Kur'an-i Kerim, Makaleler

Hz. Ali’nin (a.s) Sözlerinde Kur’an

Ayetullah Cevadi Amuli

 

Giriş

Hz. Ali’nin (a.s) sözlerinde Kur’an’ın varlığı ve Kur’an hakkındaki kılavuzluklarının başlıca öğeleri, üç temel esasa dayanmaktadır:

1- Ali’nin (a.s) sözlerinin içeriğinin Kur’anî içerikle uyumu, konularının Allah’ın kitabının ayetleriyle delillendirilmesi ve Kur’anî konuların Hz. Ali’nin (a.s) sözlerindeki zuhuru.

2- Müminlerin Emiri’nin (a.s), Kur’an’ın özel ayetlerini şahit olarak göstermesi ve bazı özel durumlarda hikmet dolu Kur’an’ın ilahi ayetlerine sarılması.

3- Ali b. Ebi Talib’in (a.s) diliyle Kur’an-ı Kerim’in hakikatlerinin tanıtımı, daveti ve beyanı.

İlk ve ikinci maddelerde yer alan başlıca öğelerin, üçüncü maddede yer alan öğelerden temel farklığı şudur ki ilk iki maddenin başlıca öğesi içeriden Kur’an-ı Kerim ile irtibat halinde olması, ama 3. maddenin dışarıdan irtibat halinde olmasıdır. Bu yüzden önceki iki öğeyi Kur’an tefsiri ve Kur’anî kavramların açıklanması ve üçüncü öğeyi ise Kur’anî ilimler ve temel esaslarını tanıma türünden kabul etmek mümkündür. Başka bir ifadeyle birinci ve ikinci maddelerin temel sonucu, Kur’an’ın ne dediğidir. Ama üçüncü maddenin temel sonucu, Kur’an’ın ne olduğu ve nasıl anlaşılabileceğidir.

Bazı kitap veya ilmi tekniklerin içsel ve dışsal tanımının birbirinden farklı olması mümkündür. Ama özel bir kitabı veya özel bir ilmi tekniği metnine istinad ederek dışsal tanımını temin etmek mümkün değildir. Ama Kur’an-ı Kerim bu özelliğe sahiptir ve bu esas üzere önceki ve sonraki Kur’an bilimini, bizzat Kur’an’ın incelenmesiyle temin etmek mümkündür. Zira Kur’an zahir, batın, evvel ve ahir olan Allah’ın kelamı ve kitabıdır. Eğer mütekellim ve kitap sahibinin iç ve dışı aynı olursa kelam ve kitabının derun ve harici de birbirine yabancı olmaz. Bu yüzden Kur’an-ı Kerim’in derununu inceleyerek hem Kur’ani kavramları ve hem de Kur’anî ilimleri elde etmek mümkündür. Yani hem Kur’an’ın ne dediğini ve hem de Kur’an’ın nasıl anlattığını anlamak mümkündür.

Hz. Ali (a.s) Kur’an-ı Kerim hakkındaki tam bilgisi esasınca, Kur’an bilimin birinci ve ikinci öğesini sunmakla birlikte, dışarıdan bu büyük semavi kitap hakkında incelemeye koyulan diğerlerine, Kur’an bilimin üçüncü temel öğesini de öğretmiştir.

Bir: Kamil İnsanın İlmi

Hz. Ali b. Ebi Talib (a.s) kâmil insanın ve ilahi kâmil halifenin en açık bir örneğidir. Böyle bir insan Allah’ın güzel isimlerinin tecelli yeri ve yüce sıfatlarının mazharı olan imkân âlemindeki tüm hakikatleri bilmektedir.

“Ve Adem’e bütün isimleri öğretti, sonra onları meleklere göstererek, «Eğer doğru sözlü iseniz bunların isimlerini bana söyleyin» dedi.” [1]

Ayeti esasınca Adem’in özel şahsiyeti değil de, ademiyetin yüce makamı olan kâmil insan bütün tekvini ve ilahi isimleri husuli ilimle değil, şuhudi bir ilimle bilmektedir ve böyle bir ilim, malumu (bilineni) bulmak ile birliktedir.

