İlahi Dinlerde Ahır Zaman Kurtarıcısı Mehdi’ye İnanmak
konu değildir. Özellikle de Hz. Resulullah (s.a.a)'ın sadece yukarıda işaret ettiğimiz hadiselere iktifa etmediğini ve bizatihi Hz. Mehdi (a.s)'ın kıyamını zikrederek onu inkâr edenlerin İslâm'ından şüphe edilmesi gerektiğini buyurduğunu görmekteyiz.
Cabir bin Abdullah'tan; dedi ki: Allah Resulü şöyle buyurdu:
1- "Mehdi'nin çıkışını inkâr eden, Muhammed'e indirileni inkâr etmiştir…"
2- "…Mehdi'yi inkâr eden, şüphesiz kâfir olur…"[xv]
Evet, Mehdi'yi inkâr etmek insanı küfre bile düşürebilir. Çünkü Mehdi'yi inkâr eden kimse, eğer bilinçli olarak inkâr ediyorsa, Allah Resulü'nün ahir zamana ait sözlerini inkâr etmektedir, Kur'an-ı Kerim'in ahir zamanda salih insanların önderliğinde mutlak hâkimiyetin Allah'ın dinine ait olacağı vaadini inkâr etmektedir. Bunun içindir ki, Ehl-i Sünnet'in önde gelen âlimlerinden Alaiddin Muttaki Hindi, bu hadisi naklettikten sonra, Mehdi (a.s)'ın zuhurunu inkâr etmenin küfre sebep olmasının tevcihinde Ehl-i Sünnet'in büyük fakihlerinden olan Ahmed bin Hacer Heytemî'nin sözlerine değinmiş ve özetle onun şöyle dediğini kaydetmiştir: "İnkâr eden şahıs, Mehdi'ye inanmanın Nebevî sünnette yer aldığını biliyorsa, bu gerçek anlamda küfür olur. Çünkü bu, onun kesin olan sünnetten saptığının ve yalan saydığının belirtisidir."[xvi]
İslâm Peygamberi ve Ehl-i Beyt İmamları defalarca çeşitli münasebetlerle Hz. Mehdi (a.s)'ın gaybeti, zuhuru, kıyamı ve diğer özelliklerinden bahsetmişlerdir. Hz. Mehdi (a.s) hakkındaki bu hadisler hem Ehl-i Beyt, hem Ehl-i Sünnet'in en muteber hadis, tefsir ve siyer kitaplarında yer almış ve her iki fırkanın birçok büyük âlimi bu hususu konu edinen müstakil kitaplar yazmışlardır. Ehl-i Sünnet'in önde gelen âlimlerinden olan Ali Muhammed Ali Dâhil'in yazdığı el-İmamu'l-Mehdi kitabı bu mevzuu ele alan onlarca cilt kitaptan sadece birisidir. Yalnızca bu eserde Hz. Mehdi (a.s) ile ilgili hadisleri nakleden sahabe ve tabiînden ellişer kişinin ismi kaydedilmiştir.[xvii]
Hz. Resul-i Ekrem ve Ehl-i Beyt İmamlarından Hz. Mehdi (a.s) hakkında gelen hadisler, öyle birkaç kişinin nakliyle sınırlı kalan ahad türünden hadisler de değildir. İleride göreceğimiz üzere bu hadisler tevatür haddini bile aşmıştır. Asr-ı saadetten itibaren bu hadisler yaygın bir şekilde İslâm ümmeti içerisinde bilinmekte ve dilden dile dolaşmaktaydı. Öyle ki, Hz. Mehdi (a.s)'ın zuhur edeceğine dair olan inancın ve onun teşkil edeceği vaat edilen adalet düzenine duyulan özlemin henüz o hazret dünyaya gelmeden bile İslâm ümmetinin kültürel, siyasî, ekonomik ve toplumsal sahalarını etkisi altına aldığını ve asr-ı saadetten itibaren İslâm ümmetinin büyük şairlerinin son kurtarıcı olan Mehdi inancını ve bu müjdeyi ifade eden hadislerin taşıdığı manayı şiirlerinde dillendirmeye başladıklarını görmekteyiz.
a) Örneğin; Hz. Mehdi (a.s)'ın doğumundan onlarca yıl önce vefat etmiş olan Ehl-i Beyt ekolunun mücadeleci ve yorulmaz şairi Kumeyt'in (Ö: Hicrî 126) İmam Muhammed Bâkır (a.s)'ın huzurunda Kerbelâ şehitleri hakkında okuduğu şiirinde vaat edilen İmam Mehdi (a.s)'ın ne zaman kıyam edeceğini sorduğunu görüyoruz.
