Peygamber ve Ehlibeyt’in Siyresinde İbadet Eğitimi
Dr. Muhammed Davudi
Giriş
Önceki sayımızda Peygamber’in (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’in (a.s) siyerinde inanç eğitiminden bahsettik. İnanç eğitiminin semeresi Allah’a, Resulullah’a, Onun haleflerine ve meada imandır. Ancak makalenin mukaddimesinde de söylediğimiz gibi inanç ve iman sadece dinin bir parçasıdır. Bunun için dinî eğitimde sadece bununla yetinemeyiz.
İslami metinlere bakıldığında iman goncasının gelişen, meyve veren mübarek bir gonca olduğu, müminin ve İslami toplumun da bu meyveden yararlandığı görülmektedir. Rivayetlere göre imanın semeresi salih ameldir:
“İman, insanı iyi işlere yönlendirir.”[1]
Birçok rivayette imanın amel ile birlikte olması gerektiği, amelsiz imanın anlamının olmadığı konusuna değinilmiştir:
“İman, iddia etmekle ve istemekle değildir. İman kalpte halis bulunan, amel ve davranışla da tasdiklenen bir şeydir.”[2]
İnsanın davranışında ve sözünde tesir bırakmayan ve salih ameli işlemesini sağlamayan iman ya tesir edemeyecek kadar zayıftır ya da ortada bir iman yoktur.
Bu sebeple Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur:
“Amelsiz iman kabul edilmez.”[3]
İmansız amel de kabul edilmemektedir.[4] İmam Ali (a.s) şöyle buyuruyor:
“Eğer iman sadece sözle olsaydı (Allah) namazı, orucu, helali ve haramı kararlaştırmazdı.”[5]
İmam Sadık (a.s) da bu konuda şöyle buyuruyor:
“İmanın sadece sözle olduğunu, amelin etkisi olmadığını söyleyen kimse mel’undur.”[6]
Rivayetlerden anlaşılana göre gerçek iman kendiliğinden kişinin davranışlarına tesir etmekte ve onu iyi amele yönlendirmektedir. Ancak bu irtibat tek taraflı değildir. İman salih ameli peşinden getirmekte, salih amel de imanı gerektirmekte ve takviye etmektedir. Emiru’l-Muminin (a.s) şöyle buyuruyor:
“İman, salih amele yönlendirir ve salih amel imana.”[7]
Allah da Kuran-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
“Kendilerine Onun ayetleri okunduğunda bu onların imanlarını artırır.”[8]
Yani iman salih ameli gerektir, salih amel de imanın semeresidir ve aynı zamanda salih amel imanı gerektirmekte ve takviye etmektedir.
Şimdi “salih amel”den kastın ne olduğunu görelim. Rivayetlere bakıldığında salih amelden kastın Allah’ın emirlerine uymak olduğu görülmektedir. İmam Sadık’ın (a.s) bir rivayetinde şöyle geçmektedir:
“Kim Allah’ın emirlerine uyarsa mümindir.”[9]
İmam Hasan Askerî’ye[10] (a.s) nispet edilen tefsirde de salih amel, vaciplerin yerine getirilmesi ve haramlardan uzak durmak olarak tefsir edilmiştir.
Allah’ın emirlerine uymak, vacipleri yapmak ve haramları bırakmak, nitekim daha sonra ayrıntılı olarak işleyeceğiz, Allah’a kulluk ve ibadetten başka bir şey değildir; elbette amelen kulluk ve ibadet. Dinî eğitimde de beğenilen, amel babında kişinin Allah’a kulluğa layık şekilde davranmasıdır.
Söylediklerimizle şunlar ortaya çıktı: 1- İman ağacının semeresi salih ameldir ve meyvesi salih amel olmayan imanın bir değeri yoktur. 2- İman ve salih amelin irtibatı iki taraflıdır. Salih amel imanın semeresi ve neticesidir, iman da salih amelle gelişir ve kuvvetlenir. 3- Salih amel, Allah’ın emirlerine itaattir, Allah’ın emirlerine itaat de Ona ibadettir.
Buna göre ibadet eğitiminin incelenmesinin birkaç açıdan zaruri olduğunu söyleyebiliriz:
1- İbadetler İslam dininin bir bölümüdür ve ibadet eğitimi olmadan dinî eğitim eksik kalacaktır.