Bu açıdan Allah’ın güzel isimlerinin aynası olan tüm isimler ilahi halifenin müşahede ve ihata ettiği gerçeklerdir. Böyle bir vicdan (bulmak/ermek) ve ihata, kitabın mektuba (yazılmış olana) ihatası gibidir.

Kamil İnsan, Cami (Kapsamlı) Kitaptır.

Eğer her varlığı bir kelime, ayet veya özel bir sure olarak kabullenecek olursak, kapsamlı varlık olan kâmil insan da bütün âlemdeki ayet ve surelere sahiptir. Böylesine bir ilahi halifenin hakikati, Allah’ın kapsamlı kitabıdır.

Önceki bilgiler ışığında anlaşıldığı üzere hiç kimse ismet Ehl-i Beyt’inden –ki Müminlerin Emiri (a.s) Allah’ın velilerinin ve ilahi halifelerin efendisidir- daha iyi bir şekilde Kur’an’ı dışarıdan tanıtamayacağı gibi, Kur’an’ın deruni muhtevasını da açıklayamaz.

Kamil insanın dengi olan Kur’an’ın kendisi de, kâmil insan hükmündedir; ondan daha üstün değil. Elbette mülk aleminde ve teklif yurdunda kâmil ve melekuti insanın düşük aşamaları, Kur’an hakikatinde tabidir. Ama değerlendirme noktasında Kur’an’ın her aşamasında hesabını kamil insanın yüce makamlarından özel bir aşamayla kıyaslayarak dikkatle incelemek gerekir.

Kamil insan tüm kemallere sahiptir ve tüm kelimeleri ihtiva etmektedir. Bu yüzden de şöyle diyebilir:

 “Bana kapsamlı kelimeler verildi.” [2]

Nitekim bu hakikat Resul-i Ekrem (s.a.a) hakkında nakledilmiştir. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) Müminlerin Emiri (a.s) hakkında şöyle buyurmuştur:

 “Ali’ye kapsamlı ilimler verilmiştir.” [3]

Gerçi “kapsamlı kelimeler” başlığı da yeterlidir. Zira kâmil insanın makamı, bir hakikatten fazla değildir ve mülk âleminde

 “ve nefislerimiz ve nefisleriniz” [4]

 Ayeti esasınca Ali b. Ebi Talib’in (a.s) mübarek varlığı, Resul-i Ekrem’in tertemiz ruhudur.

Dolayısıyla insanbilimci görüş sahiplerinin de şehadeti esasınca kamil insanın hakikati, diğer kitaplar, kelimeler ve varlıklara egemen olan, kuşatan kitabın ta kendisidir. Zira kamil insan Allah’ın en büyük isminin mazharıdır. Ama diğer varlıklar, diğer isimlerin mazharıdır.

Kamil İnsan, Allah’ın Halifesidir

Kapsamlı varlık olan insan, tüm her şeyi ihata eden Allah’ın halifesidir. Zira halifenin, halifesi olduğu varlığın boşluğunu doldurması gerekir. Dolayısıyla halifesi olduğu varlıkta herhangi bir boşluk yoksa halifesi, onun ihata ediciliğinin mazharı olur. İhata eden Allah’ın mazharı ise, kapsamlı varlığın ta kendisidir.

Müminlerin Emiri (a.s) ilahi hilafetin melekuti makamına sahip olan ilahi insanların faziletlerinden bazısını şöyle dile getirmiştir:

 “İlim, hakikatin basireti üzere aniden onlara yönelmiştir; yakin ruhunu elde etmişlerdir; refah içerisinde olanların zor gördüğü şeyleri onlar kolay bulmuşlardır; cahillerin korkup kaçtıkları şeylere onlar ünsiyet etmişlerdir. Ruhları en yüce makama (Allah’ın rahmetine) asılı olduğu halde, bedenleriyle dünyada yaşamaktalar. İşte bunlar Allah’ın yeryüzündeki halifeleri ve halkı O’nun dinine davet etmekteler. Âh! Âh! Onları görmeyi ne kadar da arzuluyorum!” [5]

İnsanın yeryüzündeki hilafetinden maksat, hilafet sınırlarının yeryüzü ile sınırlı olması değildir. Aksine maksat, insanın hilafet bölgesinin çok geniş olduğudur. Ama insanın mülki ve elementsel varlığı yeryüzünde yaşamaktadır.

