grubu, halifenin adını ve kimliğini tanımanın, Allah ve Resulünü tanımak kadar farz olduğunu ileri sürmüşlerdir…"
Daha sonra da şunları ekliyor: "Fakat Ehl-i Sünnet’in geneline göre, zamanın imamını icmali (yüzeysel) olarak tanımak halka farzdır ve bundan fazla araştırmak, eleştirmek ve bu konuya dikkat etmek gereksizdir!"[3]
İmamı Seçme
Maverdi kitabında şöyle yazar:
"Bilginlerden bir grup; "imamın seçimine halkın ileri gelenlerinden ve itimad edilir kişilerden en az beş kişi katılmalı ve bu beş kişinin hepsi bir kişinin hilafetini kabul ederek bu seçimde görüş birliği içerisinde olmalıdırlar. Veya o beş kişiden birisi diğer dört kişinin rızasıyla bir kişiyi hilafet ve imamete seçerek ona biat etmelidir” demişlerdir.
Bu grupta yer alanlar kendi iddiaları için iki delil öne sürmüşlerdir:
1- Ebu Bekr'in hilafete seçilmesi kavmin ileri gelenlerinden beş kişinin bey’atıyla gerçekleşmiştir ve bu beş kişi Ebu Bekr'in hilafete seçilmesinde görüş birliği içerisindeydiler. Daha sonra diğerleri onları izleyerek Ebu Bekr'e biat ettiler. Bu beş kişi şunlardan ibaretti: Ömer b. Hattab, Ebu Übeyde-i Cerrah, Ased b. Hazir, Beşir b. Sa'd ve Ebu Hüzeyfe'nin azad ettiği kölesi olan Salim.
2- Ömer kendisinden sonraki imamın seçimini altı kişiden oluşan şuraya bıraktı ve beş kişinin rızası ve görüş birliğiyle onlardan birisinin hilafete seçilmesi gerektiğini belirtti.
Bu görüş daha çok Basra alimlerinin görüşüdür.
Kufe bilginlerinden bazıları da imamın seçimi hususunda şöyle demişlerdir:
"İmam ve halife üç kişinin bey’atıyla seçilmelidir. Onlardan birisi bir kişiye biat etmeli, diğer ikisi de bu seçime razı olmalıdır ve imamın seçilmesi için bu sayı yeterlidir. Bu şekildeki seçim aynen evlilik akdi gibidir; evlilik akinde bir kişi akdi okur, iki kişi de şahid olur."[4]
Maverdi diyor ki:
"İmamet bir kişinin seçimiyle de olur. Çünkü Resulullah'ın amcası Abbas, Peygamber'in amcası oğlu Ali'ye dedi ki: "Elini uzat, sana biat edeyim ve halk da desin ki, Resulullah (s.a.a)’in amcası, onun amcası oğluna biat etti. O zaman hiç kimse sana muhalefet etmez. Bu konunun doğruluğunun delili, imam seçiminin, hükmüne itaat edilmesi gereken hakimin hükmü gibi olmasıdır."[5]
İmam ve Halife Tayini
Maverdi daha sonra ise şöyle devam ediyor:
"Dönemin müslümanları tarafından tarihte gerçekleşen iki olay delil gösterilerek, bir önceki halifenin tayin ve vasiyeti ile imamın seçilebileceğinde ittifak edilmiştir..
Bu iki olay şöyledir:
1-Ebu Bekr'in ölüm yatağında vasiyyet ederek Ömer'i kendi yerine seçmesi; bu vasiyyet üzerine Ömer hilafete erişti.
2- Ömer kendisinden sonra halife seçimini altı kişilik bir şuraya bırakması; böylece Ömer'e biat etmek Resulullah'ın diğer ashabının rızasına bırakılmadı; çünkü önceki imamın görüşüne uymak birinci derecede yer almaktaydı. Kendi yerine birini seçmek Resulullah'ın diğer ashabının onayını almaktan daha önemli ve önceliklidir."[6]
Ayrıca, ikinci halife altı kişilik şuranın görüşünün geçerli olması için ümmetin bunu tasvib etmesini gerekli bilmemiş ve kendisinden sonraki halifeyi belirlemiştir. Ancak Ömer bir kişi yerine altı kişiyi tayin etmiştir.
Evet 1.halifenin bu tutumu Emevi, Abbasi ve diğerlerinin bunu bahane edip kendilerinden sonra yerlerine kimin geçeceğini belirleyerek, Ebu Bekir ve Ömer'e uyduklarını öne sürmelerine sebep oldu.