Kumeyt'in şiiri şöyledir:
"Zaman beni güldürdü ve ağlattı; zira ki,
zaman türlü türlü, rengârenk olaylarla doludur.
Benim ağlamam o dokuz yiğit içindir ki,
Kerbelâ çölünde bırakıldılar,
hepsi de kefenlere bürünmüş bir hâlde.
Yine ağlamam o altı yiğit içindir ki,
hiç kimse onlara ulaşamaz;
Akil oğullarını diyorum, o en hayırlı süvarileri.
Sonra benim ağlamam, onların en hayırlısı,
yani efendileri içindir ki onları hatırlamak
benim dertlerimi coşturmaktadır.
Eğer birisi size ulaşanlardan dolayı sevinir
yahut zaman içinde bir gün alay ederse, (buna şaşmam).
Zira ki, siz izzetten sonra zillete düştünüz;
benim de sizi savunmaya gücüm yoktur.
Peki, ne zaman hak sizde ayağa kalkacak,
ne zaman ikinci Mehdi'niz kıyam edecektir?"[xviii]
Açıktır ki, şairin İmam Mehdi (a.s)'ın doğumundan onlarca yıl önce o hazretin ne zaman kıyam edip de hakkı ortaya koyarak Ehl-i Beyt'e yapılan zulümlerin intikamını alacağını sorması, o zamandan beri Mehdilik inancının toplum içinde yaygın olduğunu ortaya koymaktadır.
Yine, büyük Şair Kumeyt'in aynı dönemlerde yaşayan kardeşi Verd bin Zeyd-i Esedî, İmam Muhammed Bâkır (a.s)'ın methinde okuduğu şiirinde sözü İmam Mehdi (a.s)'a getirerek İmam (a.s)'a aynı soruyu sormaktadır.
Verd'in şiiri şöyle başlıyor:
"Sizi görmek için, nice yüksek tepeleri aştım da geldim.
Size olan aşk ve iştiyakımdan, nice çölleri aştım da geldim."
Sonra şair şöyle devam ediyor:
"Ne zaman Samirra bina olacak da o çocuk,
gecenin parlak yıldızı gibi tulu edecek?
Doğumundan bir süre sonra gaybete çekilecek;
yeryüzünü kat edip dolaşacak.
Musa ve İsa'nın gaybete çekilmesi gibi;
eğer onların ömürleri kadar yaşasa da
ölüm ona gelip çatmayacak.
Benim ümidim onu görmek, ona ulaşmaktır ki
onun en hayırlı yaranından olayım.
Bunu bize ravilerden bir grup haber vermiş;
onlar Allah'tan korkan ve çok itaat edenlerdir.
Babalarınızın getirdiği kanunları nakleden hak ravileri
bunu sizden bize bildirmiş; şüphesiz onlar,
en hayırlı babalar ve en hayırlı kanun koyanlardır."[xix]
Verd'in bu şiiri bu manayı ortaya koyan açık bir belgedir.
Keza, İmam Mehdi (a.s)'ın doğumundan onlarca yıl önce Emevîler'den Kerbela şehitlerinin intikamını almak için kıyam edip, savaşan ve sonunda da canını bu yolda feda eden Zeyd bin Ali bin Hüseyin bin Ali bin Ebu Talib, (Ö: Hicrî 122) Hz. Resul-i Ekrem'e intisap etmesinden ve vaat edilen Mehdi (a.s)'ın kendilerinden olmasından dolayı iftihar ettiği şiirinde şöyle demektedir:
"Biz Kureyş'in efendileriyiz; hak bizimle ayakta durur.
Biz öyle nurlarız ki, halkın yaratılmasından önce vardık.