Kamil İnsan Konuşan Kur’an’dır.

Hz. Ali (a.s) kendisini Allah’ın halifesi ve velisi olarak anmaktadır. Nitekim mali ve sadaka işlerinden sorumlu olanlara yazdığı resmi mektubunun bir bölümünde şöyle demiştir:

 “Sonra şöyle söyle: “Ey Allah’ın kulları! Al­lah’ın velisi ve halifesi, beni size gönderdi.” [6]

Aynı şekilde Hz. Mehdi’ye (ruhlarımız ona feda olsun) uyarlanan kamil insan hakkında da şöyle buyurmuştur:

 “O, dinin hüccetlerinin bakiyesi, ilahi peygam­berlerin halifelerinden bir halifedir.” [7]

O halde dış evren, suskun kitaptır. İç evren; yani kamil insan ve ilahi halife ise konuşan bir kitaptır. Yazılı Kur’an, dış evrenin sırlarını bağrında taşımaktadır. Kamil insan ise bütün bu sırları kendi içinde müşahede etmektedir. Nitekim Şeyh Mahmud Şebosteri bu konuda Golşen-i Raz kitabının bir yerinde şöyle buyurmaktadır:

“Evreni tümüyle Hakk’ın nurunun ışığı bil

Hak onun içinde açıklığından gizlidir

Evren insan oldu ve insan bir evren

Bundan daha temiz bir açıklama yoktur

Evren senindir ve sen zavallı aciz

Senden daha mahrumunu görmemiş kimse

Evreni tümüyle kendinde görmelisin

Sonunda gelecek her şeyi önceden görmelisin”

Hilafetin Allah’a İsnadı

Bazen “halife” unvanı münezzeh olan Allah hakkında ifade edilmektedir. Örneğin Allah için salik, salih ve mütevekkil kulun halifesi denmektedir. Tıpkı mümin sıfatı gibi ki hem Allah ve hem de Allah’ın kulu hakkında kullanılmaktadır.

Allah hakkında halife unvanı Nehc’ül Belağa’da da vardır. Hz. Ali (a.s) yolculuğa çıkmak istediğinde yaptığı duasında şöyle buyurmuştur:

 “Allah’ım sensin yolculukta yoldaşımız ve sensin ehlimizi bıraktığımız/emanet ettiğimiz. Bu ikisi senden gayrisinde toplanmaz. Zira ehlimizi emanet etti­ğimiz, bizimle yoldaş olamaz, bize yoldaş olan da ehli­mizle/ailemizle geride kalamaz. (Her yerde hazır/nazır olan sadece sensin.)” [8]

Allah hakkında halife unvanının kullanılmasını karmaşık hale getiren şey Allah’ın asaleti ve kulunun fer’i oluşudur. O halde hilafet için, aslolandan feri olanı doğru bir şekilde algılayabilmek nasıl mümkündür?

Aynı şekilde kul hakkında Allah’a oranla halife unvanının kullanımını zorlaştıran şey, her şeyi ihata eden, hiçbir zerreden uzak olmayan Allah’a oranla kulun hilafeti hakkında doğru bir düşüncenin olmayışıdır. Zira Allah hiçbir şeyden uzak ve gaib değildir ki Allah için bir halef ve öte diye bir şey düşünülebilsin ve bu kulu, Allah’ın gıyabında Allah’a ait işlerin yönetimini üstlenebilsin.

Elbette bu hususlar “kamil insan Allah’ın halifesidir” başlığı altında ele alındı ve çözüm yolları ifade edildi.

