İnanç, Makaleler

Tevessül

ve maruf şiirinde 14 Masuma tevessül eder.

ibadet olduğu için değil

-Canımız, ”levlak” makamının şahı için ki kalan ulu’l-azm şahlarının komutanıdır.

-O zaman, hakkıyla o, zaman sayfalarında hüner defterinde Hayber kapılarından bir kapıdır.

-Artık onun ismet nuruyla ki adı, dilin anahtarı ve hünerli yiğitleri hayrete düşürendir.

-O zaman zehirle yanan sinesine, henüz âlemin iki gözü mateminde nemlidir.

-Birde kanı haksız dökülen Kerbela’nın sultanına ki onun kanıyla bütün kanlar kırmızıdır.

-Ve o zaman siyasetinde uyguladığı adalet, bazen bir aslan, bazen de bir anneden daha iyidir.

-Halid’e rahmet etki o, bu beyit gibi mahşer gününün zemzemelerinden korkarak titremededir.

-Şefaat ve vesilenin kabulüne ve isteğin geri çevrilmemesine sebep olan kâmil muhabbet gibidir. ”Allah’ım! Seni, Peygamber’inin makam ve menziletine and veriyorum hacetimi ver.” Cümlesinin manası şudur: “Allah’ım! Peygamber’ine olan muhabbetini, hacetimin verilmesi için vesile karar kılıyorum.”

3- Tevessülün Caiz Olmadığı Görüşü

Takiyuddin İbn Teymiyye ve Hanbeli müteahhirlerinden bazılarına göre Peygamber’in (a.s) kendisine tevessül caiz değildir. Tevessülün üç tane manası vardır ki onların iki tanesi, İslâm âlimlerinin ittifakıyla sahihtir.

İbn Teymiyye’ye göre tevessülün bu iki manasını inkâr eden kâfir ve mürteddir.

1- Peygamber’e iman ve muhabbet anlamına gelen tevessül: Örneğin, şöyle söylediğimiz zaman “Allah’ım, senden Peygamber’in Muhammed (s.a.a) hürmetine istiyorum.” Maksat şu olmalıdır, “Allah’ım senden, Peygamber’ine olan muhabbet ve imanım hakkı için istiyorum.” “Onu vesileyle arayın” ayetinin manası ise, Allah’a ve elçisine itaatle Allah’a yakınlaşmaktır. Çünkü Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiştir. Bu mana, bütün âlimlere göre caizdir. Hatta İbn Teymiyye, güzel bir amel olarak kabul etmiş ve onu bazı sahabe, tabiin, Ahmed b. Hanbel ve diğerlerinden nakletmiştir.[20]

2- Tevessül, dua ve Peygamber’in şefaati anlamında ki buna benzer bir duayı ikinci halife de yapmıştır: “Allah’ım biz, kuraklıkla karşılaştığımızda sana, Peygamber’ini vesile kılardık. Şimdi Peygamberimizin amcasını vesile kılıyoruz. Öyleyse bize yağmur gönder.” Kastedilen, onun dua ve şefaatidir.

3- Tevessül, Allah’ı Peygamber’ine and vermek anlamındadır. Bu tevessülü, ashap, ne Peygamber hayattayken ve ne de Peygamber’in vefatından sonra yapmışlardır. Ebu Hanife şöyle diyordu: “Hiç kimse ‘Senden Peygamber’inin hakkı için istiyorum.’ demesin.”[21]

İbni Teymiyyenin Görüşünün Tenkiti

Birincisi, ashabın hiçbir zaman böyle dua etmedikleri iddiası onun kendi yorumudur. İkinci Halifenin, ”Sana Peygamber’ini vesile kılardık”tan kastının, Peygamber’in hakkı veya kendisi olmadığı nereden bellidir? Aynı şekilde Ehlisünnet âlimlerinin birçoğu bu şekilde görüş belirtmişlerdir ve ibarelerinin zahiri, Peygamber’in kendisini çağrıştırır.