Bizdendir seçilmiş Mustafa, bizdendir Mehdi.
Allah bizimle tanınır, hak bizimle ayakta durur.
Bugün bizden yüz çeviren, yarın cehennem ateşini boylaya durur."[xx]
Burada dikkate şayan nükte şudur ki; anlaşılan, Zeyd'in Emevî zulmüne karşı olan bu kıyamından heyecana kapılanlar ve hatta onun vaat edilen Mehdi olduğunu sananlar bile olmuş ki, Benî Ümeyye'nin meşhur şairi Hâkim bin Abbas Kelbî, Zeyd'in şehit edilip cansız bedenin asılmasından sonra Benî Haşim'e hitaben okuduğu bir şiirinde Zeyd'in Mehdi olduğunu sananları alaya almıştır. Bu şiirin bir bölümü şöyledir:
"Sizin Zeyd'i hurma ağacına asıverdik;
doğrusu ben hiç ağaca asılan bir Mehdi'yi görmemiştim."
Adı geçen Benî Ümeyye şairi bu şiirini, Hicrî ikinci asrın başlarında okumuştur. Bu, o zamandan beri Mehdi inancının Müslümanlar içerisinde yaygın olduğuna dair tarihî bir belgedir. Zira bu şiir, insanlardan bazıları mısdakında yanılmış olsalar bile, Mehdi inancının o zamandan beri toplum içerisinde var olan yerleşik bir inanç olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Yine, İmam Mehdi'nin doğumundan onlarca yıl önce yaşayıp vefat etmiş olan Araplar'ın cahiliye ve İslâm döneminin önde gelen üç büyük şairinden biri olan İsmail Himyerî'nin (Ö: Hicrî 173)[xxi] İmam Sadık (a.s)'ın huzuruna varıp o hazretin eliyle hidayet bulduktan sonra hazretin huzurunda okuduğu uzun bir kasidesi vardır. Onun da bu kasidede İmam Mehdi (a.s)'dan söz ettiğine şahit oluyoruz. İşte aşağıdaki beyitler bu kasidenin bir parçasının tercümesidir:
"Allah'ımı şahit tutarım ki, senin (İmam Sadık'ın) sözün, ister boyun eğer olsun, ister günahkâr,
bütün mahlûklara hüccettir; hani buyurdunuz ya:
Kalben arzuladığım veliyy-i emir ve Kaim'in bir gaybet dönemi olacak;
şüphesiz o gaybet edecektir, Allah'ın selâmları o gaibe olsun.
Bir müddet gaybet perdesi ardında kalacak,
sonra zuhur edecek ve dünyanın doğusunu ve batısını adaletle dolduracaktır.
Gizlide ve açıkta ben buna inanıyorum, kınansam da ondan vazgeçmem."[xxii]
Görüldüğü üzere şair İmam Mehdi (a.s)'ın dünyaya gelmesinden bir buçuk asır öncesinden o hazret hakkında tam bir basiretle söz etmektedir. Elbette şair, dipnotta naklettiğimiz bu şiirinin başlangıcında itiraf ettiği üzere, İmam Sadık (a.s)'ı mülâkat ettikten sonra böyle bir basirete ulaşabilmiştir. Yoksa şair şiirinin dipnottaki bölümünde belirttiği üzere daha öncelerden Mehdilik inancına sahipti. Ancak onun mısdakında yanılmış ve vaat edilen Mehdi'nin Muhammed Hanefiye olduğunu sanmıştı. Bu da Mehdilik inancının o zamandan beri toplumda yaygın olduğunun açık bir kanıtıdır.
