Ma’sum İmamların Tefsirinden İncelikler
Muhammed Hadi MARİFET
Ehl-i Beyt imamlarının, Kur'an-ı Kerim'in tefsiri hususunda üstlendik-leri rol, bu yüce kitabı doğru ve sağlam üsullere dayanarak kapsamlı bir şekilde ve derince inceleyip hikmetli manaları çıkarmanın yol ve yöntemini öğretme olmuştur. Zira Kur'an ayetlerinin manalarını kavra-yıp hikmetli manaları onlardan çıkar-manın birçok incelikleri vardır ki, onlardan gaflet etmek, Allah-u Teala'nın kasdetmiş olduğu üstün ve asıl manalardan uzak kalmaya sebep olur.
Şüphesiz ki Ehl-i Beyt (a.s), Kur'an'ın manasını anlamada, şeria-tın hedefini ortaya koymada diğer insanlardan daha üstün, daha yete-nekli idiler. Zira Kitab'ın varisleri, onu halka iletenler ve ayetlerin nüzul sebepleri ve tevillerini hakkıyla bilen-ler onlardı.
Ehl-i Beyt'ten rivayet olunan tefsirler, selef ve haleften hiç kimse-nin onlar gibi derin bir görüşe sahip olmadığına dair en açık delili oluştur-
makta, dinde en büyük mercilik makamının onlara ait olduğunu kanıtlamaktadır. Kur'an-ı Kerim'in zahiri ve batıni manalarını tefsir etmek ise bunun bir bölümüdür.
Şu bilinmelidir ki, Kur'an'ın ma-nasını açıklamakta Ehl-i Beyt'ten rivayet edilen hadisler iki kısma ayrılıyor:
1- Zahirî Tefsir.
2- Batınî Tefsir.
Birinciden maksad, manayı anlayabilmek için maksadı kavra-makla ilişkin olan nokta ve ince-liklere (sarf, nahiv, beyan, bedi' gibi ilimlere) dayanarak kelamın zahirî manasını şerhetmektir. Kur'an-ı Kerim bu yöne geniş bir çapta önem vermiştir.
Biz buna "zahirî tefsir" ismini veriyoruz. Zira bu yöntemde kelamın zahiri sözkonusudur.
İkinciden maksad ise, birinci mananın ardından gelen ve kelamdan kasdedilen ikinci manadır. Bu, bazen işaret şeklinde olur ve bunu ancak derin bilgiye sahip olanlar anlayabi-lir.
Bunu anlamanın belirli üslup ve şartları vardır. Ehl-i Beyt'in (a.s) dışında çok az insanlar bunu bilir.
İlk önce birinci kısımdan bazı örnekler zikredelim ve daha sonra ikinci kısma geçelim.
1- ZAHİRİ TEFSİR
Kur'an-ı Kerim'in "vemsehu bi ruusikum" (başınızın bir kısmını meshediniz) ayeti ile ilgili olarak Sıkat-ül İslam Ebu Cafer Kuleyni, Zurare'ye isnaden şu rivayeti naklet-miştir:
Zurare, İmam Bâkır'a (a.s): "Başın bir kısmını meshetmeyi nere-den bildiğinizi bana söyler misi-niz…?" diye sordu.
İmam Bâkır (a.s) tebessüm ederek şöyle buyurdu: "Ey Zurare, bunu Allah'ın Resulü buyurmuş ve Kur'-an'da da bu şekilde inmiştir. Allah Teala şöyle buyurmuştur: "feğsilu vücuhekum" (yüzünüzü yıkayınız). Bundan yüzün her tarafının yıkan-ması gerektiğini anlıyoruz. Daha sonra şöyle buyurmuştur: "ve eydi-yekum ile-l merafik" (ve ellerinizi dirseklere kadar). Daha sonra buyurumuştur ki: "vemsehu bi ruu-sikum…" (başınızın bir kısmını meshediniz.) "Bi ruusikum" dedi-ğinde "ba" edatının taşıdığı anlamdan başın bir kısmının meshedilmesi gerektiğini anlıyoruz.[1]
Yani "el-Gasl ve el-Mesh" kökleri mutaaddi olup, "Mesehehu mes-hen" (onu meshetti) "Gaselehu gaslen" (onu yıkadı) denilmesi sahih olduğu halde, Allah Teala onu değiştirerek rabıt (bağlaç) olan "ba" harfini, yüklem ve nesne arasına getirmiştir. Cümlenin zahirindeki bu fazlalık, manadaki bir fazlalığa işaret etmektedir. Çünkü kelimelerin fazla oluşu mananın fazla oluşuna delalet eder.