İkincisi, faraza hiçbir sahabe, Peygamber hakkı için tevessül etmemiş ve hatta bazı sahabeler bu ameli açıkça menetmiş olsalar dahi bu, tevessülün haram olduğu anlamına gelmez. Bazı fakihlerin dışında ashabın görüşü, Peygamber’den nakletmedikleri sürece hüccet kabul edilmez.

Tevessülün Caiz Olmadığına Dair Selefilerin Delilleri

1-Tevessül Edilmemesi

Sahabe, Peygamber’in vefatından sonra tevessül etmiyorlardı. İbn Teymiyye Kaide-i Delile’de, Abdulvahhab Keşf-i Şübehat’ta ve Seyyid Muhammed Reşit Rıza Tefsiru’l-Menar’da şöyle söylüyor: “Sahabe, Peygamber hayattayken ona tevessül ediyorlardı fakat vefatından sonra hiçbir zaman tevessül etmediler. Aksine dua etmek için Peygamber’in kabri başında duranları bundan menediyorlardı. O halde nasıl olurda kendileri tevessül edebilirlerdi.”

Tenkit ve İnceleme

Öncelikle eskiler, hem sahabe hem de tabiin, hayatında da vefatından sonra da Peygamber’e tevessülü inkâr etmemişlerdir. Aksine hatta Ehlisünnet rivayetlerinde bulunmaktadır ki Hz. Âdem, Peygamber dünyaya gelmeden tevbesinin kabulü için ona şu şekilde tevessül etmiştir.

“Allah’ım, Muhammed (s.a.a) hakkı için günahlarımı bağışlamanı diliyorum.”[22]

İkincisi, Beyhaki, İbn Ebi Şeybe ve aynı şekilde Ahmed b. Zeyni Dehlan, Hülasatu’l-Kelam kitabında sahih bir hadisle şöyle nakleder:

“Halife Ömer’in hilafeti zamanında halk kuraklıkla karşı karşıya kalır. Bilal b. Heres, Peygamber’in kabri başına giderek şöyle der: ‘Ya Resulallah, ümmetin için Allah’tan yağmur iste çünkü hepsi helaketin eşiğindedir.’ Resulullah onun rüyasına gelir ve şöyle buyurur: ‘Yağmur yağacak.”

Osman’ın hilafeti zamanında bir şahıs, kendi hacetini Osman b. Huneyf’e söyler, Osman b. Huneyf ona şöyle söyler:

“Abdest al, camide namaz kıl ve namazdan sonra şöyle söyle: ‘Rabbim, rahmet Peygamber’i olan Peygamberimizi vesile kılarak senden istiyorum. Ey Muhammed, ben seni vesile kılarak sana yüz çevirdim ve senden hacetimi vermeni diliyorum.’ O şahıs, bu şekilde tevessül etti ve haceti yerine geldi.”[23]

2- İmam Ebu Hanife’nin Görüşüne Temessük

İbn Teymiyye şöyle söylüyor: “Mahlûkata and vermek haramdır. Bu Ebu Hanife’nin mezhebine göre de böyledir.”[24]

Tenkit ve İnceleme

Hanefilerin imamı Ebu Hanife’nin görüşüne yapılan istidlal iki yönden sorunludur. Birincisi Ebu Hanife, mekruh olduğunu söylemiştir. Ebu Hasan Kaduri, Kerhi şerhinde bu görüşü “el-kerahet” babında getirmiştir. Ebu Yusuf, üstadı Ebu Hanife’nin şöyle söylediğini naklediyor: “Allah’ı, Allah’tan başkasıyla çağırmak doğru değildir.” O, falancanın hakkı için demekten hoşlanmazdı. İkincisi, Ebu Hanife’nin deliline dikkat ettiğimiz zaman onun “mahlûkun, halikin boynunda hakkı yoktur” gibi bir akli delil getirdiğini görüyoruz[25]

Bu mana, hakkın külli olarak reddi anlamına gelmez. Çünkü Allah, Peygamber ve inananların haklarını kendi sorumluluğuna almış ve Kur’an’da şöyle buyurmuştur:

“Sonra peygamberlerimizi ve inananları böylece kurtarırız biz ve inananları kurtarmak, bir haktır bize.”[26]

İbn Abidin gibi Hanefilere mensup olanlar, bu hakkı kabul etmiş fakat yine de şöyle demişlerdir: “Halkın, Allah’a karşı zorunlu hakkı yoktur.”[27] Bu görüş Hanefi mezhebinin genel bir görüşü dahi olsa, sadece Hanefi fıkhına tabi olanları kapsar ve bu, diğer mezhep taraftarlarına zorla kabul ettirilemez.