Zorla da Halife Olmak Mümkündür!
Şeyh-ul İmam Ebu Ye'la Muhammed b. Hüseyin-i Ferra Hanbeli de Ahkam-us Sultaniye adlı kitabında bütün bu görüşlere değindikten sonra Ehl-i Sünnet'in ileri gelenlerinden diğer bir grubun "imam" hakkındaki görüşünü şöyle açıklamaktadır: "İmamete geçmek seçim ve atamayla olduğu gibi güç ve zor kullanılarakta bu makama geçip imam ve halife olmak mümkündür.[7]
Dolayısıyla: "Bir kimse kılıç zoruyla İslam ümmetine hakim olur, hilafet makamına geçer ve "emir-ul müminin" lakabı alırsa Allah'a ve kıyamet gününe inanan hiç bir müminin böyle bir halifeyi imam ve önder olarak kabul etmeden sabahlamaya hakkı yoktur; o halife ister sakınan ve takvalı bir kimse olsun, ister fasık ve zalim. Her iki durumda da imam ve müminlerin emiri olduğu için itaati herkese farzdır!"
Kadı sözlerine şöyle devam ediyor:
"Bir kimse servet ve güç kazanmak için halifeye başkaldırırsa bu durumda zamanın halifesinin dost ve yardımcıları olacağı gibi onun da dost ve izleyicileri olacaktır. Bu halde Cuma namazının hutbesinde galip gelen imamın ismi anılmalıdır. Hırra savaşında olduğu gibi: Yezid muhaliflerini bastırmak için Medine üzerine ordu gönderdiği zaman Abdullah b. Ömer Medine halkına Cuma namazı kıldırıyor ve -hutbede-:"Biz Cuma namazını zafere ulaşan kimsenin adına kılacağız."[8] diyordu.
İmam ve halife seçimi konusunda Kadı Ebu Ye'la, Maverdi ve diğer Ehl-i Sünnet alimlerinin sözlerinden şu anlaşılıyor ki, İslam tarihinin geçmişinde bu alanda vuku bulan olaylar, nasıl gerçekleşmişse olduğu gibi dini hükümler olarak kabul edilmeli ve uyulmalıdır. Hulefa-i Raşidin ve diğerleri çeşitli yöntemlerle hilafete geçtikleri için hilafete geçmekle ilgili hükümleri anlamada farklı görüşler ortaya çıkmıştır.
İmama İtaat
Ehl-i Sünnet bilginlerine göre baştaki halife Resulullah'ın sünneti üzere hareket etmese de yine itaati farzdır. ve hiç bir müslümanın ona başkaldırmaya hakkı yoktur.
Müslim Sahih'inde Ebu Huzeyfe'den naklen Resulullah'ın şöyle buyurduğunu yazıyor:
"Benden sonra benim yolumda olmayan ve benim sünnetime göre hareket etmeyen imamlar başa geçecekler. Onların arasında kalplerinde şeytan gizlenen insan kılığında kimseler olacaktır."
Ravi diyor ki ben, "Ya Resulullah! Böyle imamların dönemini görecek olursam ne yapmam gerekir" diye sordum. Bunun üzerine Resulullah:
"Sırtına kırbaç vursa, malını-mülkünü elinden alsa da imama itaat etmelisin!" buyurdu.
Müslim Sahih'inde diğer bir yerde İbni Abbas'tan naklen Resulullah'ın şöyle buyurduğunu kaydeder:
"Bir kimse imamının çirkin bir iş yaptığını görürse sabretmeli -ses çıkarmamalı-. Çünkü bir karış bile kendini müslüman toplumdan uzaklaştıran ve bu hal üzere ölen kimse cahiliye ölümüyle ölmüş olur; yani İslam üzere ölmez."
Diğer bir rivayete göre de Resulullah şöyle buyurmuştur:
"Kim İmamın emrine boyun eğmez de ondan bir karış miktarınca uzak kalır ve bu haliyle ölürse cahiliye ölümüyle ölmüş gibidir."