İmam Bâkır (a.s) da burada "ba" harfinin meshedilecek yerin bir bölümünü ifade ettiğini istinbat etmekle bu ince noktaya işaret etmiştir. Zira eğer yüzün yıkanma-sında olduğu gibi burada da, "vem-sehu ruusekum" (başınızı meshedin) denmiş olsaydı, başın her tarafını meshetmek gerektiğini ifade ederdi. Ama "vemsehu bi ruusikum" bu-yurulunca, bundan sadace ıslak elle başın bir kısmını (ön kısmını) meshetmek gerektiği anlaşılmaktadır.
Demek ki, Allah Resulü'nün (s.a.a) sözünden başka, ayet-i keri-medeki "ba" harfi de, bize mesh hükmündeki bu hususu anlatmak için yeterlidir. Ama bu anlam -bazılarının zannettiği gibi- "ba" harfinin "teb'iz" anlamında (bir bölümü ifade etmek için) kullanılmış olduğundan değildir. Aksine, cümlenin yapısı ve zahirde gerekli olmayan bir şeye cümlede yer verilmesiyle oluşan özel terkib, "teb'iz" manasını, yani başın bir kısmını meshetmenin gerektiğini ifade etmektedir. O halde "teb'iz", cümlenin hepsinden anlaşılmaktadır, "ba" edatından değil.. Çünkü "teb'iz" anlamı "ba" edatının manalarından biri değildir, öyleyse bazılarının "ba" harfinin "teb'iz" manasına gelmesi hususundaki münakaşaları yerinde değildir.
Şeyh Muhammed Abduh bu konuda şöyle diyor: "Bazı alimler "ba" harfinin "teb'iz" manasına gel-mesini eleştirmiş, bazıları mutlak olarak "ba" harfinin "teb'iz" anlamını ifade ettiğini ileri sürmüş, bazıları da istiklali olarak "teb'iz" manasına gelmeyip "ilsak" manasının zımnında "teb'iz" manasını da ifade ettiğini söylemişlerdir."
Şeyh Abduh sonra şöyle devam ediyor: "Gerçek şudur ki, "ba" edatı, "teb'iz" ve "alet" anlamına değil "ilsak" anlamına gelmektedir. Ve "mesehe bi keza" ve "mesehe ke-za" tabirlerinin anlamlarında, aslen Arap olan kimsenin anladığı anlam itibara alınmalıdır. Aslen Arap olan birisi ise, "mesehe bi re's-il yetim" veya "mesehe bi unuk-il feres" ve-ya "mesehe bi sakihi" veya "mese-he bi-r rükn" veya "bi-l hacer" ibarelerinden, yalnızca" "elini onun üzerine çekti" manasını anlıyor. Artık bundan, mesheden kişinin bütün elini çektiği, baş, boyun, ayak, Rükün ve Hacer-ül Esved'in her tarafının meshedildiği anlaşılmıyor. Bu anlam, Arapça bilen herkesin mezkur ibarelerden anladığı bir anlamdır. "Fe tafika meshen bi-s suki ve-l a'nak" (Sonra da onların bacaklarını ve boyunlarını meshetmeye başladı.) ayetinde[2] de seçkin görüş, el ile meshetmesidir, kılıç ile değil. Şairin:
Fe lemma kazeyna min kulli hacetin
Ve mesehe bi-l erkani men huve masihün
(Mina'da ibadetlerimizi bitirip
Meshedenler de rükünleri meshettikten sonra…
Şeklindeki şiirinde de aynı şey sözkonusudur.