3- “Artık orada Allah’la beraber hiçbir kimseyi çağırmayın.” Ayetine Temessük

Seyyid Muhammed Reşit Rıza gibi selefilerin, Peygamber’in vefatından sonra ona tevessül etmenin caiz olmadığına dair bir başka delili de şudur ki: Allah’a yakınlaşma vesilesi, Allah’ın halk için karar kıldığı iman, amel ve dua gibi şeyler olmalıdır. Orta çağda Peygamber ve takvalı şahıslara tevessül olağandı. Onları, Allah vesileleri olarak adlandırmışlardı. Onları, Allah’la aralarında vesile karar kılıyor ve kabirleri yanında hacetlerini onlardan istiyorlardı. Hâlbuki dua ibadettir. Allah Kur’an’da şöyle buyuruyor:

”Artık orada Allah’la beraber hiçbir kimseyi çağırmayın.”[28] “Allah’tan başka çağırdıklarınızın hepsi de sizin gibi kuldur.”[29]

Tenkit ve İnceleme

Bu sorunun cevabında şunu bilmeliyiz ki her dua ibadet değildir. Ruhun ibadet olması nasıl mümkün olabilir. Çünkü dua, davet kökünden gelir ve Kur’an’ın birçok yerinde zikredilmiştir.

”…oğullarımızı çağıralım”[30] “Aranızda, birbirinizi çağırdığınız gibi Peygamber’i çağırmayın.”[31]

Bu yüzden dua, birçok ayette nida (seslenmek/çağırmak) manasına gelir. Doğal olarak her nida dua ve her dua da ibadet değildir. Aksine dua, ibadetin ahkâmına sahip olduğu, Allah’ın mabutluğuna ikrar, huzu ve huşu olduğu zaman ibadettir. Bunun Peygamber ve İmamlara tevessül, teberrük ve onlardan yardım istemekle ilgisi yoktur. Rivayette gelen, ”Dua ibadettir.” cümlesi, Allah’a dua etmenin ibadet olduğudur. Her duanın ibadet olduğu anlamına gelmez.[32]

4-“Onları çağırırsanız çağrışınızı duymazlar.” Ayetine Temessük

Seyyid Muhammed Reşit Rıza gibi selefilerin, temessük ettiği ayetlerden bir diğeri de Nur suresindeki şu ayettir:

“Allah’ı bırakıp da ibadet ettikleriniz, bir çekirdek zarına bile hükmedemezler. Eğer onları çağırsanız, çağrınızı duymazlar. Duysalar bile çağrınıza karşılık veremezler. Kıyamet günü de sizin ortak koştuğunuzu inkâr ederler. Bunları sana hiç kimse, hakkıyla haberdar olan (Allah) gibi haber veremez.”[33]

Tenkit ve İnceleme

Bu ayet, putlara tapan ve hacetlerini onlardan isteyen müşrikler hakkındadır. Allah buyuruyor ki, “Putlar bir hurma çekirdeğine dahi sahip değillerdir ve size hiçbir şey veremezler. Çağırdığınız putlar duyamazlar çünkü cansız cisimlerdir. Faraza duysalar bile, size cevap veremezler çünkü dilleri yoktur.”[34]

Bu ayetin de, Peygamber ve evliyaya tevessülle hiçbir alakası yoktur. Çünkü birincisi, putperestlerle, tevessül edenleri mukayese etmek yersizdir. Çünkü putperestler, hacetlerini Allah’tan değil putlardan istiyorlar fakat tevessül edenler hacetlerini Allah’tan istiyorlar ve Peygamber’i, Allah’ın elçisi olduğu için dualarının kabulünde vesile karar kılıyorlar.