2- İbadetler imanı geliştirir ve kuvvetlendirir. Başka bir deyişle iman ve inançların tamamlayıcısıdırlar. Bu sebeple ibadet eğitimi gerçekte inanç eğitiminin devamı ve tamamlayıcısıdır.
3- İnanç eğitiminin ibadete ve ibadet eğitimine teveccüh edilmediğinde bir değeri yoktur, aynı meyve ağacının meyve vermediğinde bir değerinin olmadığı gibi.
Şimdi ortaya çıkan soru şudur: İbadet nedir?
İbadetin tanımı
İbadet, “abede”den türemiştir ve mütevazı itaat anlamındadır. Her tür itaat ve takip ibadet değildir, sadece tevazu ve teslimiyetle birlikte olan itaat ve takip ibadettir.[11] Bu esasa göre Allah’ın emirlerine tevazu ve teslimiyetle itaat etmek ve uymak niyetiyle yapılan her şey ibadettir. Eğer bir kimse ilahi rızayı elde etmek ve Onun emirlerini yerine getirmek için ilim tahsiliyle uğraşırsa, yemek yerse, yolculuk ederse veya başka herhangi bir şeyi yaparsa bunların hepsi ibadettir. Zira Allah’a itaat ve uyma sayılırlar.
İbadet başka bir anlamda da kullanılmaktadır. Bu anlamıyla ibadet, Allah’a itaat ve uyma kastıyla yapılan her tür işi kapsamamaktadır. Sadece kendi başına kulluğu anlatan işleri kapsamaktadır. Başka bir deyişle, ikinci anlamda ibadet sayılan işler, insanın Allah’ın kulu olması açısından yaptığı işlerdir. Gerçekte bu fiiller, “kulluğun izharı ve Allah karşısında tevazu ve teslimiyetin doruğunda, Allah’a yakınlaşma kastıyla yapılanlardır.”[12]
Bu şekilde ibadet, amellerden ve davranışlardan oluşan geniş bir alanı kapsamaktadır. Yeme ve içmeden tutun; namaz, dua ve zikire kadar bu amellerden her biri Allah’a itaat kastıyla yapılırlarsa ibadettirler. Bu yüzden rivayetlerde şöyle geçer:
“Müminin uykusu ibadettir.”[13]
Tabi bu, tüm amellerin eşit değere sahip olduğu anlamında değildir. Aksine bu ameller birkaç açıdan birbirlerinden farklıdır: 1- İbadet olması açısından. Örneğin yeme, içme ve uyuma, Allah’a itaat kastıyla yapıldığında ibadet olsalar da, ibadet olma ölçüleri namaz, zikir ve duayla kıyas kabul etmez. Yeme ve içme “Allah’a itaat kastıyla” ibadet rengine bürünmüşlerdir ama namaz, oruç, dua, zikir ve (ikinci anlamıyla ibadetlerin) benzerleri kulluğun bizzat kendisidir. 2- İkinci anlamıyla ibadet amelleri –birinci anlamıyla ibadetlere kıyasla- imanla daha güçlü ve daha yakın bir irtibata sahiptirler. İman ilk sırada Allah’a ibadeti ve kulluğun izharını gerektirmektedir. Sonraki merhalede kişinin gündelik amellerini de Allah’a itaat kastıyla yerine getirmesini gerektirmektedir. Bu yüzden cennetlikler, Allah’ın azametini müşahede ettiklerinde secdeye kapanıyorlar[14] ve Allah şöyle buyuruyor:
“De ki: “İster ona inanın, ister inanmayın; O, daha önce kendilerine ilim verilenlere okunduğu zaman çeneleri üstüne kapanarak secde ederler.”[15]
3- İkinci anlamıyla ibadetlerin –ilk manasıyla ibadetlere kıyasla- insanın Allah’a yakınlaşmasında ve imanının gelişip kuvvetlenmesinde daha fazla tesiri vardır. Bu yüzden rivayetlerde namaz hakkında şöyle söylenmiştir:
“Namaz, tüm sakınanların Allah’a yakınlaşma vesilesidir.”[16]
“Namaz, insanın Allah’a doğru yükselme vesilesidir.”[17]
veya Kuran hakkında şöyle söylenmiştir:
“Oku ve yüksel.”[18]
Yani Kuran tilaveti, insanın imanının artmasını sağlar.