Şeyh Muhammed Abduh sonunda şu sonuca varıyor ki, mükellefiyetin yerine gelmesinde, "başını meshetti" denilebilecek miktarda başın bir kısmını meshetmek yeterlidir. Bu ise ancak mesheden şahsın, uzvunu meshedilen yerin üzerinde hareket ettirmesiyle gerçekleşir. Dolayısıyla ayetin lafzı mücmel değildir."[3]
Yine İmam Bâkır (a.s) teyem-müm ayetinde de "ba" harfinin gel-mesini, teyemmümde yüz ve ellerin hepsini kapsayacak bir şekilde meshetmenin farz olmadığına delil tutmuştur. Allah Teala şöyle buyu-rmuştur: "Vemsehu bi vücuhikum ve eydiykum minhu." (Ondan yüzü-nüz ve ellerinizin bir kısmını mes-hedin.) Yani yüz ve ellerin hepsini meshetmenin gerekliliğini ifade etmesi için, Cenab-ı Allah "Vemsehu vücuhekum ve eydiyekum" dememiş ve abdest ayetinde olduğu gibi burada da "ba" harfini eklemiştir.[4]
Muhammed b. İdris eş-Şafii, abdest ayeti (vemsehu bi ruusikum) hakkında başın bir kısmının meshe-dilmesi gerektiği dışında başka bir ihtimal vermeyerek şöyle demiştir: "Ayet-i kerimeden anlaşılan şudur ki: Kim başının bir kısmını meshederse başını meshetmiş sayılır."
Daha sonra Şafii sözüne şöyle devam ediyor: "Sünnet de kişinin bütün başını meshetmesi gerektiğine delalet etmiyor. Sünnet de nazara alınınca, ayet-i kerimenin manasının şu şekilde olduğu anlaşılır: Her kim başının bir kısmını meshederse kifayet eder."[5]
Şafii "el-Ümm" kitabında şöyle demiştir: "Abdest alan şahsın, başın-da saç yoksa başının herhangi bir yerini, saç varsa saçının herhangi bir miktarını bir parmağıyla veya par-maklarının birkaçıyla yahut elinin ucuyla meshetmesi yeterlidir; aciz olana da meshetmesi için başkasının yardım etmesi caizdir. Yine eğer başın ön kısmında genelde diğer kısımlara nazaran saçların daha çabuk döküldüğü alnın iki tarafının her ikisini veya birisini veya her iki taraftan bir miktarını meshederse kifayet eder. Çünkü orası da başın bir kısmı sayılır."[6]
Şafii, mezkur ayet-i kerimenin bu manayı ifade etme vechini şu şekilde açıklıyor: "Açıktır ki, bu gibi harfler, mana ifade etmek için üretilmiştir. Gerçi, bazen kelamda bağlantı kurmak için kullanılır ve dolaysıyla bir anlam taşımazlar ama, bir manayı ifade etmek için kullanmamız mümkün olursa onları o manada kullanmak gerekir. Bundan dolayı, ayet-i kerimede "ba" harfinin, "teb'iz" anlamını ifade etmek için geldiğini söyledik. Bunun delili şudur ki, "mesehtü yedi bi-l hait" denil-diğinde duvarın bir kısmının meshedildiği anlaşılır, hepsinin değil. Ama eğer "mesehtü-l hait" denilirse bütün duvarın meshedildiği anlaşılır, bir kısmının değil. Böylece örf ve lügatta "ba" harfinin getirilmesiyle getirilmemesinin arasındaki fark aydınlığa kavuşmuş oldu."
Daha sonra Şafii, bu görüşü teyid etmek için, İbrahim en-Nehai'nin şöyle dediğini[7] naklediyor:
"Abdest alan kişi, başın bir kıs-mını meshederse kifayet eder. Ama eğer Kur'ân'ın ayeti "imsehu ruuse-kum" şeklinde olsaydı, bütün başı meshetmek gerekirdi."