Reşit Rıza’nın Tefsiru’l-Menar’da, kendisinin ifade ettiği gibi, tevessül edenler, ev sahibinden bazı ihtiyaçlarını isteyen misafir gibidirler. Bazen ev sahibinden bazen de ev halkını veya onları misafirliğe getiren ev sahibinin dostlarını vesile kılarak bir şeyler ister ve her şeyi ev sahibinin lütfu bilirler.[35]

İkincisi, Allah’ın habibi olan Peygamber’i, Allah’a karşı olan putlarla mukayese etmek yanlış bir mukayesedir. Çünkü Abdulvahhab’ın kendi inancına göre dahi Peygamber, kabrinde canlıdır. Berzah yaşantısı, şehitlerin berzah yaşantısından daha yücedir. Selam verenlerin selamını işitir.[36]

5- “Allah’tan başka çağırdıklarınızın hepsi de sizin gibi kuldur.”
Ayetine Temessük

İbn Teymiyye, İbn Abdulvahhab ve Seyyid Muhammed Reşit Rıza gibi selefilerin, vefatından sonra Peygamber’e tevessülün caiz olmadığıyla ilgili beşinci dedilleri, Araf suresi 194. ayettir.

Tenkit ve İnceleme

Bütün müfessirler bu ayeti, putları, yaratılışta ve âlemin idaresinde Allah’a şerik zanneden ve onlara ibadet eden putperestler hakkında olduğunu kabul eder. Bu amel, (tevessül) peygamberleri yaratılışta ve âlemin idaresinde hiçbir zaman Allah’a şerik bilmeyen ve onlara tapmayan kimseler hakkındadır. Aksine her gün defalarca Peygamber’in kul ve elçi olduğuna ”Eşhedu enne Muhammeden abduhu ve Resuluhu” diyerek şehadet ederler. Rahmet Peygamber’inin duaları Allah tarafından kabul edildiği için ondan, bize dua ve şefaat etmesini istiyoruz.

6- “Onlara, bizi yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.” Ayetine Temessük

Arabistan müftüsü Bin Baz, Ayetullah Vaizzade’ye cevabında şöyle söylüyor: “Putperestler de Allah’ın birliğine inanıyorlardı. Fakat putlara ibadet ederek şöyle söylüyorlardı: ‘Biz bunlara, bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.’ Bu, Allah’a ulaşmak için kabir ehline tevessül edenlerin amellerine benzer.”

Tenkit ve İnceleme

Allame Tabatabai bu söze şöyle cevap veriyor: “Mezhep imamlarının nass ve açık hükümlerine ve Çin, Hindistan ve Japonya gibi ülkelerde yaşayan yüz milyonlarca putperestin söylediğine göre putperestliğin metodu şu esasa dayanır: ‘Âlemin yaratılışı, hatta taptıkları ilahlar bile Allah’tandır. Fakat bizim idrak kabiliyetimiz olmadığı için bizi Allah’a yakınlaştırması ve şefaat etmeleri için melekler, cinler ve masumlar gibi ona yakın kullara ibadet ediyoruz.’ Onlara göre melekler, ev sahibinin evini yaptırmak için atadığı inşaatçılar, şefaat ise mimarı istemek gibidir. Fakat Kur’an’da Enbiya’ya tevessül -müstakil değil- şirk olarak tanıtılmamıştır. Müşriklerin eleştirilmesi, şefaat açısından değil Allah’tan gayrısına ibadet ettikleri içindir.”

7- “Ve ‘bunlar bizim Allah katında şefaatçilerimizdir’ derler.”Ayetine Temessük

Bin Baz, Ayetullah Vaizzade’nin cevabında, tevessülün caiz olmadığı hakkında şu ayete temessük ediyor: ”Ve Allah’ı bırakırlar da kendilerine ne bir zarar, ne de bir fayda verebilecek şeylere taparlar ve ‘bunlar Allah katında şefaatçilerimizdir bizim’ derler.”[37]

Tenkit ve İnceleme

Öncelikle bu ayetin, Allah’tan başkasına ibadet etmeye Müslümanlarla alakası yoktur. İkincisi, söylenildiği gibi Peygamber’i çağırmak, Dr. Abdulkerim Biazar Şirazi