4- İkinci anlamıyla ibadetler, ilk anlamıyla ibadetler ve iman arasındaki vasıtadır. İmanı olan ve ikinci anlamıyla ibadetleri yapan bir insan, diğer amellerini ve davranışlarını da Allah’a itaat amacıyla yapma ortamına kavuşur. Bu yüzden içinde kişinin tüm amellerini ve davranışlarını Allah’ın emirlerine itaat kastıyla yapmasını barındıran kulluğun bu merhalesi, imanın yüce merhalelerinden sayılmaktadır ve herkes buna ulaşamamaktadır. Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor:
“Allah’ın sevdiğini sevme, Allah’ın düşmanına düşman olma merhalesine ulaşmadığı müddetçe kulun imanı kâmil değildir.”[19]
Sözün özeti, ibadet iki anlamda kullanılır: İlk anlamıyla ibadet, insanın Allah’ın emrine itaat kastıyla yaptığı tüm işlerdir. İkinci anlamıyla ibadet ise sadece kulluğun izharı için yapılanları kapsamaktadır; namaz ve oruç gibi. İbadetlerin arasında ikinci anlamıyla ibadetin, imanla daha güçlü bir bağı vardır. İnsanın Allah’a yakınlaşması ve imanının kuvvetlenmesi üzerinde de daha fazla tesir bırakır. İbadet kelimesinin geniş anlamıyla tahakkuku –yani tüm işlerin Allah’ın rızasını kazanmak kastıyla yapılması- için de ortam hazırlar. Bu yüzden inanç eğitiminden sonra –ikinci anlamıyla- ibadet eğitiminin, İslami eğitimin diğer bölümlerinden önce tutularak işlenmesi zaruridir.
Bu kitapta “ibadet” denildiğinde kastedilen ikinci anlamdır. “İbadet eğitimi” denildiğinde kastedilen de –ikinci anlamıyla- ibadetlerin öğrencilere öğretimi ve onların ibadetleri yapmaya bağlılıklarını sağlamaktır.
En önemli ibadetler şunlardır: Namaz, oruç, humus, zekât, sadaka (malî ibadetler), Hac, zikir, dua ve Kuran tilaveti. Bu kısımda Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’in (a.s) eğitimsel siyerinde bu konuların eğitim ve öğretimini işleyeceğiz. Ancak humus, zekât, sadaka ve Hac gibi bazı ibadetlerde Masumların (a.s) eğitimsel siyerinde bulunan bir siyere ulaşamadığımız için bu ibadetler arasında sadece namaz, oruç, Kuran, zikir ve duayı işleyeceğiz. Hedefimiz şudur: Masumların (a.s) siyerinde Kuran öğretiminin konumu nedir? Kuran’ı nasıl öğretiyorlardı? Başkalarını nasıl Kuran tilavetine bağlıyorlardı? Namazı nasıl öğretiyorlardı? Namaz öğretimine kaç yaşında başlıyorlardı? Namaz öğretiminde yöntemleri neydi? Başkalarını nasıl namaz kılmaya bağlıyorlardı? Oruç tutmayı başkalarına nasıl öğretiyorlardı? Oruç tutma öğretimini kaç yaşında başlatıyorlardı? Zikir ve duanın onların eğitimsel siyerindeki konumu nedir? Zikir ve duayı nasıl öğretiyorlardı? Ve bu tür meseleler.
Bu kısmın konuları dört bölümde sunulacaktır: 1- Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’in (a.s) siyerinde Kuran öğretimi. 2- Namaz öğretimi. 3- Oruç tutma öğretimi. 4- Zikir ve dua öğretimi.
Namaz ve oruçla ilgili konuların birçoğu Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyti’nin (a.s) siyerinde yoktur, konuşmalarında anlatılmıştır. Bu yüzden bu konuları “Namaz öğretimi programı” ve “Oruç öğretimi programı” başlıkları altında, bu kısma ek unvanıyla işleyeceğiz.