Daha sonra şöyle diyor: "Böylece İbrahim bunu demesiyle "ba" har-finin "teb'iz" için geldiğini belirtmiş-tir. Lüğat ehli de bu görüşü te'yid etmektedir."[8]
Fahr-i Razi şöyle demiştir: "Şafi-i'nin başın bir kısmını meshetmedeki delili şu şekildedir: Eğer "mesehtü-l mindil" denirse, bu sözün sıhhati için mendilin tümünü meshetmesi gerekir. Ama "mesehtü yedi bi-l mindil" denirse, bu sözün doğruluğu için mendilin bir kısmını meshetmesi kifayet eder."[9]
Şafii'nin zikretmiş olduğu görüş, her ne kadar zahirde İmam Sadık'ın (a.s) görüşüyle uyum içerisinde ise de, onunla bazı farklılıkları vardır:
a) Şafii, "min" harfinin "teb'iz" manasını ifade ettiği gibi, ayet-i kerimedeki "ba" harfınin de "teb'iz" manasına geldiğini zannetmiştir. Halbuki lüğatta "ba" harfi "teb'iz" için gelmemiştir ve buna bir örnek de yoktur. Bu konuda Şafii'nin, İbrahim en-Nahai'nin sözüne istinad etmesi de doğru değildir. Çünkü o, "ba" har-finin "tebi'z" manasını ifade ettiğini tasrih etmemiştir. Aksine, onun bu sözü, İmam Sadık'ın (a.s) sözü gibi, ayet-i kerimedeki "ba" harfinin özel konumundan başın bir kısmını meshetmenin yeterli olduğunun anla-şıldığını ifade etmektedir, bu ise onun "teb'iz" manasında kullanıldığını gös-termemektedir.
b) Mendil örneği ise doğru değil-dir. Çünkü mendil, bir şeye meshe-dilir (sürülür), bir şey ona meshe-dilmez (sürülmez). Örf ve lügatta "mesehtü-l mendil" (mendili mes-hettim) söylenilmez. Öyleyse "me-sehtü yedi bi-l mendil" denildiğinde bu, mesholunan şeyin mendil değil el olduğunu, ifade eder.
c) Şafii, başın elle mesholunması-nı şart koşmayıp, "Eğer başın bir kısmına su dökerse kifayet eder." demiştir.[10] Ama biz su dökmenin nasıl meshetmek olabileceğini anla-yamıyoruz?! Şayet ayetin lafzından anlaşılan anlamdan çıkarak kıyas yoluyla, meshetmekle bile olmasa başın bir kısmını herhangi bir yol ile ıslatmanın yeterli olduğunu san-mıştır. Oysa bu, nassa karşı kıyas etmek olup batıl bir yöntemdir.
Ebu Hanife ise, "başın hangi ta-rafından olursa olsun, dörtte birini meshetmek kifayet eder" fetvasını vermişdir. Fakat meshin parmak ile olmasını şart koşmuştur. Maliki ve Hanbeliler ise "ba" harfinin konu-mundan çıkan anlamı görmezlikten gelerek başın hepsine meshetmenin farz olduğunu söylemişlerdir.[11]
Nitekim dört mezhep hep birlikte teyemmüm ayetindeki "ba" harfini görmezlikten gelerek teyemmümde yüzün hepsini ve elleri dirseklere kadar meshetmeyi farz kabul etmişlertir.[12]
Ayetteki "ba" harfine gelince, Malik onun müekkid ve fazla oldu-ğunu, kelam içerisinde bir manayı ifade etmediğini belirterek ayetin manasının "başınızı meshedin" olduğunu söylemiştir.[13]
AYAKLARI MESHETMEK
Tefsir ve edebiyat bahislerinde kendine büyük bir pay ayıran çok zor meselelerden biri de Kur'an-ı Kerim'-den abdestte ayağı meshetme hükmü-nü çıkarmak meselesidir.
Bazıları, "kesre (esre)" ile okunan kıraatın Şia mezhebine göre meshin farz oluşuna ve "Fetha (üstün)" ile okunan kıraatın ise diğer mezheplerin görüşüne muvafık olduğunu sanmış-lardır. Her iki grubun da, kendi gö-rüşünü teyid edecek Sünnetten ve Arap edebiyatından birtakım tanık ve delilleri vardır. İsteyenler onları ilgili yerlerde görebilirler.
Fakat Ehl-i Beyt'ten (a.s) mezkur ayetin tefsirinde gelen rivayetler, açıkça Kur'an-ı Kerim'in, ayağı mes-hetmek üzere nazil olduğunu, Resulullah (s.a.a), Emir-ül Mü'minin Ali (a.s), diğer masum imamlar (a.s), seçkin sahabiler ve onlara iyilik ile uyan tabiilerin bu şekilde amel etmiş olduklarını belirtmektedir.