 

Özet

Son zamanlarda, Peygamber (s.a.a) Ehlibeyt (a.s) ve salih evliyalara tevessül hakkında Müslümanlar arasında şiddetli ayrılıklar meydana gelmiştir. Öyle ki tevessüle karşı çıkanlar, tevessülü kabul edenleri şirkle itham etmiş, tevessülü kabul edenler ise onları, Peygamber ve pak Ehlibeyti’ne düşmanlıkla suçlamıştır. Sonuç, her iki tarafta meydana gelen şiddetli taassup nedeniyle yabancıların İslâm ülkelerine tasallutu olmuştur. Burada tevessül konusu ve niteliği tenkit ve incelenmeye çalışılmıştır.

Tevessülün Tanımı

Tevessül sözlükte yaklaşma ve bir şeyin vesilesiyle maksuda ulaşabilme anlamına gelir. ”vesele ilallah” yani “yaptığı bir işle Allah’a yakınlaştı” ve “vasıl”, Allah’ı isteyen, O’na rağbet eden anlamına gelir.[1]

Alusi Bağdadi’ye göre “vesile”, “feile” vezninden olup kendisine tevessül edilerek, Allah’a yakınlaşma talebidir. İtaat ve günahların terkiyle ”vesele ila keza” yani bir şeyle ona yakınlaşmak istedi.

Maide suresi 35. ayette söylenildiği gibi “ittegullah” günahları terk emridir. Dolayısıyla sonrasında gelen cümle ”ibtegu ileyhi’l-vesile” de itaat emridir.[2]

Rağıp İsfahani ve Allame Seyid Muhammed Hüseyin Tabatabai’ye göre “el-vesile”, rağbet gören bir şeye ulaşmaktır. Allah’a vesile kılmanın hakikati, O’nun yoluna riayet ederek ilim ve ibadetle şeriat yolunu katetmektir. Bu vesile Allah ile kul arasında manevi irtibattır. Hadiste “el-vesile”, cennette sadece bir kişiye ihtisas edilen bir makama ıtlak olunur.

Peygamber (s.a.a), bu makamın ona ait olması için ümmetinden, dua etmelerini istemiştir:

”Cennette bir makam olan bu vesilenin bana verilmesi için dua edin.”[3]

Peygamberlere ve Evliyalara Onlar Hayattayken Tevessül Etmek

İbn Abdulvahhab ve diğer selefi âlimlere göre mahlûktan yardım istemek, insanın savaşlarda veya kudretlerinin yettiği şeylerde yardım istediği gibi güç ve kudretleri dâhilinde caizdir.[4]

Alusi’ye göre mahlûktan yardım dilemek, onu vesile kılmak, ondan dua istemek hiç şüphesiz caizdir. Tevessül edilen şahıs hayatta ise, tevessül eden şahıstan daha üstün olmasına gerek yoktur. Peygamber’in bazı ashabına buyurduğu gibi: “Bana dua etmeyi unutma kardeşim.”

Fakat tevessül edilen hayatta değilse, ondan dua istemek caiz değildir. Evet, Peygamber’in kabri başında dua etmek caizdir. Öyle ki ashap, kıbleye dönerek Allah’a dua ediyorlardı.

Vefatından Sonra Peygamber’e Tevessül

İslâm âlimleri, vefatından sonra Peygamber’e tevessülün meşru olması ve “Allah’ım! Peygamber’inin makamı ve hakkı için senden istiyorum” demenin sahih olup olmadığında ihtilaf etmişlerdir. Bu konu hakkında üç görüş vardır.

1- Caiz Olduğu Görüşü

İmamiye, Şafii, Maliki fakihlerinin hepsi ve Hanefi mezhebinin müteahhirleri (son dönem âlimleri) ve Hanbeli mezheplerinden birisi, Peygamber hayattayken veya vefatından sonra bu tür tevessülün caiz olduğunu kabul ederler.[5]

Abbasi halifesi Mansur, Maliki mezhebinin İmam Malik’e şöyle sordu: “Acaba Allah’ın Peygamber’ine mi (s.a.a) dönüp dua edeyim yoksa kıbleye dönerek mi?”