İki: Ali B. Ebi Talib (a.s) Kur’an-ı Hekim’in Tanıtıcısıdır

Kur’an’ı çeşitli boyutlarını incelemek için Müminlerin Emiri’nin liyakat ve uygunluğu iki cihetten ispat edilebilir:

1- Hz. Ali (a.s) tertemiz Ehl-i Beyt’ten (a.s) sayılmaktadır. Dolayısıyla o mukaddes zatların Kur’an ve marifetleri hususunda liyakatini ve ehliyetini ispat eden deliller, Hz. Ali’yi (a.s) de kapsamıştır.

2- Hz. Ali’nin (a.s) ilmi ve ameli salahiyeti hususunda çok özel naslar mevcuttur.

Ehl-i Beyt (a.s) Kur’an’ın Yegâne Tanıtıcısıdır

Ehl-i Beyt’in tayin edilmesinin önceliğinin ve Kur’anî kavramlar ve ilimleri açıklamak için kesin ehliyetinin delillerinden biri de, Sünni ve Şia’nın senet ve metnine kesin olarak inandıkları Sekaleyn hadisinin yanı sıra, Hz. Ali’nin (a.s), ismet Ehl-i Beyt’inin azameti hakkındaki sözlerdir. Nitekim Hz. Ali (a.s) Nehc’ul Belağa’da şöyle buyurmaktadır:

“Allah’ın sırrının yeri, emrinin sığı­nağı, ilminin kay­nağı, hükümlerinin merkezi, kitapları­nın barınağı, dininin dağları Ehl-i Beyt’tir. Dinin bel büküklüğü onlar ile doğ­rulur ve titremesi onlar saye­sinde gider, dincelir.” [9]

 “Bu üm­metten hiç kimse Muhammed (s.a.v)'in Ehl-i Beyt'iyle mukayese edilemez. Hiç bir zaman (Ehl-i Beyt'in) nimetlerinin üzerine aktığı kimseyle (Ehl-i Beyt) bir sayıl­maz. Onlar dinin esası, yakinin direğidir… Velayet hakkının özellikleri sa­dece onlarındır. Vasiyet ve veraset de onlar­dadır.” [10]

 “Hidayet bizimle istenebilir, körlük bizimle giderilebilir.”[11]

 “Kur’an’ın yücelikleri onlardadır. Onlar, rahmanın hazineleridir; konuştukları zaman doğru söylerler. Sus­tuklarında kimse onları geçemez.” [12]

 “Onlar, (Ehl-i Beyt) ilmin hayatı ve dirilişi, cehaletin ölümüdürler. Size, hilimleri ilimlerinden, zahirleri batınlarından ve sükûtları konuşmalarındaki hikmetlerinden haber verir. Hakta ay­rılığa düşmez, ona karşı durmazlar. Onlar, İslam’ın di­rekleri ve halkın sığınaklarıdır. Hak, onlarla yerine ge­lir, batıl onlarla yerinden ayrılır ve dili kökünden kesi­lir. Dinin hükümlerini işitip rivayet ederek değil, kavra­yıp uygulayarak anlamışlardır. Çünkü ilmi rivayet eden çoktur, ama riayet/amel eden çok azdır.” [13]

“Şüphesiz Allah tebereke ve teala bizleri tertemiz kıldı, bizi masum kılıp korudu, bizleri yaratıkları üzerinde şahitler, kulları üzerinde hüccetler kıldı. Bizleri Kur’an ve Kur’an’ı da bizlerle beraber eyledi: Böylece ne biz ondan ve ne de o bizden ayrılmaz.” [14]

 “Nereye gidiyorsunuz? Nasıl da döndürülüyorsu­nuz?… Oysa Nebinizin Ehl-i Beyt'i aranızdadır. Onlar hakkın öncüleri, dinin alameti, doğruluğun dilidirler. Onları Kur’an'ın en güzel menzillerine (kalplerinize) indirin. Susuz kimsenin suya koşuşu gibi onlara koşun. Ey insanlar! Son Peygamberin söylediği şu sözü alın. “Bizden olup da ölen gerçekte ölmemiştir ve bizden olup da eskiyen gerçekte eskimemiştir” [15]