Birinci Konu
Masumların (a.s) Siyerinde Kuran Öğretimi
Kuran, İslam’ın ilahi kitabı unvanıyla yüce bir konuma sahiptir. Zira en önemli İslam ilimleri ondadır ve bu sebeple diğer İslami kaynaklarla kıyaslandığında daha üstün bir konumdadır. Diğer bir deyişle, insanın hidayeti için zaruri olan her şey bu kitapta vardır:
“Şüphesiz ki bu Kur’an, en sağlam yola hidayet eder.”[20]
Bu sebeple Masumlar (a.s) Kuran öğretimine özel olarak özen gösteriyorlardı. Bu bölümde Masumların (a.s) siyerini bu alanda inceleyeceğiz. Bu araştırmanın hedefi, Onların Kuran öğretiminde kullandıkları noktalara ulaşabilmektir. Bu bölümün konularını aşağıdaki başlıklar altında sunacağız:
1- Halkın geneline Kuran öğretimi. 2- Çocuklara Kuran öğretimi. 3- Dersin ilk maddesi Kuran. 4- Çocukları Kuran tilavetine alıştırmak.
1- Halkın geneline Kuran öğretimi
Masumlar (a.s) Müslümanlara, özellikle de gençlere ve ergenlere Kuran öğretimine önem veriyorlardı. Örnek olarak Emiru’l-Muminin’in (a.s) siyerini burada naklediyoruz. İmam Bâkır (a.s) şöyle buyuruyor:
“Emiru’l-Muminin (a.s) sabah namazını kıldıktan sonra güneş doğana kadar namaz takibatını yapıyordu. Güneş doğarken yoksullar ve diğer halk Onun etrafında toplanıyordu ve İmam (a.s) onlara fıkıh ve Kuran öğretiyordu.”[21]
2- Çocuklara Kuran öğretimi
Masumlar (a.s) çocuklara Kuran okumayı öğretiyorlardı. Şöyle nakledilmiştir:
“Abdurrahman bin Sülemî, İmam Hüseyin’in (a.s) evladına Fatiha suresini öğretti. İmamın evladı, Fatiha suresini İmam’a okuduğunda, İmam, Abdurrahman’a bin dinar, bin elbise hediye etti ve ağzını inciyle doldurdu.”[22]
Bu siyer açıkça İmam’ın (a.s), evlatlarına Kuran öğretimine gösterdiği özene işaret etmektedir. Emiru’l-Muminin’in (a.s) İmam Hasan’a (a.s) mektubundan da Onun İmam Hasan’a (a.s) Kuran’ı çocukluğunda öğrettiği anlaşılmaktadır. O mektupta şunları okuyoruz:
“Senin öğretimini Allah’ın kitabıyla, onun tefsiriyle ve İslam şeriatıyla, ahkâmıyla, helali ve haramıyla başlattım.”[23]
Masumlar (a.s), ebeveynlere de çocuklarına Kuran öğretmelerini tavsiye ediyorlardı. Peygamber’den (s.a.a) ulaşan bir rivayette şöyle geçiyor:
“Çocuğuna Kuran öğreten kimse, on bin kere Haccetmiş gibidir.”[24]
3- İlk ders maddesi, Kuran öğretimi
Emiru’l-Muminin’in (a.s) İmam Hasan’a (a.s) mektubunda söylediği, kendisinin ilk adımda Kuran’ı ve dinî hükümleri İmam Hasan’a (a.s) öğrettiğidir. Bu mektupta şöyle geçmektedir:
“Oğlunun işlerine bakan şefkatli bir baba gibi senin işlerine baktım. Öğretmen ve amel etmen için senin için edepten bir şeyler biriktirdim. Çünkü sen henüz ömrünün baharındasın ve önünde uzun bir yol var, iyi niyetli, temiz, pak bir ruha sahipsin. Her şeyden önce sana ilk olarak üstün ve yüce olan Allah’ın kitabını tefsir ve tevili ile İslam’ın şeriat ve ahkâmını, helal ve haramı ile öğretmeyi kararlaştırdım. Başka şeylerle ilgilenmedim.”[25]
4- Çocuğu Kuran okumaya alıştırmak