Malik şöyle dedi: “Neden Allah’ın Peygamber’inden yüz çeviriyorsun? Hâlbuki o, kıyamette, senin ve baban Hz. Âdem’in (a.s) Allah’la olan vesilesidir. Ona dön ve ondan şefaat iste.”[6]

Nevevi, Peygamber’i (s.a.a) ziyaret adabının beyanında şöyle yazıyor: “Ziyaretçi, Resulullah’a (s.a.a) dönerek ona tevessül etmeli ve onun vesilesiyle Allah’tan şefaat dilemeli. Bir Arap’ın Peygamber kabri başına gelerek şöyle dediği gibi: Selam olsun sana ey Allah’ın Resulü, Allah’ın Kur’an’da şöyle buyurduğunu işittim:

‘Onlar da nefislerine zulmettikleri vakit sana gelerek Allah’ın, kendilerini affetmesini isteselerdi, Peygamber de onların affını dileseydi elbette Allah’ın tövbeleri kabul edici rahîm olduğunu görür, anlarlardı.’[7]

Daha sonra şöyle dedi: Şimdi günahlarımın bağışlanması için geldim ve seni Allah katında şefaatçi ve vesile karar kıldım.”[8]

Hanbeli olan İbn Kudame, el-Muğni’de Peygamber’i ziyaret adabında şöyle yazıyor: “Kabrin yanına giderek şöyle söylüyorsun: Günahlarımdan tevbe ederek sana geldim ve seni, Allah katında vesile ve şefaatçi karar kıldım.”[9]

Şafii olan Gazali’de, İhya-i Ulum kitabında bir bölümü Peygamber’in (s.a.a) ziyaret adabına ayırarak Allah’a tevbe ve dönüş için onu, kabrinde vesile ve şefaatçi karar kılıyor. Yüzü kabre dönük bir halde Allah’ı Peygamber’in hakkına ve makamına and veriyor: “Allah’ım sen şöyle buyurdun:

‘Onlar da nefislerine zulmettikleri vakit sana gelerek Allah’ın, kendilerini affetmesini isteselerdi, Peygamber de onların affını dileseydi elbette Allah’ın tövbeleri kabul edici rahîm olduğunu görür, anlarlardı.”

Ve ayrıca şöyle yazıyor: “Her gün Baki’ye gitmesi, Peygamber’e selam verdikten sonra, Hasan b. Ali, Hüseyin b. Ali, Muhammed b. Ali ve Cafer b. Muhammed’i (a.s) ziyaret etmesi ve Fatıma (s.a) namaz kılması müstehaptır.”[10]

2- Tevessülün Mekruh Olduğu Görüşü

Ebu Yusuf, üstadı Ebu Hanife’nin şöyle dediğini rivayet eder: “İnsanın Allah’ı, Allah’tan başka (isimleri ve sıfatları) bir şeyle çağırması uygun değildir. Çünkü Allah şöyle buyuruyor:

‘Güzel adlar, Allah’ındır, o adlarla dua edin.”[11]

Peygamber ve evliyanın makamına tevessül hakkında Ebu Hanife, Ebu Yusuf ve Muhammed Şeybani mekruh olduğunu söylerler. Çünkü hiç kimsenin Allah üzerinde hakkı yoktur ve Allah, istediğini rahmetine dâhil eder.

İbn Abidin şöyle söylüyor: “Mahlûkatın Allah üzerinde zorunlu bir hakkı yoktur. Fakat Allah, fazlıyla halk için hak karar kılmıştır. Bu yüzden tevessül duasının adabında şöyle buyuruyor: Allah’ım senden isteyenlerin hakkı için istiyorum.”[12]

Hanefi kitaplarında da yukarıdaki rivayetten başka, Peygamber’i vesile kılarak Allah’a tevessül hakkında “hakkı için” kelimesi dışında, Ebu Hanife ve öğrencilerine ait hiçbir görüşe rastlanmamıştır.[13]