Şeyh Tusi, sahih senediyle naklet-tiği bir hadiste Huzeyl'in evlatları Salim ve Galib'den Hz. Ebu Cafer'e (İmam Muhammed Bâkır -a.s-) ayakları meshetme hakkında sorduk-larında İmam Bâkır'ın (a.s); "Ceb-rail'in getirdiği ayakları meshet-mektir"[14] buyurduğunu naklediyor.
Yani ister ayetteki "ercül" keli-mesi "kesre" ile okunsun, ister "fetha" ile, Kur'an'ın zahirinden, yani "ercül" kelimesinin "ruus" kelimesine atf edilmesinden her iki ayağı da meshetmenin farz olduğu anlaşılır. Zira "ercül" kelimesinin "vücuh" ve "eydiyekum" kelimelerine atfedilmesi caiz değildir. Çünkü bu bir kelam arasında yabancı bir sözün fasıla olmasını gerektirir, böyle bir atf Kur'an-ı Kerim'de caiz değildir.
"Kesre" ile okunan kıraata gelin-ce, bu konu pek açıktır. Bu kıraatı Kurra-ı Seb'a'dan olan İbn-i Kesir, Ebu Amr, Hamza ve ayrıca Asım'dan rivayet edenlerden biri olan Şu'be kıraat etmişlerdir. Fakat bu kıraata göre başta olduğu gibi ayakların da bir kısmını meshetmek gerekir.
"Nasb (Fetha)" ile okunan kıraata göre de hüküm aynıdır. Zira bu takdirde "ercülekum" kelimesi "ruu-sekum" kelimesinin mahalline atfedilmektedir, o ise "imsehu" fiili-nin mef'ulu olduğundan dolayı ma-hallen mensuptur. Zira "imsehu" mutaaddi fiil olduğundan dolayı ona "nasb (fetha)" vermeyi gerektirir. Fakat "ba" harfi, "teb'iz"i ifade ettiği için ona dahil olmuştur ve dolaysıyla lafzen "nasb (fetha)" almamıştır, ama mahallen mensuptur.
Kurra-ı Seb'a'dan olan Nafi', İbn-i Amr ve Kesai, aynı şekilde Asım'dan rivayet edenlerden olan Hasf, "nasb (fetha)" ile okumuşlardır. Bu kıraat, Emir-ül Mü'minin Ali'den (a.s) riva-yet eden Ebu Abdurrahman es-Selemi'ye isnad edilmektedir.
Fakat "nasb" ile okunan kıraat, ayak parmakların ucundan ayak üze-rindeki şişkinliğe kadar olan bölümün hepsini meshetmeyi ifade ediyor.[15] Çünkü bu kıraata göre, "imsehu" fiili, meshedilen "ercül"e vasıtasız olarak müteallik olmuştur. Dolay-sıyla zahiri anlamı bu iki had arasında kalan yerin tamamını mes-hetmek oluyor. "Nasb" ile okunan kırarat, zikrettiğimiz deliller gere-ğince seçtiğimiz görüş olmakla birlikte bu kıraatın müslümanlar tarafından benimsenip yaygınlaşması da onun doğruluğunu göstermektedir.
Kıraat hangi şekilde olursa olsun, ister "kesre" ile okunsun, ister "nasb" ile, her iki takdirde de "ercül" kelimesini "ruus" kelimesine atfet-mek gerekir, "eydi" kelimesine atf olunamaz. Sonuç olarak da, ayakları yıkamayı gerektirecek hiçbir delil yoktur.
O halde -Ehl-i Beyt imamlarından rivayet olunduğu gibi – Kur'an'ın za-hiri, ayakların meshedilmesine delalet etmektedir. Emir-ül Mü'minin Hz. Ali'den (a.s) şöyle rivayet olunmuş-tur: "Kur'ân, yalnızca meshetmek üzere nazil olmuştur."[16]
İbn-i Abbas'tan da şöyle rivayet olunmuştur: "Allah'ın kitabında meshetmek belirtilmiştir. Ama halk yıkamayı tercih ettiler."[17]
Şeyh Muhammed Abduh şöyle diyor: "Zahiren ayetteki "ercül" keli-mesinin "ruus" kelimesine atfo-lunması gerekir. Yani "vemsehu bi ercülikum ile-l ka'beyn" şeklinde olup ayakları da ayaklar üzerindeki şişkinliğe kadar meshetmek gere-kiyor."