Yine Nafi'den şöyle nakletmişlerdir:
Ömer b. Hattab'ın oğlu Abdullah Yezid b. Muaviye'nin döneminde gerçekleşen Hirre olayında Resulullah'tan şöyle duyduğunu söyledi:
"İmam ve önderine itaat etmeyen kimse kıyamet günü eli boş olarak, yersiz ve çirkin işine hiç bir delili ve mazereti kabul edilmemiş olduğu halde Allah Teala'nın huzuruna çıkacaktır. Bir yönetici ve hakime biat etmeksizin ölen kimse cahiliye ölümüyle ölmüş gibidir."[9]
Meşhur Ehl-i Sünnet bilgini Nevevi Sahih-i Müslim'e yazdığı şerhde çirkin işlerde ve günahta imama itaat etmek ile ilgili olarak şöyle diyor:
"Bütün Ehl-i Sünnet fakihleri, muhaddisleri ve görüş sahibi olan kelamcılar, fasık, zalim veya dini hükümlere uymayan imamın yönetimden alınarak ortadan kaldırılamayacağı görüşünde birleşmişlerdir. Böyle bir hakim ve yöneticiye karşı hiç bir durumda başkaldırmak caiz değildir. Bu konuda gelen açık hadisler gereğince ona nasihat etmek ve yol göstermek gerekir."
Nevevi şöyle diyor:[10]
"Zalim ve bozguncu hakim ve yöneticilere karşı kıyam etme ve onlarla savaşmanın haram olduğu konusunda müslümanlar ittifak etmişlerdir. Bu mevzuyla ilgili hadislerden de bu husus anlaşılmaktadır. Ehl-i Sünnet, imam ve yöneticinin fasık ve bozguncu olmasından dolayı yönetimden alınamayacağı konusunda ittifak etmiştir"*
Tarihi Vakıalar
Beni Saide Sakifesi Olayı
Resulullah (s.a.a)’in vefatından sonra Ensar imamet makamını ve hakimiyeti ele geçirmek için bu makamın kendi hakları olduğunu iddia edip şu delilleri ileri sürüyorlardı:
"Resulullah ve diğer muhacirleri biz barındırdık. Bizim kılıçlarımızla İslam güçlendi; dolayısıyla imam ve halife bizden olmalıdır!"[11]
Muhacirler de Ensarın karşısında hilafet ve imametin kendi hakları olduğunu iddia edip şöyle diyorlardı:
"Resulullah bizim kabilemizdendi; biz nübüvvet soyundanız. Ayrıca -biz Kureyş kabilesindeniz ve Kureyş de Arapların en üstünü olduğundan- Araplar Kureyş dışında kimseye itaat etmezler; bu yüzden imam ve halife bizden olmalıdır."
Ensar ve Muhacirlerin hilafet için öne sürdükleri deliller karşısında Hz. Ali (a.s)’ın şu sözleri dikkat çekicidir:
"Resulullah'ın yerine geçmek için onun akrabası ve ashabı olmanın delil gösterilmesi gerçekten şaşırtıcıdır!"[12]
Başka bir yerde, nübüvvet ağacı olmalarını delil gösteren muhacirlere hitaben şöyle buyuruyor:
"Kureyş meyvesini (Ehl-i Beyt'ini) zayi ettikleri halde -nübüvvet- ağacı olmayı delil getiriyor!"[13]
Evet; sonunda Beni Saide sakifesinde Ebu Bekr'e biat edildi. Ebu Bekr'e biat olayını Abdullah b. Seba kitabının Beni Saide faslında genişçe açıklamışızdır.
Ebu Bekir yaklaşık üç yıl hilafet makamında bulunup müslümanlara hükumet etti ve ölüm yatağındayken son nefeslerinde Kureyş muhacirlerinden olan Ömer'i kendi yerine halife olarak tayin etti. Halk da Ebu Bekr'in ölümünden sonra onun emri üzere Ömer'in hükumetine teslim oldular ve hilafet için ona biat ettiler.
İkinci halife yaklaşık oniki yıl hükumet etti ve ömrünün sonunda ölüm yatağında Kureyş'ten altı kişiyi seçti ve halifeyi seçmek için bu altı kişinin toplanarak anlaşmalarını ve aralarından bir kişiyi halife seçmelerini emretti. Bu seçimde altı kişiden biri olan Abdurrahman b. Avf'a özel bir hak tanıdı. Sonunda Abdurrahman bu avantajdan yararlanarak siyasi bir hareketle kayınbiraderi olan Osman'ı hilafete seçti.[14]
Üçüncü halife Osman da oniki yıl hükumet etti. Osman'ın bu oniki yıllık hükumetinin, özellikle ikinci yarısı fitne ve kargaşa dönemiyle meşhurdur.