Bu şairlerden biri de Ebu Muhammed, Süfyan bin Mus'ab Abdî Kufî'dir. Bu şair, İmam Sadık (a.s)'ın döneminde yaşamış Ehl-i Beyt'in methinde, özellikle de Hz. Ali (a.s)'ın faziletlerini içeren güzel şiirler okumuştur. O, Hz. İmam Sadık (a.s)'dan Ehl-i Beyt'in faziletleri hakkında öğrendiği hadisleri şiir hâlinde dillendirmiştir. İmam Sadık (a.s) da onun bu hizmetini takdir etmiş ve "Ey Ehl-i Beyt takipçileri, Abdî'nin şiirlerini çocuklarınıza öğretiniz ki, o Allah'ın dini üzeredir." buyurmuştur.[xxiii]
Abdî'nin "Gadiriyye" ismiyle bilinen uzun bir kasidesi vardır. O bu kasidesinin bir bölümünde On İki İmamları teker teker isimleriyle saymıştır. Onun bu şiirini okuduğu zamanda İmam Mehdi (a.s) da dâhil olmak üzere o mübarek zatların bir kısmı henüz dünyaya bile gelmemişlerdi. Abdî'nin adı geçen şiirinin bir bölümü şöyledir:
"Sevgimi onlara (Ehl-i Beyt'e) verdiğim andan beri bana Rafızî ismini taktılar;
oysaki bu isim, en güzel ismimdir benim.
Arş sahibinin kesintisiz salâtı olsun, o gamlara deva olan Fatıma'nın oğluna.
Onun o iki oğluna ki, birini zehir ile yok ettiler,
diğeri de yüzünü toz kaplamış hâlde topraklar üstünde yatmaktadır.
Ondan sonra abid, zahit olan Seccad'a; sonra ilmin sonuna yaklaşan Bâkıru'l-Ulum'a.
Cafer'e, oğlu Musa'ya, sonra da ihsankâr Rıza'ya ve zahmet çeken abid Cevad'a.
İki Askerî'ye ve Kaimleri olan Mehdi'ye ki işin sahibidir ve yeni hidayet elbiseleri giyecektir.
O kimse ki, yeryüzünü zulümle dolduktan sonra, tekrar onu adaletle dolduracak;
sapıklık ve fitne ehlinin kökünü kesecek.
O; korkusuz, silâh kuşanmış dilâverlerin önderi ki,
yararsız otları kazımak için tuğyan ehli ile savaşacak.
Hidayet ehlidirler, Kayyum Allah'ın dinini, dünya ve dünya makamlarına satan insanlar değillerdir.
Eğer onların gazabı cehennem ateşinde gizlenirse,
artık cehennem ateşini alevlenen odundan biniyaz eder."[xxiv]
Görüldüğü üzere şair, şiirinde On İki İmamı birer birer isim veya lakaplarını anarak saymıştır. Oysaki şairin yaşadığı o dönemde ismini veya lakabını zikrettiği imamların bir kısmı henüz dünyaya bile gelmemişti. Yine şair, açıkça İmam Mehdi, yaranı ve yüklendikleri misyondan açıkça bahsetmiştir. Bu da o dönemde halkın Mehdilik akidesi ile aşina olduklarını ve özellikle de Ehl-i Beyt İmamları'nın takipçilerinin bu hususta tam bir basiret içerisinde olduklarını göstermektedir.
Bu şairlerden bir diğeri de, Hicrî üçüncü yüzyılın büyük şairi Ebu Ali Muhammed bin Rezin Di'bel Huzaî'dir. O, Hicrî 148 yılında Kufe'de dünyaya gelmiş, orada büyümüş, sonra da Bağdat'a yerleşmiştir. O, gençliğinin ilk yıllarında Müslim bin Velid'in terbiyesi altına girmiş ve ondan şiir sanatını öğrenmiştir.[xxv] Di'bel, genellikle Bağdat'ta yaşamıştır. Ancak ara sıra oradan ayrılarak seyahate çıkmıştır. Ebu'l-Ferec demiştir ki: "Di'bel yıllarca evinden ayrılır ve yeryüzünde seyahat yapardı. Her defasında da büyük faydalarla dönerdi."[xxvi]
Di'bel, Ehl-i Beyt aşığı idi. O, bu sevgisi nedeniyle Ehl-i Beyt'i metheden, Ehl-i Beyt düşmanlarını da yeren şiirler söylemiştir. Bu nedenle de Ehl-i Beyt karşıtı güçlerin düşmanlığını kazanmıştır. Öyle ki, artık emniyeti elden gitmiş ve canını ko
Abdullah TURAN
Dünyayı ıslah edecek olan, insanlara vaat edilmiş Mehdi inancı, sadece İslâm dinine mahsus bir akide değildir. Bu inanç İslâm öncesi semavî dinlerde de mevcuttur. Ahir zaman kurtarıcısının zuhurunu, sadece İslâm ümmeti değil, bütün semavî dinlerin mensupları, hatta bütün insanlık beklemektedir. Bütün dinlerin mensupları, dünyanın karanlık ve buhranlı bir döneminde, yani her yeri zulüm, fesat ve dinsizliğin kapladığı bir zamanda büyük bir kurtarıcının zuhur edip gaybî bir güç sayesinde dünyanın bozuk durumunu düzelteceğine ve Allah inancını dinsizlik ve maddeciliğe üstün kılacağına inanmaktadırlar.