Masumlar (a.s) sadece çocuklara Kuran öğretmeyle yetinmiyorlardı. Ayrıca çocukları Kuran’la aşina olmaları ve alışmaları için Kuran okumaya zorluyorlardı. İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor:
“Babam bizi bir araya topluyordu ve güneş doğana kadar zikir söylememizi emrediyordu. Okuyabilenlerin Kuran okumasını, okuyamayanların zikir söylemesini emrediyordu.”[26]
Elbette Kuran okumak çocuklara mahsus değildir. Rivayetlerde yetişkinlere de Kuran okumaları tavsiye edilmiştir. İmam Sadık’tan (a.s) şöyle rivayet edilmiştir:
“Kuran okumak üzerinizedir ki Cennet’in dereceleri Kuran ayetleri sayısıncadır. Kıyamet koptuğunda Kuran kârisine şöyle denir: Oku ve yukarı çık. O, her bir ayeti okudukça bir derece yukarı çıkar.”[27]
Peygamber’in (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
“Evlerinizi Kuran tilavetiyle aydınlatın… Ne zaman bir evde Kuran çokça tilavet edilirse hayrı çok olur, ev halkı bundan faydalanır ve bu ev gök ehline parlar, yıldızların yeryüzündekilere parladığı gibi.”[28]
Masumlar (a.s) çocukları Kuran okumaya alıştırmaya özen gösteriyorlar ama onlara bu konuda zorluk çıkarmıyorlardı ve çocukların Kuran kıraati usullerinin bazılarına uymamalarına izin veriyorlardı. Örneğin Kuran okumak isteyen çocuklara abdest almalarını zorunlu şart unvanıyla sunmuyorlardı.
“Oğlu İsmail, İmam Sadık’ın (a.s) yanındaydı. İmam ona şöyle dedi: “Oğlum! Kuran oku.” İsmail “Abdestim yok” dedi. İmam şöyle buyurdu: “(Kuran oku ama) Yazılarına el sürme, kenarlarından tut.”[29]
Şimdi şu sorular gündeme gelmektedir: Evvela neden Masumlar (a.s) çocukluk döneminde Kuran öğretimi üzerinde duruyorlardı? İkincisi neden Kuran ilk ders maddesi olarak öğretiyorlardı? Üçüncüsü neden Kuran tilaveti üzerinde ısrar ediyorlardı? Ve acaba bunda özel eğitimsel mülahazalar gözetilmiş midir?
İlk soru hakkında öncelikle iki konuya değinilmelidir:
1- İnsan çocukluk ve ergenlik döneminde hem konuları daha kolay öğrenir ve hem de öğrendikleri daha kalıcı ve daha sağlamdır. Peygamber’den (s.a.a) bir rivayette şöyle geçer:
“Gençlikte öğrenenin öğrendikleri taşa işlenmiş gibidir. Yetişkinlikte öğrenenin öğrendikleri ise su üstüne yazılmış gibidir.”[30]
2- Kuran öğretiminin hedefi sadece Kuran okunması değildir. Kuran okumak, Kuran öğretileri ve ilimleriyle aşina olmak ve bu öğretilere göre amel etmek için bir mukaddimedir. Daha açık bir ifadeyle Kuran öğretiminin hedefi, kişinin şahsiyetinin Kuranî olması, amellerinin, davranışlarının ve sözlerinin Kuran ölçüleriyle uyumlu olmasıdır. Diğer taraftan insan, yaşamının başlarında fazlasıyla tesire açık olma yeteneğine sahiptir ve bu yetenek ömrün artmasıyla paralel şekilde, artık az ve önemsiz derecesine gelene dek azalmaktadır. Bu yüzden İmam Ehvel’e şöyle buyuruyor:
“Gençlere yönel çünkü onlar (yetişkinlerden) daha hızlı iyiliklere yönelirler.”[31]
Çocuklukta Kuran öğretiminin masrafı daha az, geri dönüşü daha fazladır. Kuran’ın öğretimi hedefiyle de daha uyumludur.