Şeyh Muhammed Abduh daha sonra şöyle devam ediyor: "Müslü-manlar, ayakların yıkanması mı yok-sa meshedilmesi mi gerektiği husu-sunda ihtilaf etmişlerdir. Cumhur-i Ehl-i Sünnet ayakları yıkamanın farz olduğunu kabul ederken İmamiye Şiası meshetmeyi farz bilmiştir. Razi'nin, Kaffal'dan rivayetine göre meshetmek, İbn-i Abbas, Enes İbn-i Malik, İkrime, Şa'bi ve Ebu Cafer Muhammed b. Ali el-Bâkır'ın (a.s) görüşüdür."
Daha sonra şöyle devam ediyor: "Cumhur-i Ehl-i Sünnet'in bu konu-daki en önemli delilleri sadr-ı evvelde olanların ameli ve bunu teyid eden bir takım kavli hadislerdir."
Şeyh Muhammed Abduh, bu konuda genişçe bahsettikten sonra Taberi'den, mesh ve yıkamayı birlik-te yerine getirmeyi uygun gördüğünü nakletmiştir.
Daha sonra Ehl-i Sünnet kitapla-rında pek çok rastlanan Alusi'nin Şia'ya yönelik saldırılarına uzunca yer vermiştir.[18]
EL KESME AYETİ
Ebu Nadr Muhammed b. Mes'ud el-Ayyaşi, Başkadı İbn-i Ebi Duad'ın arkadaşı olan Zerkan'a isnaden şu rivayeti naklediyor:
"Hırsızlık yaptığına itiraf edip kendine had uygulanarak tathir edil-mesini isteyen bir hırsız Mu'tesim'in huzuruna gelmişti. Mu'tesim bu iş için fakihleri topladı. İmam Muhammed b. Ali el-Cevad (a.s) on-ların arasında bulunuyordu. Halife onlara, "Hırsızın elinin nereden kesil-mesi gerekir?" diye sordu.
İbn-i Ebi Duad, bilekten, dedi ve buna delil olarak teyemmüm ayetini okudu. Bir grup fakihler de onun bu sözünü desteklediler.
Diğer fakihler ise, dirsekten kesil-mesi gerekir, dediler ve buna delil olarak abdest ayetini öne sürdüler.
Bu arada halife, İmam Cevad'a yönelerek onun da görüşünü sordu. İmam Muhammed Cevad (a.s) hali-fenin, kendisini mazur görmesini istedi. Fakat halife ısrarla İmam Cevad'dan (a.s), görüşünü belirtme-sini istedi.
İmam (a.s) halifenin ısrarı üzerine şöyle buyurdu: "Onlar bu konuda sünneti yanlış yorumladılar. Gerçekte elin ayası hariç parmakların kökün-den kesilmesi gerekir."
Bunun üzerine halife, "Buna deli-lin nedir?" diye sordu.
İmam Muhammed Cevad (a.s) şöyle buyurdu: "Delilim Resulullah'-ın (s.a.a) buyurmuş olduğu şu söz-dür: "Secde, yedi uzuv üzerine olur: alın, iki el, iki diz ve iki ayak." Eğer el bilekten veya dirseken kesilirse namaz kılan kişinin secde etmesi için eli kalmaz.. Oysa Allah-u Teala şöyle buyuruyor: "Secde yer-leri Allah'a aittir." Yani secde ettiği yedi uzuv Allah'a aittir. Ve yine buyuruyor ki: "Allah'la birlikte başkasını çağırmayınız." Dolayısıy-la Allah'a ait olan bir şey kesilmez.