Bu ilâhî müjde, Kur'an-ı Kerim ve Allah Resulünün sahih sünnetine ilaveten, Zerdüştîlerin mukaddes kitaplarından sayılan Zend, Pezend ve Camasbname, Yahudilerin mukaddes kitabı Tevrat, ilâveleri ve Hıristiyanların mukaddes kitabı İncil gibi tahrif olmuş şekliyle de olsa baki kalan semavî kitapların yanı sıra, daha eski inançlardan olan Brahmanlar ve Budistlerin mukaddes kitaplarında da yer almıştır. Bu da şu demektir ki, bu inanç, bütün millet ve dinlerde mevcut olup, bütün inanç sahipleri gaybî yardımla desteklenecek vaat edilmiş güçlü bir kurtarıcıyı beklemekteler.
Demek ki, Zerdüştî'yle, Yahudi'siyle, Hıristiyan'ıyla ve Müslüman'ıyla bütün semavî dinlerin izleyicileri, dahası, bir şekilde semavî dinden etkilenen ya da semavî olması muhtemel olan inanç ve dünya görüşüne sahip olan herkes, ahir zamanda büyük bir ıslah edicinin zuhur edeceğine inanır ve onu bekler.
Hatta demek olur ki, dünyanın genelinde adalet ve barışı sağlayacak büyük bir kurtarıcının geleceğine inanmak ve böyle bir kurtarıcıyı beklemek, bütün insanların doğasında olan fıtrî bir içgüdüdür. Zaten herhangi bir dinî inanca sahip olmayan düşünür ve filozofların da böyle bir kurtarıcıyı ve onun kuracağı adalet düzenini beklediklerini ortaya koymaları, ancak böyle bir içgüdünün varlığıyla açıklanabilir.
Bundan dolayıdır ki, büyük müfessir ve filozof Allâme Tabatabaî (r.a) bu konuyu açıklarken özetle şöyle der: "İnsanoğlu yeryüzüne ayak bastığından itibaren mutluluk ve saadetle iç içe olan bir toplumsal hayatın ümidini hep kalbinde taşımış ve bu ümidine ulaşmak için çaba harcamıştır. Eğer böyle bir ümit gerçekleşmeyecek olsaydı, insanın böyle bir ümit taşıması mümkün olmazdı. Eğer yiyecek yaratılmasaydı, insana açlık duygusu da verilmezdi; eğer su olmasaydı, insanda susama duygusu da olmazdı; eğer ona bir eş yaratılmasaydı, cinsel duygu da verilmezdi.
İşte bu yüzden dünyada öyle bir zaman gelecek ki, insan topluluğu adalet ve eşitlikle dolacak, fertler barış ve sefa içinde yaşayacak, toplum fazilet ve kemal ile dolacaktır.
Yeryüzünü adaletle dolduracak bir şahsa olan inanç, İslâm'a özgü bir inanç da değildir. Kur'an-ı Kerim'de de bildirildiği üzere, diğer ilâhî dinlerde de bu müjde yer almıştır. Dahası, bu inanç insanın fıtratından kaynaklandığı için bütün insan topluluklarında, hatta putperestlerde bile vardır."
Buradan, Zerdüştîlerin ona, dünyanın kurtarıcısı anlamına gelen "Suşyant", Yahudilerin "Server-i Mikailî", Hıristiyanların "Vaad edilmiş Mesih" ve Müslümanların "Vaad edilmiş Mehdi" gibi, her milletin kendisinin anlayacağı bir lakap vermelerinin ve onu kendilerinden biri olarak görmelerinin de pekâlâ doğal olduğu anlaşılmaktadır.