 “Bizler peygamberlik ağacı, risaletin indiği mekân ve meleklerin in­ip çıktığı yeriz; ilmin madeni, hükmün kaynağıyız.” [16]

 “Çünkü bizler Rabbimiz tarafından terbiye edilmiş kişileriz ve halk da bizim tarafımızdan terbiye edilmektedir.”[17]

Ehl-i Beyt’in (a.s) ilmi ve ameli faziletleri Nehc’ul Belağa’da yer alanlardan çok daha fazladır. Hakeza söz konusu kitapta yer alanlar bile orantı olarak burada naklettiklerimizden çok daha fazladır.

Önceki Rivayetlerin Özeti

Ehl-i Beyt’in (a.s) azameti hakkında hatırlatılan şeylerin içeriği şunlardan ibarettir:

1- Resul-i Ekrem’in masum hanedanı; Allah’ın sırlarının taşıyıcısı, ilminin sandığı, Allah’ın semavi kitaplarının karargâhı ve dininin sıradağlarıdır.

2- İslam ümmetinden hiç kimse ismet Ehl-i Beyt’inin (a.s) dengi değildir ve onlarla mukayese edilemez. Onlar dinin esaslarıdır ve yakinin direkleridir.

3- Hidayet, Ehl-i Beyt (a.s) vesilesiyle bağışlanmaktadır ve insanların batınî körlüğü onlar vesilesiyle giderilmektedir.

4- Kur’an-ı Kerim’in ve ayat-i kerimelerin hakikati Ehl-i Beyt’te gizlidir. Ehl-i Beyt Rahman olan Allah’ın hazineleridir. Eğer konuşacak olurlarsa sözlerinde doğru olurlar. Eğer susacak olurlarsa hiçbir şey onları susmaya mahkûm etmemiştir. Hiçbir dış makama esir olmamışlardır. Aksine bizzat kendileri söz sahipleri ve kelam emirleri olduğu için konuşmak onlara esir düşmüştür ve onların egemenliği altında bulunmaktadır. Maslahat olduğu zaman konuşurlar ve susmak gerektiği yerlerde ise susarlar.

5- Onlar ilmin hayatıdırlar ve ilim onların yardımıyla ihya olmuştur. Hak hususunda ne muhaliftirler ve ne muhtelif. Hak onların yardımıyla gerekli makama ulaşır ve batıl kendi yerinden sökülüp atılır.

Ehl-i Beyt, Allah’ın dinini akıllı bir şekilde yerli yerine oturtmakta, Allah’ın emirlerine riayet etmekte; sadece işitmek ve söylemekle yetinmemektedir.

6- Allah onları günahlardan korumuştur, kullarının amellerine şahit kılmıştır, onları Kur’an’a denk saymış ve Kur’an’ı onlarla birlikte kılmıştır. Öyle ki onlar asla Kur’an’ı terk etmezler ve Kur’an da onları asla terk etmez.

7- Herkim Peygamber’in Ehl-i Beytinin (a.s) yolundan başka bir yola koyulacak olursa sapıktır. Hakk’ın önderleri, dinin bayrakları ve doğruluk dilleri, tertemiz Ehl-i Beyt’in hakikatidir. Dolayısıyla Ehl-i Beyti Kur’an’i derecelerin en iyisine yerleştirmek ve susamış kimse gibi Ehl-i Beyt’in tertemiz marifetler kevserine yaklaşmak gerekir.

8- Eğer onlardan biri zahiren ölecek olursa, velayet ve imametinin hakikati diridir, onun hakikati asla eskimek bilmez.

9- Tertemiz Ehl-i Beyt (a.s), Allah’ın yaratığı ve terbiye ettiği kimselerdir. Ama diğerleri ise o nurani zatların ilmi ve ameli güzelliklerinden ve bereketlerinden faydalanmak amacıyla terbiye edilmişlerdir.