İkinci soru olan, Masumların (a.s) neden Kuran’ı ilk ders maddesi olarak belirledikleriyle ilgili şu konuya değinmeliyiz: İnsanın tesire açık olma kapasitesi, ruhsal yapısının ve şahsiyetinin şekillenmesi, yaşın ilerlemesiyle azalmaktadır ve yaşlanınca minimum düzeye inmektedir. Eğitimcilerin tecrübeleri de bu iddiayı desteklemektedir.
“İsmail bin AbdulHalık şöyle diyor: İmam Sadık (a.s) Ehvel’e şöyle buyurdu: “Basra’ya gittin mi?” Ehvel “Evet” dedi. İmam buyurdu: “Halkın bu konuyu (imameti) karşılamaları ve kabulleri sence nasıldı?” Ehvel dedi ki: “Vallahi azdı, ilgilendiler ama oldukça az.” İmam şöyle buyurdu: “Gençlerle ilgilen çünkü onlar başkalarından daha çabuk iyiliklere yönelirler.”[32]
Bu siyerden, Ehvel’in Şia mektebinin mübelliğlerinden biri olduğu, Basra halkını davetinin de başarısız olduğu anlaşılmaktadır. İmam ona gençlerle ilgilenmesini tavsiye etmektedir. Bu tavsiyenin sırrının da onların yetişkinlerden daha hızlı şekilde hakkı kabul etmeleri olduğunu bildirmiştir. Çünkü henüz gençlerin içyapıları ve şahsiyetleri tamamen şekillenmemiştir. Bu yüzden de yeni yapıları daha hızlı ve daha kolay kabul etmektedirler. Emiru’l-Muminin’in (a.s) İmam Hasan’a (a.s) mektubunda şöyle okuyoruz:
“Gencin kalbi ekilmemiş tarlaya benzer, oraya ne eksen tutar, yeşerir. Kalbin katılaşmadan, öğütleri reddetmeden ve aklın başka şeylere yönelmeden sana edepten bir şeyler öğretmek istedim.”[33]
Bu anlatımda İmam, insanın tesire açık olma kapasitesini tarlaya benzetiyor. Bir şey ekilmemiş tarlaya hangi tohum ekilirse ekilsin kabul eder ve geliştirir. Ancak ekilmiş tarla yeni bir tohumu kabul etmez ve olması gerektiği gibi geliştirmez.
Başka bir rivayette İmam Sadık (a.s) Şialara, karşıtları kendi düşüncelerini zerk etmeden önce, olabildiğince erken evlatlarının öğretimiyle ilgilenmelerini tavsiye ediyor:
“Mürcie’den önce gençlerinize hadis öğretiniz.”[34]
Eğer taze fidanlarımızın şahsiyetlerinin Kuran esasına göre kolayca şekil almasını istiyorsak Kuran’ın ilk ders maddesi olarak onlara öğretilmesi lazımdır.
Üçüncü sorunun cevabında –Kuran okuma alışkanlığının oluşturulması- sadece üç konuya değineceğiz:
1- Kuran’ın öğrenilmesi tekrarı gerektirir. Bir kez okumayla öğrenme gerçekleşmez.
2- Kuran’la beşerin yazdığı kitaplar arasında fark vardır. Sıradan kitapları bir kez okumayla tüm konusunu anlamak mümkün olabilir ama Kuran “zahiri ve batını olan bir kitaptır. Zahiri hüküm ve emir, batını ilim ve marifettir. Zahiri güzel, batını derindir… Harikaları sayılamaz ve ilginçlikleri eskimez. Hidayet meşaleleri ve hikmet alametleri ondadır.”[35]
Bununla beraber Kuran’ın anlaşılması, okunmasını ve tekrarlanmasını gerektirir. Bu yüzden birçok rivayetlerde Müslümanlara Kuran tilaveti tavsiye edilmiştir. Peygamber (s.a.a) Kesir’e şöyle buyuruyor:
“Evladım! Kuran kıraatinden gaflet etme. Çünkü Kuran kalbi canlandırır ve kötülüklerden ve pisliklerden alıkoyar.”[36]
3- İnsanın şahsiyetinin şekil almasında Kuran’ın tesiri, sürekli okunması şartına bağlıdır. Zira insanın şahsiyetinin şekil alması zamanla gerçekleşir.