Çünkü herhangi bir millete gönderilen bir ilâhî elçinin beyanında veya semavî kitapta ahir zamanda mutlak adaleti sağlayacak ve ilâhî dinin hâkimiyetini bütün cihanda kuracak bir ilâhî kurtarıcının geleceğine dair bir açıklama gelince, o millet ve topluluğun bu kurtarıcıyı kendilerinin anlayacağı bir lakapla anmalarından veya onun kendilerinden olan birinin olacağını sanmalarından yahut öyle yorumlamalarından daha doğal bir şey düşünülemez.
Elbette biz burada Hz. Mehdi'nin zuhur edeceğini ispatlamak için eski semavî kitaplarda yer alan müjdelere dayanmak istemiyoruz. Esasen buna ihtiyaç da yoktur. Zira konunun Kur'an ve Sünnet'te yeterli dayanağı vardır. Onlarca Kur'an ayeti açıkça veya dolaylı yoldan konuyu ortaya koymaktadır. Sünnet açısından da ister usul ister füruya ait olsun hiçbir İslami konu hakkında bu konuda geldiği kadar hadis gelmemiştir. Biz burada sadece ahir zamanda evrensel bir kurtarıcının zuhur edeceği gerçeğinin, bütün dinlerde yer alan ortak bir inanç olduğunu ve vahiy kaynaklı olup bütün peygamberlerin bu müjdeyi verdiğini belirtmek istiyoruz.
Bu arada diğer dinlerde yer alan bu konu hakkındaki bilgi ve belgelere geçmeden önce, İslam dinin bu hususta ortaya koyduğu bilgi ve belgelere işaret etmek istiyoruz.
Bununla birlikte biz burada konunun İslam dininin iki temel kaynağı olan Kur'an ve Sünnet'teki delillerini de burada sıralamak istemiyoruz. Gerçi ahır zaman kurtarıcısı inancı, hem Kur'an hem de Sünnette şüphe götürmeyen sayısız delillerle sabittir. Biz burada bu inancın asr-i saadetten itibaren, Müslümanların şüphe götürmeyen yaygın bir inanışı olduğu ve bu yüzden de İslam dininin hadis, tarih, siyer, tefsir, şiir ve edebiyat gibi bütün kaynaklarında yer aldığı ve aslında Müslümanların bu inanışla yoğrulduğu üzerinde durmak istiyoruz. Bu yüzden de konu üzerindeki araştırmamıza İslam kaynaklarını inceleyerek başlamak istiyoruz.
İslâm Kaynaklarında Hz. Mehdi'ye İnanmak
Hz. İmam Mehdi (a.s)'ın ahır zamanda zuhur edip zulüm ve haksızlıkla dolmuş olan yeryüzünden her türlü zulüm ve haksızlığı kökünden kazıyarak onu baştanbaşa adalet ve eşitlikle dolduracağı inancı, asr-i saadetten itibaren Müslümanlar arasında yaygın olan köklü bir İslamî akide olup, ilgili bilgi ve belgeler İslamî kaynakların genelinde yer almıştır. Ancak hemen-hemen İslâmî kaynakların tamamında yer alan İmam Mehdi (a.s) hakkındaki bilgi ve belgelere geçmeden önce, Hz. Resulullah (s.a.a)'ın: "Kim boynunda biat olmadan (başka bir hadiste ise) -Kim zamanının imamını tanımadan- ölürse, cahiliye ölümüyle ölmüştür."[i] hadis-i şerifine dikkat çekmek istiyorum.
Naklettiğimiz bu hadisler, her zamanda herkes için büyük bir sorumluluk getirmektedir. Bu hadisler herkesi kendi zamanının imamını tanımak ve ona biat etmekle yükümlü kılmıştır.