Üç: Kur’an-I Kerim’in Faili Düzeninin İncelenmesi

Varlığı zatının aynısı olmayan her varlık, bir sebebe muhtaçtır. Nitekim Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:

 “Kendisinden başkasına dayanan her şey, maluldur/sonuçtur. (sebebi vardır)”[18]

Yani bütün imkani varlıklar, bir sebebe dayanmaktadır ve de Allah’ın yaratığı konumundadır.

 “Allah her şeyin yaratıcısıdır.”[19]

Lakin evrenin yaratılışı, yaratığın yaratıcıdan ayrılığı ve uzaklaşması esasına dayalı değildir. Zira her türlü ayrılma ve uzaklaşma, faili sebepte bir değişikliğin oluşmasını gerektirir. Her şeyin yegane faili mebdesi olan Allah ise, her türlü değişiklikten münezzeh ve her türlü değişimden uzaktır. Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s), Allah hakkında şöyle buyurmaktadır:

“Hali değişmez, halden hale de girmez. Geceler ve gün­düzler Onu eskitemez, aydınlıklar ve karanlıklar, Onu değiştiremez.”[20]

Yani Allah’ta hiçbir değişim ve başkalaşım yoktur ve zamanın geçmesi, Allah hakkında hiçbir değişimi vücuda getirmemektedir. Hz. Ali (a.s) hakeza şöyle buyurmuştur:

“Hiç bir iş Onu meşgul edemez, hiç bir zaman Onu de­ğiştiremez.”[21]

Yani hiçbir iş onu kendisiyle meşgul etmemektedir ve zamanın geçmesi onda hiçbir değişimi vücuda getirmemektedir.

Yaratılış Aleminin Tecellisi

Alemin yaratılışının makul ve en iyi yorumu Allah’ın tecellisidir. Tecelli kavramı Kur’an ve rivayetlerde ifade edilen en zarif kelimelerden biridir. Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:

 “Rabbi dağa tecelli edince onu yerle bir etti ve Mûsa da baygın düştü;”[22]

Ahiret hususunda da imalı olarak bu hakikate işaret edilmiştir. Zira Allah-u Teala,

“Deki onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini, O’ndan başka belirtecek yoktur.”[23]

Ayetinde saat ve kıyamet tecellisi bizzat Allah’a isnat edilmektedir.

Büyük kıyamet ve haşir gününde bütün her şey ve insanlar faili değil de mef’uli (edimsel) varlık olarak hazır ve zahir konumdadırlar. Zira bütün bunların hepsi Allah’ın ezici gücünün egemenliğinin altında bulunmaktadır. Bu esas üzere kıyamet tecellisinin yegane etkeni, tecelli edilen Allah’ın kendi zuhurudur. Zira büyük haşir gününde faili olarak zuhur eden ve hazır bulunan hiçbir nur yoktur ki kıyamet aslının aydınlanmasına neden olsun.

Her şahıs veya şeyin tecelli sebebi, Allah’ın o şeydeki rububiyet zuhurudur. Hatta eşya ve işlerin aydınlanmasına ve tecellisine sebep olan günün aydınlığı bile, “Onu ortaya koyan gündüze”[24], bizzat o günün aydınlığa kavuşmasından sonradır. “Açılıp aydınlattığı zaman gündüze ant olsun.”[25] Zira gün, tecelli etmediği müddetçe diğer iş ve şeyleri tecelli ettiremez.

Günün yegâne tecelli sebebi ise sadece Allah’ın rububiyet zuhurudur. Bu zuhur, gece ve gündüz taktir etmekte, birbiri ardınca tekrarlanmakta ve birbirine giydirilmektedir.

“Gece ve gündüzü varlığımıza birer delil kıldık. Bir delil olan geceyi kaldırıp yine bir delil olan gündüzü aydınlık kıldık.”[26]

Bu açıdan söylenebilir ki günün zuhuru gök ve yerlerin nuru olan Allah’ın zuhurudur.