Sonraki bölümde muasır Hanefi âlimlerinin, Peygamber’e tevessülün cevazı ile ilgili fetvalarını gözden geçireceğiz. Seyyid Muhammed Alusi Bağdadi, üstadı İbn Abdusselam’dan şöyle naklediyor: “Allah’ı, Peygamber’ine and vermek caizdir. Çünkü o, âdemoğullarının efendisidir. Tirmizi ve Ahmed b. Hanbel, Osman b. Huneyf’ten hasen ve sahih olan şöyle bir hadis nakleder: Âma bir şahıs Peygamber’in yanına gelerek, gözlerimi iyileştirmesi için Allah’a dua et, der. Peygamber şöyle buyurur:

“Abdest al ve şu duayı oku: Allah’ım senden isiyorum, rahmet Peygamber’i olan Peygamber’ini vesile kılarak sana yöneldim, dileğimi ve hacetimi ver. Allah’ım onun şefaatini hakkımda kabul et.”

Üstat Alusi Bağdadi’ye göre hayattayken veya vefat ettikten sonra Peygamber’in makamına tevessülün bir sakıncası yoktur. Çünkü makam, Hak Teâla’nın sıfatlarına dönen bir manadır.

İslâm Ülkelerinden 75 Âlimin Peygamber ve Evliyaya Tevessülün Caiz Olmasıyla İlgili Fetvaları

Şeyh Halil Seharenpuri, el-Muhned ale’l-Mufenned adlı kitabında, değişik İslâm ülkelerinden 75 Ehlisünnet âliminin, Peygamber’in (s.a.a) kabrine tevessül etmenin caiz olduğu hakkındaki fetvalarını toplamıştır.

Özet olarak şöyledir:

“Bize ve büyüklerimize göre Seyyidu’l-Mürselin’in (s.a.a) kabrini ziyaret etmek, en büyük yakınlıklardan, en önemli sevaplardan ve yüksek derecelere ulaşmak için en büyük vesilelerdendir. Hatta farz derecesine yakındır. Ona ulaşmak, zorluk, meşakkat gerektirse, can ve malı feda etmekten başka çare olmasa dahi farz derecesine yakın bir desturdur. Dualarda, hayattayken veya vefatlarından sonra Enbiya, evliya, salihler, şehitler ve sadıklara tevessül şöyle söylenildiği takdirde caiz olur: ‘Allah’ım senden, falancayı vesile kılarak istiyorum, dileğimi yerine getir ve hacetimi ver.’[14] Veya buna benzer…”

Büyük İmamiye Âlimlerinin Tevessül Hakkındaki Görüşü

Şeyh Tusi, Tabersi, Allame Tabatabai ve İmam Humeyni (r.a) gibi büyük Şia âlimlerine göre vesile, iman, Peygamber’e sevgi ve itaat ve onun duası anlamına gelir.

Allame Tabatabai şöyle yazıyor: “Onu vesileyle arayın’ ayetinde geçen ‘el-vesile’, ubudiyet hakikatinin gerçekleşmesi için Hak Teâla’ya muhtaç ve mütevazı bir şekilde yönelmektir ki bu irtibatın gerekliliği ilim ve ameldir.”[15]

Ali b. Kummi’ye mensup olan tefsirde şöyle rivayet edilmiştir. “Onu vesileyle arayın’ ayeti, ‘İmamı vesile kılarak Allah’a yakınlaşın’ anlamına gelir.” Allame’ye göre maksat, itaattir. Yani imama itaatle Allah’a yaklaşın.[16]

Peygamber (s.a.a) ve İmamların, ilahi şeriatin somut olguları ve güzel ahlak örnekleri oldukları açıktır. Onlara itaat, Allah’a yakınlaşma vesilesi olacaktır. Aynı şekilde Şia fakihlerine göre şerî hükümlerin uygulanması da Allah’a yakınlaşma vesilesidir. Bu yüzden Şeyh Hürr Amuli, Ayetullah Seyyid Ebu’l-Hasan İsfahani ve İmam Humeyni gibi Şia’nın büyük fakihlerinden bazıları fıkhî ve ameli ilmihallerini, Vesailu’ş-Şia, Vesiletu’n-Necat ve Tahriru’l-Vesile olarak isimlendirmişlerdir.