Mu'tesim, İmam'ın bu sözlerinden hoşlanıp hırsızın parmaklarının el ayasının bittiği yerden, yani parmak-larının kökünden, kesilmesine emir verdi.[19]
İşte diğer fakihlerin farkına var-madıkları ve İmam Muhammed Cevad'ın (a.s) dikkat ettiği bu ince nükteye iyice bak. Zira el kesme ayetinde yer alan "el" kelimesi müc-meldir (mübhemdir.) Allah Teala bu ayette onun nereden kesilmesi gerek-tiğine dair maksadını açıklamamıştır. Dolayısıyla onun sünnet veya bizzat Kur'an'ın kendisiyle belirlenmesi gerekir. İmam (a.s) mücmel olan bu meseleyi Kur'ân'dan yardım alarak sünnet ile açıklama yoluna başvur-muştur ve Hz. Resulullah'ın hadisine dayanarak el ayasının namaz kılanın secdeyi gerçekleştirdiği yedi uzuvdan biri olduğunu açıklamıştır. Daha sonra ayet-i kerimeye isnad ederek ister secde edilen camiler olsun, ister secdeyi gerçekleştiren uzuvlar olsun, bütün secde yerlerinin Allah'a ait olduğunu açıklamıştır. Allah'a ait olan bir şeye ise had uygulanmaz. Gerçekten de bu çok zarif bir istin-battır.!
Burada Ceziri'nin elin bilekten kesilmesinin gerektiğine gerekçe ola-rak zikretmiş olduğu delil ilginçtir. O şöyle diyor: "Hırsızlık el ile yapı-lıyor, kol ise sadece eli taşıyor, ceza da ancak suçu işleyen uzva uygu-lanır. İlk önce sağ elin kesilmesi de bu yüzdendir. Çünkü eşyalar genelde sağ el ile alınır."[20]
Açıktır ki, bu delil doğru olduğu takdirde, parmakların kökten kesil-mesini iktiza eder. Zira eşyalar par-maklar ile tutulur. El ayası ise sadece parmakları taşır.
İbn-i Hazm el-Endülüsi de şöyle diyor: "Ali (a.s) elden parmakları ve ayağın yarısını keserdi. Ömer ise el ve ayağı mafsaldan keserdi. Ama hariciler eli dirsekten veya omuzdan kesmeyi kabul ediyorlardı."[21]
İÇKİNİN HARAM OLUŞU
Abbasi halifelerinden el-Mehdi, İmam Musa Kazım'dan içkinin ha-ram olup olmadığı hakında şöyle soruyor: "Acaba Allah'ın Kitabı'nda içki haram kılınmış mıdır? İnsanlar ondan nehyolunduklarını biliyorlar, ama onu tahrim eden açık bir delilden haberleri yoktur." Buna cevap olarak İmam (a.s) şöyle buyur-du: "Allah'ın Kitabı'nda içki haram kılınmıştır."
El-Mehdi: "Kur'an'ın neresinde iç-ki haram kılınmıştır?" diye sordu.
İmam (a.s) şöyle buyurdu: "Şu ayet-i kerimede "De ki: Rabbim yal-nızca çirkin hayasızlıkları, onlar-dan açık olanları da, gizli olanları da, günahı (ismi), haksız yere olan zulüm ve saldırıyı haram kılmış-tır."[22]
İmam Musa Kazım (a.s) daha sonra sözünün devamında şöyle buyurdu: "Bu ayette geçen "Onlar-dan açıkça olanlar"dan maksad, apaçık yapılan zinadır. Cahiliye döneminde fahişe kadınlar bu haya-sızca işleri yaptıklarını bildirmek için bayrak dikiyorlardı. Ama "Onlar-dan gizli olanlar"dan maksad, babaların nikah ettikleri kadınlarla evlenmektir. Bi'setten önce erkekler, babaları öldükten sonra asıl anaları olmayan üvey anneleriyle evleniyor-lardı.
Ama "ism" (günah)den maksad bizzat içkidir. Zira Allah Teala başka bir ayet-i kerimede de şöyle buyur-muştur: "Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: Onlarda hem bü-yük günah (ism), hem de insanlar için (bazı) yararlar vardır. Ama gü-nahları yararlarından daha büyük-tür."[23]
El-Mehdi, mecliste hazır bulunan veziri Ali b. Yaktin'e hitap ederek şöyle dedi: "Ey Ali, Allah'a yemin ederim ki, bu Haşimiler'in fetvası-dır."