 “Allah göklerin ve yerin nurudur.”[27]

Hz. Ali’nin (a.s) evrenin yaratılış niteliği hakkındaki sözlerinden de anlaşıldığı üzere ilahi yaratışın esası, o şeyin bizzat tecellisinden ibarettir. Nitekim Hz. Ali (a.s) Nehc’ül- Belağa’da şöyle buyurmuştur:

“Yaratıkları için ve yaratıklarıyla tecelli eden Allah’a hamdolsun.”[28]

Yani hamd ve övgü, sadece yaratıkları vesilesiyle onlar için tecelli eden Allah’a mahsustur.

Yaratıcıyı tanıma esası da Allah’ın ilmi tecellisinden ibarettir. Nitekim Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Yaratıcıları onlar vesilesiyle akıllar için tecelli etmektedir.”[29]

Kur’an-I Kerim’in Tecellisi

Açıklandığı üzere Allah’ın yaratışının esası, kendisinin reel tecellisidir ve ilahi marifetin esası, Allah’ın ilmi tecellisidir. Kur’an-ı Kerim’in Allah’ın mukaddes zatından zuhur veya suduru da özel tecellisiyledir. Nitekim Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) bu konuda şöyle buyurmuştur:

“Allah Muhammed’i (s.a.v), kullarını putlara kulluktan kur­tarıp kendine kulluğa, şeytana itaatten ayırıp kendine itaate çağırması için hak ile gönderdi… Kullarına apaçık anlatıp hükümlerini bildirdiği Kur’an ile gönderdi. Noksan sı­fatlardan münezzeh olan Allah, kudretini göstererek onlar görmeksizin kitabında tecelli etti .”[30]

Allah’ın reel tecellisi, tekvini Kur’an’da (evrenin yaratılışında) düşünülürdür; hissedilir değil. Neticede maddi duyulardan üstündür. Allah’ın tedvini Kur’an’daki ilmi tecellisi de hissedilir değil, düşünülürdür. Bu açıdan mülki (dünyevi) duyulardan üstündür. Dolayısıyla maddi hislerden başkasını düşünemeyen mahrum kimseler, Allah’ın kalbi şuhudundan da mahrumdurlar.

Nitekim Allah’ın tekellümü de tıpkı yaratış aslı gibi husuli tefekkürden ve zihni düşüncelerden münezzehtir. Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) bu konuda şöyle buyurmuştur:

“Konuşandır, fakat düşünerek değil. İrade edendir, kast/himmet etmeksizin.”[31]

Münezzeh olan Allah, böylesine bir söz ile iştiyak duyan kalp sahipleriyle karşılıklı konuşmakta ve sohbet etmektedir. Nitekim Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:

 “Her zaman ve fetret dönemlerinde, büyük nimetler sahibi Allah’ın, fikirlerine ve akılla­rına ilham ettiği, akıl ve düşünceleriyle konuştuğu kullar var olmuştur. Bunlar, gözlerindeki, kulakların­daki ve kalplerindeki uyanış nuruyla aydınlanmışlardır. Allah’ın günlerini (eyyamullahı) hatırlatmışlardır.”[32]

Kur’an İlahi Nurdur

Kur’an ilahi özel bir tecellidir. Bu açıdan Allah’ın özel nurunu beraberinde taşımaktadır. Hz. Ali (a.s) bu konuda şöyle buyurmuştur:

“Onu aydınlatıcı bir nur, şüpheleri gideren kesin bir delil, apaçık bir program ve yol gösterici bir kitapla gönderdi”[33] Hakeza Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Parıltısı tükenmez bir ışık olan Kitab’ı indirdi. O (Kur’an), dibine inilmeyen bir de­niz, uyanın sapmayacağı bir yol, ışığı kararmayan bir ateştir”[34] Hakeza şöyle buyurmuştur: “Bu öyle bir kitaptır ki onunla hakikatleri görebilir ve kendisiyle konuşabilirsiniz.”[35]

Eğer Allah Kur’an’ı bir nur olarak indirmemiş olsaydı, varlıkları onunla görmek mümkün olmazdı. Zira kalp basiretine sahip olan kimseler, manevi nur ile varlıkları ve şahısları derk etmektedirler. Tıpkı baştaki gözlerin, maddi nurla eşyayı gördüğü gibi.