Kendi ilmihal kitaplarını Vesiletu’n-Necat olarak adlandıran âlimlerin sayısı kırkı aşkındır.[17]

Başka bir vesile de, uygulamalı Kur’an ve güzel ahlak örneği olan Peygamber (s.a.a) ve onun sünnetinin devam ettiricisi olan itretidir.

Şii ve Sünni’nin ittifak ettiği hadis gereğince Allah’ın kitabı ve itret, Peygamber’in (s.a.a) iki büyük emanetidir. Halk, bu ikisinin vesilesiyle ilahi hüküm ve emirlere ve güzel örneklere ulaşarak Allah’a daha yakın olacaklardır. Bunlara itaat, güzel ameller, Kur’an’a ve güzel örneklere tabi olarak, Kur’an, Peygamber veya itretin şefaatine layık olacaklardır. Bu manayı, Allame’nin el-Mizan’ının 1. cildinde müşahede etmek mümkündür.

O şöyle yazıyor: “İstedikleri kemale ulaşmak için hiçbir liyakati olmayan şahıslar, okuma yazması olmadığı halde bilgelerin bilgesi olmak isteyen gibidir. Hâlbuki ne okuma yazması vardır ve ne de şefaat edenle irtibatı. Veya sahibine itaat etmek istemeyen, isyan ederken şefaatini de uman bir köle gibidir. Bu iki örnekte şefaatin hiçbir faydası yoktur. Çünkü şefaat, müstakil bir sebep değil, sebebi tamamlamak içindir. Birincisini bilgelerin bilgesi, ikincisini de isyan halindeyken sahibine yaklaştırmaz.”[18]

Evet, Kur’an’da açıkça yazıldığı gibi eğer bir şahıs, sorumlu olduğu hükümlere amel etmez, Peygamber ve İmamlara itaatle liyakat kazanmazsa, Hz. İbrahim’in babası ve şefaat eden de Hz. İbrahim ve Peygamber dahi olsa istiğfar ve şefaatin ona bir faydası olmayacaktır.

”Onlar için, bağışlanma dilesen de dilemesen de birdir; Allah onları bağışlamayacaktır. Doğrusu Allah, yoldan çıkmış milleti doğru yola eriştirmez.”[19]

Ehlisünnet’in Tanınmış Şairlerinin 14 Masuma Tevessülü

İbn Teymiyye ve Abdulvahhab’dan öncesine kadar tevessülün manası Allah, Peygamber ve Ehlibeytin makamlarına and vermekti ve bu Ehlisünnet arasında tamamıyla normal ve güzel bir olaydı.

Bu bölümde, Ehlisünnet’in tanınmış şairlerinin 14 Masuma tevessül hakkında söyledikleri şiir örneklerini gözden geçiriyoruz:

1- Şeyh Ecel Se’di Şafii âlimlerindendir. Şiirinde Hz. Fatımatu’z-Zehra’nın (s.a) evlatlarını vesile kılıyor.

-Allah’ım, Fatıma evlatlarının hakkı için

-Akibetimin imanla sonuçlanması için

-Eğer isteğimi reddedersen ya da kabul

-Ben ve elim, Resul ailesinin eteğinde

2- Hacevi Kirmani, 14 Masumun makamını vesile kılıyor:

-Ya Rabbi “lev keşife” çimenlerinin hakkı için

-Ya Rabbi kuruyan dudakların sulanan çiçekleri hakkı için

-Ya Rabbi büyük eşik Ali’nin hakkı için

-Ya Rabbi hidayet hazinesinin mahzeni hakkı için

-Ya Rabbi güneş olan Cafer Sadık hakkı için

-Ya Rabbi kelim olan Musa Kazım hakkı için

-Ya Rabbi hadi olan ve çarkı… Mehdi hakkı için

3- Senai

-Rabbim, Resulün, Ali’nin, Hüseyin’in, Hasan’ın, Betül’ün pak canı hürmetine

-Yüreğimizi heva ve hevesten kurtar, kendinden başkasına çevirme

4- Mevlana Halit Nakşi endi Şafilerin büyük âlimlerindendir. İ am Rıza’nı (a.s) ziyaretine müşerref olur