Nitekim Allah Tealâ'nın; "O gün ki, her grup insanı imamlarıyla (önderleriyle) çağırırız; o gün kitabı sağından verilenler kitaplarını okurlar; onlara kıl kadar haksızlık edilmez. Bu dünyada (kalbi) kör olan ise, ahirette daha kör ve daha şaşkındır."[ii] ayetleri de, istisnasız her zaman ve mekânda insanların itaat etmesi farz olan bir imamın var olduğunu, dünya yaşamlarında o imamı tanıyıp itaat edenlerin ahirette amel defterleri sağ ellerinden verilecek olan ilahi mükafatı hak eden Ashab-ı Yemin olduklarını, dünya yaşamlarında o imamı tanımak hususunda şaşkınlığa düşüp kör kalanların ise, ahirette daha kör ve daha şaşkın olacaklarını açıkça ortaya koymaktadır.
Ne ilginçtir ki, Ehl-i Sünnet'in önde gelen müfessirlerinden Kurtubî, kendi tefsirinde bu ayeti tefsir ederken, Mucahid ve Katade'nin, ayette geçen "imamlar"dan maksadın, insanın kendine önder kabul ettiği liderler olduğunu, hak ehlinin kıyamet günü peygamberlerinin önderliğinde ayağa kalkarak amel defterlerini sağ ellerinden alacaklarını ve batıl ehlinin de dalâlet liderlerinin önderliğinde ayağa kalkarak amel defterlerini sol ellerinden alacaklarına dair görüşlerini naklettikten sonra Hz. Ali (a.s)'ın da; "Ayette geçen ‘imamlar'dan maksat, her asrın imamıdır." buyurduğunu kaydetmiş, sonra da Hz. Ali'nin Allah Resulü'nden naklettiği şu hadise yer vermiştir: Allah Resulü buyurmuştur ki:
"Kıyamet günü herkes kendi zamanının imamı, Rabbinin kitabı ve peygamberinin sünneti ile çağrılacak ve denilecek ki: ‘İbrahim'in takipçilerini getirin, Musa'nin takipçilerini getirin, İsa'nın takipçilerini getirin ve Muhammed'in takipçilerini getirin.' Böylece hak ehli ayağa kalkacak ve amel defterlerini sağ ellerinden alacaklar. Sonra; ‘Şeytanın takipçilerini ve sapık önderlerin takipçilerini getirin.' denilecektir. Evet, imam, ya hidayet imamı olur, ya da sapıklık imamı."[iii]
Bu gerçeği ortaya koyan diğer bir ayet de Allah Tealâ'nın; "Yarattıklarımız içerisinde bir topluluk vardır ki, hak ile hidayet eder ve onunla hükmederler."[iv] ayetidir.
Bu ayet-i kerime, her zaman için insanlar içerisinde hak üzere olup hakka hidayet eden ve hak ile hükmeden masum önderlerin var olduğunu ve var olmaya devam edeceğini açıkça ortaya koymaktadır. Nitekim Ehl-i Sünnet'in önde gelen müfessirlerinden Fahr-i Razî de bu ayetin tefsirinde Cübaî'den naklen der ki: "Bu ayet, yeryüzünün hiçbir zaman hak üzere olup hak ile amel eden ve hak ile hükmeden kimselerden boş olmayacağını ve onların hiçbir zaman batıl üzere birleşmeyeceklerini göstermektedir…"[v]
Fahr-i Razî, Allah Tealâ'nın; "O gün her ümmetten bir kişiyi onlara şahit tutarız; seni de bunlara şahit getiririz…"[vi] ayetinin tefsirinde de der ki: "Yeryüzünde var olan her topluluk içerisinde ve her asırda onlara şahitlik yapacak biri olmalıdır. Allah Resulü'nün asrındaki şahide gelince o, Allah Tealâ'nın; "Böylece sizi insanlara şahit olmanız için orta bir ümmet kıldık, Peygamber de size şahittir…"[vii] ayetinin mucibince Resul'ün kendisidir. Allah Resulü'nün zamanından sonra da her zaman için bir şahidin var olması gerektiği ispatlanmıştır. Bu, hiçbir asrın insanlara tanıklık edecek bir şahitten hali olmadığı sonucunu doğurur. Bu şahit de caizü'l-hata olmamalıdır. Aksi takdirde onun kendisi de başka bir şahide muhtaç olur ve bu sonsuza kadar teselsül edip gider. Teselsül ise batıldır. O hâlde, her asırda sözleriyle hücceti tamamlayan bir topluluğun var olduğu sabit olmuştur…"[viii]
Sonuç olarak naklettiğimiz bu ayet ve hadisler, her zaman ve asırda insanların tanıyıp itaat etmesi gereken masum önderlerin var olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Allah Resulü de; "Zamanının imamını tanımadan veya boynunda biat olmadan ölen, cahiliye ölümü ile ölür." buyururken mutlaka böyle bir imamı kastetmiştir. Yoksa Allah Resulü'nün, insanlara zamanın imamı olarak diktatör sultanları ve zalim yöneticileri tanıyıp onlara biat etmelerini söylemesi ve onları tanımayıp onlara biat etmeyenlerin cahiliye ölümü ile öleceklerini buyurması düşünülemez; aksine böyle bir şeyi düşünmenin kendisi kafirlik ve inançsızlık olur.