Ali b. Yaktin ise cevabında şöyle dedi: "Yemin ederim ki, doğru söyle-diniz, ey mü'minlerin emiri. Allah'a Hamd olsun ki, bu ilmi siz Ehl-i Beyt'ten kaldırmamıştır." Mehdi sab-redemeyerek şöyle dedi: "Doğru söyledin, ey rafizi." el-Mehdi, onun Ehl-i Beyt'in velayetine inanmış oldu-ğunu anlamıştı.[24]
İşte bu iki Kur'ân ayetinin arasın-da yapılan bu ince karşılaştırmayla Allah'ın Kitabı'nda içkinin haram kılınmış olduğu ortaya çıkıyor.
Müfessirlerden olan Hasan'ın da "ism" kelimesini içkiye tefsir ettiği rivayet olunmuştur.[25]
Bu konuda Allame Meclisi şunları yazıyor: "Ayetteki "el-ism" kelime-sinden maksad, günahı gerektirecek her şeydir. Kısaca istidlal şu şekil-dedir: Allah Teala A'raf suresinin 33. aytinde günaha sebep olacak her şeyin haram olduğunu belirtmiş ve bir başka ayette ise içki ve kumarın günaha sebep olan şeylerden oldu-ğunu beyan etmiştir. Dolaysıyla bu iki ayet gereğince içki ve kumarın haram olduğu isbatlanmış olur."[26]
İçki kelimesi yerine günah anla-mına gelen "ism" kelimesinin kulla-nılmasının nedeni, onun bütün kötü-lüklere yol açan bir vesile olduğu ve bütün günahların başı olduğu için-dir.[27] Bu yüzden de o zamanlarda ve öncesinde "ism" kelimesinin şarap anlamına kullanılması pek yaygındı.
Ahfeş bir şiirinde şöyle diyor:
Aklımı elden verinceye dek "ismi" (içkiyi) içtim.
Böylece "ism" (içki) aklı yok etmektedir.
Başka bir şair de şöyle demiştir:
Allah'ın Resulü (s.a.a), bizim kötü işlere yaklaşmamızı
Ve günaha yol açan "ismi" (içkiyi) içmemizi nehyetmiş-tir.[28]
Yine Ebu-l Abbas'ın meclisinde şairin biri şöyle bir şiir okumuştur:
Kadehlerde apaçık "ismi" (içkiyi) içtiğimizde,
Aramızda sanki misk koku-sunun yayıldığını görürsün.[29]
Cevheri, kendi lügat kitabında "ismin" bazen içki anlamına geldiğini açıkça belirterek şunları yazıyor: "Bazen içkiye "ism" (günah) denilir." Ardından da birinci beyti şahid olarak kaydediyor. Firuzabadi de "ismin" manalarından birinin de içki olduğunu söylemiştir.
İçkiye "ism" denilmesini kabul etmeyenler de, mecazi olarak "ismin" bu manada kullanıldığını inkâr et-mezler. Onlar sadece "ism" keli-mesinin hakiki anlamının "içki" olmadığını söylemek isityorlar. Bü-tün günahlar "ism"dir; içki ise, günahı çok şiddetli olduğu için ona bizzat "ism" denilmiştir. Çünkü açık-ladığımız gibi içki bütün günahların başı ve temelidir. İbn-i Saide şöyle diyor: "Benim görüşüme göre içkiye "ism" denilmesinin sebebi, içilme-sinin günah olduğu içindir. Çok istimal (kullanma) sonucu örfde ikinci bir anlam kazanan bu tür kelimeler halkın dilinde pek yaygın-dır. Ama asıl lügatta "ism" bu mana-yı taşımamaktadır."
İbn-i Enbari Ebu Bekr en-Nah-vi'nin, "ism"in içkinin isimlerinden olmasını inkar etmesi de hakiki anlamdaki manaya yöneliktir; yoksa mecazi olarak bu manada kulla-nıldığını inkar etmemektedir.[30] Zübeydi şöyle diyor: "İbn-i Enbari, içkiye "ism" denilmesini inkâr etmiş ve bu tür istimallerin mecazi oldu-ğunu belirterek "ism"'in hakiki anla-mının içki olmadığını s&
ouml;ylemiştir."