Söylenmek istenen şudur ki Nehc’ül- Belağa’da açıkça veya işaret ile Kur’an bir nur olarak adlandırılmıştır ve bu özel nur, Allah’ın özel ilminin tecellisinden ibarettir. Gerçi diğer varlıkların tecellisinde feyiz araçları Allah’ın özel memurlarıdır. Lakin Kur’an-ı Kerim’in tecellisinde de yakın faili esaslar da Allah’ın özel ve masum melekleridir. Hz. Ali (a.s) bu konuda şöyle buyurmuştur:

“(Hepsi de) usanmaksızın tespih ederler. Göz­lerine uyku girmez, akılları yanılmaz, bedenleri zayıf düş­mez ve unutma gafletine düşmezler. Bazıları O’nun vah­yinin eminleri ve elçilerine (vahyini bildiren) dilidir.”[36]

 “Allah, onları vahyin eminleri ola­rak yaratmış, onlara peygamberleri için emir ve nehiy ema­netleri yüklemiş ve onları kuşkulardan korumuştur.”[37]

 “Vesveseler, aralarında amacına erememiştir ki, kötülüğünü onların düşüncesi üzerinde deneyebilsin.”[38]

Sonuçta faili düzenin mebdei Allah’ın vahyidir. Bu vahyin izhar türü ise, Allah’ın özel ilminin tecellisidir. Bunu taşıyanlar ise Allah’ın özel melekleridir. Bu esas üzere Kur’an’ın faili mihverinde hiçbir aykırılık ve batıl yol söz konusu değildir.

Bu bölümde bütün söylenilen gerçekleri, Kur’an-ı Kerim ayetleriyle delillendirmek mümkündür. Lakin biz burada esas olarak bu konuları Hz. Ali’nin (a.s) sözlerinden istifade etme niyetinde olduğumuz için Kur’an-ı Kerim’e istinat etmekten ve Kur’an-ı Kerim’den istidlalde bulunmaktan sakındık.

Dört: Kur’an’ın İç Düzeninin İncelenmesi

Kur’an-ı Kerim’in iç düzeninden maksat, Hz. Ali’nin (a.s) sözlerinde yer alan Kur’an’ın muhtevasını incelemek değildir. Zira daha önce de söylendiği gibi Hz. Ali’nin bütün sözleri, Kur’an içeriklidir ve Kur’an’a istinat edip dayanmaktadır. Dolayısıyla Kur’an’ın iç düzeninden maksat Kur’an’ın tefsir niteliğini ve asıl yolunu Hz. Ali’nin (a.s) kılavuzluğu ışığında beyan etmektir.

Kur’an Tefsiri Hususunda Kılavuzluklar

Hz. Ali’nin (a.s) sözlerinde Kur’an-ı Kerim’in meşru bir metotla tefsir ve beyan edilmesi hususunda istinbat edilebilecek ince noktalardan bazısına işaret etmek istiyoruz:

1- Kur’an’ın Susması Ve Konuşması:

 Tedvini Kur’an, salt susan ve konuşmayan bir kitap değildir. Aksine suskunluğuyla birlikte bir konuşması ve beyanı vardır. Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) bu konuda şöyle buyurmuştur:

 “O (Kur’an) onların arasında doğru söyleyen, sustuğu halde konuşan bir şahittir.””[39]

Eğer Kur’an salt suskun olsaydı, asla sözün sıfatı olan doğruluk ve şehadet gibi sıfatlarla nitelendirilemezdi. Ondan da öte, Kur’an’ın konuştuğu da söylenmezdi. Müminlerin Emiri Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:

 “…Kur’an emreden ve sakındıran, sessiz ve konuşandır. Allah’ın mahlûkata hüccetidir. Allah insanlardan Kur’an’la misak almıştır.”[40]

Tekvini Kur’an, yani yaratılış alemi de sadece suskun ve sessiz değildir. Aksine sessiz old