Kargaşa ve fitneler, Osman ile Ümm-ül Müminin Aişe, Talha ve Zübeyr arasında sert tartışmalara sebeb oldu, Ümm-ül Müminin, Aişe'nin halkı tahrik etmesi, halkın ayaklanması ve Osman'ın öldürülmesiyle sonuçlandı.[15] Osmanın öldürülmesin-den sonra halk bu defa ne veliahd, ne altı kişilik şura, ne Sakife'nin ileri gelenlerinin halifeyi belirlemesine razı oldular. Hiç bir dış etkenin tesiri altında kalmaksızın topluca Hz. Ali b. Ebi Talib'e biat ettiler.
İmam Ali (a.s) dört yıldan fazla süren hilafet döneminin ilk aşamasında Ümm-ül Müminin Aişe'nin başlattığı itaatsizlik, savaş ve çekişmelerle karşılaştı. Bu konuda Aişe Hz. Ali'nin hükümetine karşı çıkan ve Osman’ın ölümünden sonra kendisi tarafından hilafet kürsüsüne aday olarak gösterilen halası oğlu Talha, Zübeyr ve Mervan b. Hakem'le işbirliği yaptı; sonuçta Basra'da tutuşturduğu Cemel savaşında yenilgiye uğradı.
Cemel savaşından sonra Sıffin savaşı vuku buldu ve hilafet makamına ulaşmak için Osman'ın öldürülmesini bahane eden Muaviye Sıffin'de Hz. Ali (a.s)’a karşı savaş başlattı. Tam Muaviye'nin yenilgisiyle İslam tarihinde köklü değişikler vuku bulmak üzereyken Amr b. As'ın hilesiyle Hz. Ali (a.s)’ın ordusunda ikilik başgösterdi. Bu ikilik bir taraftan utanç verici hakemiyet konusunun vuku bulmasına sebep olurken diğer taraftan da hakemiyet olayındaki çirkin emellerinin günahını Hz. Ali (a.s)’ın üzerine yıkmak isteyen bağnaz, mutaassıp bir grup olan Haricilerin başkaldırmasına ve kanlı Nehrivan savaşını meydana getirmelerine sebep oldu.
Hz. Ali (a.s) bu kısa hükumeti döneminde Muaviye ve kendisine muhalif olan diğerlerine, önceki halifelerin meşruiyetlerini isbatlamak için dayandığı, ilkelerle cevap veriyordu.
Hz. Ali (a.s) şehid oldu; ancak çok geçmeden hilafet Muaviyeyle başlayan Emevi söyunun eline geçti. Emeviler de Ebu Bekr’in yolunu izlediklerini açıklayarak her biri kendi yerine halife seçiyorlardı.
Emevilerin hükumeti yaklaşık doksan yıl sürdü. Sonra Abbasiler hilafete geçtiler. Onlar da Emeviler gibi hareket ederek birinci halifeyi izlediler.
Maksadımız tarih yazmak değil,maksadımız İslam hükumetlerinde yüzlerce yıl boyunca imam ve halifenin nasıl seçildiğini açıklamaktır.
Tarih sayfalarını çevirdiğimizde Ehl-i Sünnet alimleri, kelam ve fıkıh kitaplarını telif ettikleri Abbasiler döneminde tarihi olaylara istinat ederek halife seçiminde uyulması gereken belli bir takım kurallar öne sürmüşler ve bu kurallar Ehl-i Sünnet'in hilafet hususunda özel siyasi-dinî düşüncesini oluşturmuştur. Bu düşünce kısaca şöyle özetlenebilir:
1- Halifenin itimad edilir kişiler tarafından tayini (ehl-i hal ve akd tarafından seçimi):
Halifenin tayininde "ehl-i hal ve akd" denilen itimad edilir bilirkişilerin en az kaç kişi olması konusunda üç görüş vardır:
a) Bu hususda onlardan birkaçının aynı görüşte olması yeterlidir; (Beni Saide sakifesindeki kargaşada bir kaç kişinin Ebu Bekr'e biat etmesiyle onun hilafete seçilmesi gibi.)
b) Hilafet, nikah akdinde olduğu gibi iki şahidin huzurunda bir kişinin biatıyla gerçekleşir.
c) Hilafet sadece bir kişinin biatıyla gerçekleşir; Resulullah'ın amcası Abbas'ın Hz. Ali'ye: "Elini uzat sana biat edeyim ki halk da sana biat etsin" dediği gibi.
2- Zorla hakimiyete geçmek: Bazı alimler, zor kullanmakla başa geçenin meşru halife olduğu görüşündedirler!
3- Veliahd tayiniyle (atama şeklinde).