Yukarıdaki üç konuya teveccühle, Kuran’ın sürekli okunması, Kuran öğretiminin hedefine ulaşmak için zaruridir.
Özet
Söylediklerimizle şunlar açıklığa kavuştu:
1- Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt (a.s) Kuran öğretiminin üzerinde duruyorlardı.
2- Kuran’ı ilk ve en önemli ders maddesi unvanıyla çocuklara ve yetişkinlere öğretiyorlardı.
3- Buna ilaveten çocuklara düzenli olarak Kuran tilavetiyle meşgul olmalarını öğretiyorlardı.
İkinci Konu
Masumların (a.s) Siyerinde Namaz Öğretimi
Namaz, İslam’ın üzerinde oldukça durulan rükünlerinden biridir. Öyle ki dinin direği ve İslam’ın başı sayılmıştır.[37] Bu yüzden Masumların (a.s) siyerinde de bunun öğretimine fazlasıyla özen gösterilmiştir. Bu bölümde Masumların (a.s) eğitimsel siyerlerinde namaz öğretimini inceleyeceğiz. Bu araştırmada onların namaz öğretiminde kullandıkları noktaları keşfetme peşindeyiz.
Bu bölümün konuları şu başlıklar altında sunulacaktır: 1- Namaz öğretimi yöntemi. 2- Hataların uyarılarak düzeltilmesi. 3- Ebeveynlerin, evlatlarına namazı öğretmekle vazifelendirilmesi. 4- Tüm halkın cemaat namazlarına katılması için ortam hazırlanması. 5- Müstehapların öğretimine özen göstermek. 6- Müstehaplarda aşırılığın önlenmesi. 7- Namaz öğretiminin yaşı. 8- Çocukların namazlarında kolaylık.
Son iki başlık çocuklara namaz öğretimiyle ilgilidir. Bu sebeple onları, “Çocuklara namaz öğretimi niteliği” başlığı altında işleyeceğiz.
1- Namaz öğretimi yöntemi
Namaz, çeşitli boyutları olan bir ibadettir. Namazda hem zikir vardır, hem kıraat ve hem de amel. Bu yüzden öğretimi için de özel bir yönteme ihtiyaç vardır. Masumların (a.s) siyerinde namaz öğretimi için kullanılan esas yöntem, amelî yöntemdir. Şu anlamda ki namaz kılma şeklini sözlü olarak açıklamak ve anlatmak yerine, muhatabın önünde yapıyorlar ve onların da kendi kıldıkları şekilde namazlarını kılmalarını istiyorlardı. Peygamber’in (s.a.a) namaz öğretimi hakkında şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
“Benim nasıl namaz kıldığımı gördüyseniz öyle namaz kılın.”[38]
Bu yöntemin, sözlü anlatım yöntemine kıyasla daha etkili ve daha az masraflı olduğu anlaşılmaktadır. Zira sözlü anlatımda muhatabın, anlatanın kastını tam anlamıyla anlamaması veya eğitimcinin tam anlamıyla kastını anlatamaması mümkündür. Ancak amelî öğretimde anlaşılamama ölçüsü en alt düzeydedir. İlaveten bu yöntemde muhatap yorulup sıkılmamaktadır.