Kısacası; zalim yöneticileri tanımamak ve onlara biat etmemek, ne cahiliye ölümüyle ölme sonucunu doğurabilir, ne de ahirette kör ve şaşkın olarak haşrolmayı. Aksine, onlara gönül vermek ve onlara biat ederek yaptıkları mezalime katkıda bulunmak, böyle bir sonuç doğurabilir. O hâlde, tanınması ve biat edilmesi farz olan imam, Allah Resulü'nün; "Benden sonra hepsi Kureyş'ten olan on iki halife gelecektir."[ix], "Kureyş'ten on iki halife oldukça bu din, düşmanlarına karşı hep muzaffer olacak ve hiçbir muhalif ve münafık ona zarar veremeyecektir."[x], "Benden sonra halifelerin sayısı, İsrail oğullarının reisleri gibi, on ikidir."[xi], "Benden sonra imamların sayısı, İsrail oğullarının reisleri ve İsa'nın havarîleri gibi, on ikidir."[xii],"Benden sonra Ehl-i Beyt'imden on iki imam gelecektir."[xiii],"Ben peygamberlerin efendisiyim, Ali bin Ebu Talip de vasilerin efendisidir; benim vasilerim on iki kişidir. Onların ilki Ali, sonuncusu da Kaim'dir."[xiv] gibi tabirlerle ümmete muştuladığı kimseler, Ehl-i Beyt'inden olan On İki İmamlardan gayrisi olamaz.
Ama ne var ki, Allah Resulü'nün ümmetine hidayet meşalesi ve kurtuluş gemisi olarak tanıttığı Ehl-i Beyt İmamları'ndan on biri, kendi dönemlerinde Hz. Resulullah'tan sonra fırtınalara kapılan İslâm ümmeti gemisine kaptanlık yapmış ve hidayet arayanları selâmetle kurtuluş sahiline hidayet etmişlerse de, sonunda onların on biri de zalimler tarafından katledilerek veya zehirlenerek şehit edilmişlerdir. Sadece Ehl-i Beyt İmamları'nın sonuncusu olan on ikinci imam Hz. Mehdi (a.s), bir takım bizce bilinen ve bilinmeyen neden ve hikmetlerden dolayı şimdilik gözlerden ırak olsa da, Allah Tealâ'nın özel korumasıyla hayatta bulunmakta ve Hz. Resul ve Ehl-i Beyt İmamları'nın belirttiği üzere, yeryüzünü dinsizlik, zulüm ve haksızlık sardıktan sonra, Allah Tealâ'nın izniyle bir gün zuhur edip haksızlık ve zulümle dolan bu dünyayı adalet ve eşitlikle dolduracak ve Allah'ın kesin vaadi olan ilâhî dinin bütün cihana egemenliğini sağlayacaktır.
Evet, yukarıda zikrettiğimiz ayet ve hadisler, bu zamanda onu tanımayı ve ona biat etmeyi herkese farz kılmaktadır. Onu tanıyan ve ona biat eden basiret ehli; onu tanımayan ve ona biat etmeyen ise, bu dünyada kör olduğu gibi, ahirette de daha kör ve daha şaşkın olacaktır.
Bu onu, &o ml;yle hafife alına lecek bir