Bu konuda birinci halife Ebu Bekr'in Ömer'i kendi veliahdi olarak seçtiği, bunun doğruluk ve sıhhatinde ittifak ve icma edildiği ve Ebu Bekir'den sonra Ömer'in hilafetinin kabul olduğu söylenmektedir.
Ömer de ölüm yatağında hilafet için altı kişiyi aday ederek ölümünden sonra bunların toplanıp aralarından birisini hilafete seçmelerini emretti ve olay onun istediği gibi oldu.[16]
Günümüzde İslam Hükumetinin Teşkili
Günümüzde İslam hükumetinin nasıl kurulması gerektiği hususunda Ehl-i Sünnette iki görüş sözkonusudur:
1- Biat edilerek sultan -veya halifeyi- tayin etmek
2- Şurayla İmam ve ulul emri tayin etmek
Biatla Hilafet
Ehl-i Sünnet'ten bir grubu günümüzde de hilafetin müslümanlardan biat alınarak resmi ve meşru olacağına inanmaktalar. Buna göre imam ve halife ölürse veya ortadan kaldırılırsa halk onun seçtiği yeni hakimle biatleşmek zorundadır.*
Bu grubun ileri sürdükleri delil ilk halifelere uymaktır. İlk halifeler hilafet makamına oturduklarında halktan biat alıyor ve biat almakla hükumetlerinin meşru olacağını sanıyorlardı.
Bu hususda hatırlatılması gerekli olan nokta şu ki her biatla hükumetin hak ve meşru olmayacağını unutmamak gerekir; çünkü: Biat alış-veriş gibidir. Bir şeyi satınalmakla ona sahip olunur. Ama bu alış-verişin iki şartı vardır. Birincisi alış-veriş zorla değil kendi istek ve iradesiyle gerçkleşmesi olmalıdır. İkincisi, mal satıcının kendisine ait olması ve o malı satma hakkına sahip bulunması
Biat, Resulullah'a yapılan biat gibi İslam dininin emirlerine uygun olmalıdır. Aksi taktirde, zorla alınan biat ve müslüman olmayan veya müslüman olup gerekli şartı taşırmayan birine edilen biat o adamın hükumetini meşrulaştırmaz.
Şurayla Hilafet
Ehl-i Sünnet'ten bir grubu da bugün şura meselesini sözkonusu ederek İslam'da ulul emrin seçim ve tayininin müslümanların elinde olduğunu ve müslümanların şura ve istişareyle bu sorunu halletmeleri gerektiğini ileri sürerek hilafet ve hükumete seçilen kimsenin "Allah'a itaat edin; peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de" ayetinin kapsamına girdiğine inanmaktalar.
Ehl-i Sünnet'ten olan bu grup bazı yerlerde şurayla seçilen bu halifeyi "İmam-ı Zaman" -Zamanın İmamı- diye tanıtıyorlar.
Hilafetin şurayla meşru olduğuna inananların ileri sürdükleri en önemli deliller şunlardır:
1- Kur'an-ı Kerim:
Ehl-i Sünnet bilginleri bu iddiaları için Kur'an-ı Kerim'den iki ayeti delil olarak göstermekteler:
a) "İşleri kendi aralarında şura ile olanlar" (Şura/38)
b) "İş konusunda onlarla meşveret et." (Al-i İmran/159)
2- Resulullah (s.a.a)’in Sünneti:
Bu konuda Resulullah'ın bir hadisine dayanarak; bazı gazvelerde savaşa katılan ashabıyla meşveret ederek "görüşünüzü bana söyleyin" buyuruyor ve ona göre davranıyordu diyorlar.
3- Sahabilerin Sireti:
a) Beni Saide Sakifesinde birinci halife Ebu Bekr'e biat olayında Resulullah'ın sahabilerinin davranışları.
b) İkinci halife Ömer'in emriyle teşkil olan hilafet şurasında halifenin tayin edilmesi.
c) Hz. Ali'nin Nehc-ül Belağa'daki bazı sözleri.
Ehl-i Sünnet'tin, halife ve ulul emrin şura ile seçiminde ileri sürdükleri en önemli deliller bunlardır, şimdi bunları ayrı ayrı inceleyelim:
Şura Görüşünü Savunanların Delillerinin İncelenmesi
1- Kur'an-ı Kerim: Kur'an-ı Kerim'de sadece iki yerde Meşverete işaret edilmiştir. Birisi Resulullah' (s.a.a)’in şahsıyla ilgili diğeri ise geneli kapsamaktadır.
Al-i İmran suresinin129. ayetinden 166. ayetine kadar arka arkaya gelen ve önemli bir konudan bahseden ayetlerden biri olan 159. ayetin bir bölümü konuyla ilgilidir.
Bu ayetler Resulullah (s.a.a)’in gazveleri hakkındadır. Onların bir bölümünde Allah'ın mücahidlere olan rahmeti zikredilmekte bir bölümünde onlara nasihat edilmekte ve bir bölümünde ise Resul-i Ekrem (s.a.a)’in kendisine bir takım emirler verilmektedir. Özellikle şu ayette Resulullah (s.a.a)’e hitaben buyrulmaktadır ki:
"Allahın rahmetinden dolayı onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlarla Meşveret et. Eğer azmedersen artık Allah'a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever."[17]
Bu ayetin tefsirinde Ehl-i Sünnet müfessirlerinden Taberi şöyle der:
"Allah Tebarek ve Teala resulüne savaş konusunda ve düşmanla karşılaştıklarında ashabının görüşlerine değer verdiğini ve onlardan yardım aldığını göstermek ve ashabın kalbini elde etmek için onlarla meşveret etmesini emretti. Gerçi peygamberin onların görüşlerine ihtiyacı yoktu, çünkü Allah Teala vahy ile ona yol gösteriyordu."[18]
Suyuti de bu ayetin tefsirinde İbni Abbas'tan şöyle naklediyor:
Bu ayet nazil olunca Resulullah buyurdu ki: "Şüphesiz Allah ve resulünün diğerleriyle meşveret etmeye ihtiyacı yoktur; ancak Allah Teala ümmete merhametinden dolayı bu emri vermiştir."[19] Suyuti sözlerinin devamında muhtelif gazvelerde Resulullah'ın, ashabıyla yapmış olduğu meşveretleri saymıştır.
Resulullah (s.a.a)'ın, Meşveret Ettiği Yerler
1- Bedir Gazvesi:
Resulullah (s.a.a)'in ilk ve en meşhur olan meşvereti Bedir gazvesinde ashabıyla yaptığı meşverettir. Resulullah (s.a.a), Kureyş ticaret kervanının Ebu Süfyan başkanlığında Şam'dan Mekke'ye doğru hareket ettiğini haber alınca müslümanları kervanın mallarını ele geçirmeye davet etti. Üçyüz onüç kişi Resulullah (s.a.a)’in davetine icabet ettiler. Bu topluluğun üçte ikisini ensar, üçte birini de muhacirler oluşturmaktaydı.
Müslümanlar o güne kadar Medine'den düşmanla savaşmak amacıyla çıkmadıklarından dolayı savaşa hazırlıklı değillerdi.
Ebu Süfyan müslümanların kafileye saldırarak mallarını ele geçirmek için Medine’den çıktıklarını haber alınca derhal Mekke'ye bir adam göndererek yardım istedi ve kendisi de kafileyi sapa yoldan Mekke'ye götürdü; böylece kafilenin mallarının müslümanların eline geçmesine engel oldu.
Mekke'den de bin kişi mallarını kurtarmak ve savaşa hazırlıklı olmayan üçyüz onüç müslümanla savaşmak için Mekke'den Medine'ye doğru hareket ettiler. Bütün bu haberler Resul-i Ekrem (s.a.a)’e ulaşınca ashabını toplayarak, bu konudaki görüşlerini belirtmelerini istedi.
İlk önce Ebu Bekr konuştu. Ehl-i Sünnet tarihçilerinin çoğu Ebu Bekr'in ne söylediğini ve görüşünün ne olduğunu yazmamışlardır. Ebu Bekir'den sonra Ömer kalkarak şöyle dedi:
"Ya Resulullah! Vallahi bunlar Kureyştirler, aziz oldukları günden bu yana zelil olmamışlardır, kafir oldukları günden beri de iman etmemişlerdir, seninle savaşacakları kesin; sen de onlarla savaşmaya hazır ol."
Resulullah (s.a.a) Ömer'e cevap vermedi ve başını çevirerek tekrar "görüşünüzü bana söyleyin" buyurdu.
Ömer'in sözleri diğerlerini korkutmadı. Mikdad yerinden kalkarak
"Ya Resulullah! Allah'ın emrini yerine getir ve bil ki biz senin yanındayız. İsrailoğulları'nın, peygamberlerine söyledikleri gibi 'Sen git rabbinle, onlarla savaş, biz buradayız' sözlerini ağzımıza almayız; biz ancak: &# 39;Sen rabbinle onlarla savaş, biz de s