Elbette Masumların (a.s) siyerinde bu yöntem namaz öğretimine mahsus değildir, Hac ve diğer ibadetlerin öğretiminde de kullanılmıştır. Peygamber (s.a.a) hicretin onuncu yılında Haccetmek kastıyla Mekke’ye müşerref oldu. Bu Hac, “Veda Haccı” olarak meşhur oldu. Bu Hac, Peygamber’in (s.a.a) Müslümanlarla beraber yaptığı ilk Hac olduğundan ve Müslümanlar İslami Haccın nasıl olduğunu bilmediklerinden, onlara Haccın nasıl yapılacağını öğretmesi gerekiyordu. Ancak Peygamber (s.a.a) Haccı öğretmek için ne bir kitapçık bastırdı ne de bir sınıf oluşturdu. Sadece Haccın nasıl yapılacağını benden öğrenin diye bildirdi. Müslümanlar da aynı Peygamber’in (s.a.a) haccettiği gibi yaparak Hac merasimini yerine getirdiler. Veda Haccı’nın yapılış şekliyle ilgili olarak şöyle rivayet edilmiştir:
Peygamber (s.a.a) dört dirhemlik eski ve yıpranmış havutu olan bir deve üzerinde tavaf ederek haccetti ki halk kendisini görebilsin ve şöyle buyurdu: “Hac amellerinizi benden öğrenin.”[39]
Teyemmüm ve sadaka verme hususunda da Peygamber (s.a.a) ve Masumlar (a.s) bu yöntemden istifade etmişlerdir. Rivayette şöyle geçmektedir:
Bir tembel, İmam’a (a.s) teyemmümü sordu. İmam (iki) elini(n içini) halıya vurdu, sonra ikisini yüzüne çekti ve her bir elinin arkasını diğer eliyle meshetti.[40]
Başka bir rivayet de şöyledir:
İmam Sadık (a.s) oğlu Muhammed’e şöyle buyurdu: “O miktardan geriye ne kadar kaldı?” Muhammed “40 dinar” dedi. İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Git ve onu sadaka ver.” Muhammed dedi ki: “Ondan daha fazlası bana kalmadı.” İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Onu sadaka ver, çünkü Allah onun yerini doldurur.”[41]
2- Hataların uyarılarak düzeltilmesi
İbadetlerin öğretiminde amelî yöntem, diğer yöntemlere kıyasla daha fazla meziyete sahip olsa da, bazı muhatapların yanlış anlaması, eğitimcinin bazı amellerini yanlışlıkla o amelin müstehaplarından sanması veya ibadetlerin bazı cüzlerini yapma şeklinde hata etmesi mümkündür. Ayrıca özel durumlara mahsus ibadetlerin bazı özelliklerinden bahsedilmemesi de mümkündür.
Bu eksikliğin telafisi için Masumlar (a.s) bir kişinin namaz kılışında hata yaptığını gördüklerinde onu uyarıyor ve doğru yapılışını anlatıyorlardı. Gereken durumlarda da söylenmemiş ayrıntıları anlatıyorlardı. Örnek olarak bu siyerlerden birkaç örneğe teveccüh ediniz:
Ebu Abdullah Eş’arî şöyle diyor: Peygamber (s.a.a) ashabıyla namaz kıldı. Sonra ashabından bir gurubun arasına oturdu. Bir adam geldi ve namaz kıldı. Ancak rükûya gitmiyordu ve secdesi yeri gagalamak gibiydi. Peygamber (s.a.a) onu izliyordu. Şöyle buyurdu:
“Görüyor musunuz? Eğer bu adam ölürse Muhammed’in dini üzere ölmemiştir. Namazında yeri gagalıyor, aynı karganın kan yemek için yeri gagalaması gibi. Namaz kılan ama rükûya gitmeyen ve secdede yeri gagalayan kimsenin durumu, aç olan ama açlığını gidermek için bir-iki tane hurma yemeyen kimse gibidir. Abdesti tam alın, rükû ve secdeyi tam olarak yerine getirin.”[42]
Bu siyerde Peygamber (s.a.a), namazın doğru olmadığı hakkında ashabını uyarmış ve doğru şeklini anlatmıştır.
Başka bir siyerde de Peygamber (s.a.a), secde izi olması için alnını yaralayan adama itiraz ediyor ve onu bu işten men ediyor:
Peygamber (s.a.a), alnını yaralayan bir adam gördü. Ona şöyle buyurdu:
“Allah’la yarışan mağlup olur, Allah’tan uzaklaşmaya çalışanı Allah rüsva eder ve Allah’a hile yapana Allah hile yapar. Neden alnını sakince yere koymuyorsun?!”[43]
Başka bir siyerde İmam Kâzım (a.s), rükûda sırtını düz tutmayan kimseyi uyarıyor ve bundan men ediyor:
Ali bin Ukbe şöyle diyor: İmam Kâzım (a.s) beni Medine’de namaz kılarken gördü. Başım yukardaydı ve sırtım da düz değildi. Yanıma birini yollayarak (böyle) yapma dedi.[44]
Başka bir örnekte de Peygamber (s.a.a), namazında sorun olan bir kimseyi uyarıyor ve ona doğru namaz kılma şeklini öğretiyor: