Düşünce ve Araştırma, Makaleler

Şia Hadis Tarihine Genel Bir Bakış

Dr. Ali Nasiri

 

Şia hadis tarihi ile Ehl-i Sünnet hadis tarihi dönemleri arasında üç yönden farklılık vardır:

1- Ehl-i Sünnet hadis tarihindeki ilk dönem olan hadis yazımının yasaklanma dönemine benzer bir döneme Şia hadis tarihinde rastlanmamaktadır. Çünkü hadis yazımının yasaklanması, başta Allah Resulü olmak üzere Ehl-i Beyt İmamları ve Şii muhaddislerinin reddedip kınadığı ve bu çerçevede Şii araştırmacılarına göre halifelerin kendi siyasi amaçları doğrultusunda Ehl-i Beyt’i (a.s) saf dışı bırakma çabalarından kaynaklanan bir uygulamadır.

Diğer bir ifadeyle, Şia hadis tarihinde herhangi bir kopukluk yaşanmamış ve bu şekilde hadis zincirleri eksiksiz olarak Risalet ve İmamet sahiplerine ulaşmıştır. Buna göre Şia hadis tarihinin ilk dönemini hadislerin yazıldığı ilk dönem oluşturmaktadır.

2- Ehl-i Sünnet’in ilk hadis mecmuaları, şifahi yolla ve ağızdan toplanan hadislerden oluşmaktadır. Yani Buhari ve Müslim gibi muhaddisler, kendi üstatlarından duydukları rivayetlerden yola çıkarak “Sahiheyn” olarak adlandırılan Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim’i hazırlamışlardır. Oysa Şia’nın ilk hadis mecmualarını derleyenler, “Usul-i Erba’a Mi’a”[1] gibi yazılı sünnetlerden faydalanmışlardır.

3- Şia hadis dönemlerinde yasak ve kesintinin olmayışı, hadislerin yazılı sünnete dayanması ve bir nevi Ehl-i Beyt İmamlarının bu sahifelere nezaret etmesiyle sahte ve uydurma hadis meselesi Ehl-i Sünnet’e nazaran daha azdır.

 

Şia hadis tarihini aşağıdaki altı dönem dâhilinde inceleyebiliriz:

1- İlk sahifelerin ortaya çıkışı

2- Usul-i Erba’a Mi’a adıyla Şia hadis mirasının oluşması

3- İlk hadis mecmualarının tedvin dönemi

4- Hadis mecmualarının tekmil ve tanzim dönemi

5- Hadis ilminin zayıflama ve durgunluk dönemi

6- Tekrar canlanma ve hadis ilmine müracaat dönemi

 

Birinci Dönem:
İlk Hadis Mushaflarının Ortaya Çıkışı

Şia’nın ilk hadis mushaflarının yazılması Resulullah (s.a.a) döneminden İmam Zeynelabidin (a.s) dönemine kadardır. Yani hk. I. yüzyıldaki halifelerin hadis nakline ve yazımına getirdikleri şiddetli yasak dönemine denk gelmektedir.

Şia’nın ilk hadis mushaflarını iki bölümde inceleyebiliriz:

a) Tarih Kaynaklarında Adı Geçen Mushaflar

Tarih veya hadis kaynaklarında adı geçen fakat günümüzde mevcut olmayan mushaflardan bazıları şöyledir:

1- Selman-i Farisi kitabı; Bu sahife, Hz. Muhammed’in (s.a.a) vefatından sonra İslam dini hakkında bilgi edinmek üzere Roma Kralı tarafından gönderilen Katolik din adamları ile Hz. Ali (a.s) arasındaki diyalogların Selman-i Farisi tarafından kaleme alınmasıyla oluşmuştur. İbn Şehraşub’a göre Selman-i Farisi, Hz. Ali’den sonra telifi olan ilk kimsedir.

2- Ebuzer-i Gıffari’den Kitabu’l Hutbe; Bu kitapta Hz. Ebuzer, Peygamber Efendimiz’den sonra vuku bulan olayları beyan ve teşrih etmiştir.

3- Hz. Ali’nin verdiği hükümleri içeren Abdullah İbn Abbas’ın sayfaları.

4- Sahife-i Cabir diye meşhur[2] olan Cabir b. Abdullah Ensari kitabı; Bazılarına göre bu kitabın muhtevası Hacc amelleridir ve bazılarına göre ise Resulullah’ın Veda hutbesini içermektedir.

5- Ali b. Ebi Rafi kitabı; Hz. Ali’nin kâtibi ve yoldaşlarından olan bu zatın abdest, namaz ve oruç gibi fıkhi konulardan oluşan bu kitabı Ehl-i Beyt’in övgüsüne mazhar olmuştur.

6- Esbağ b. Nebate kitabı; Hz. Ali’nin Malik-i Eşter’e gönderdiği Ahidname ve Muhammed b. Hanife’ye yazdığı vasiyetle birlikte o Hazret’in bazı hükümleri bu kitapta yer almıştır.

7- Meysem-i Temmar kitabı; Hz. Ali’nin bir nevi Kur’an tefsiri olan bu kitap, Meysem’in yazdığı başka kitaplarda da rivayet edilmiştir. Fakat bu kitapların içeriği ve akıbetiyle ilgili elimizde herhangi bir bilgi mevcut değildir.

8- Zeyd b. Vehb Cehni kitabı; Hz. Ali’nin hutbelerinden bir kısmını içerdiği nakledilmiştir.

9- Haris b. Abdullah Aver-i Hamedani kitabı; Şeyh Tusi’den gelen rivayete göre Haris, Hz. Ali ile bir Yahudi arasında geçen diyalogları bu kitapta toplamıştır.

10- Ubeydullah b. Hürr-i Cufi kitabı; Bu kitap, Hz. Ali’nin hutbelerinden bir kısmını içermektedir.[3]

 

b) Günümüze Ulaşan Hadis Mecmuaları

Nehc’ül Belağa, Sahife-i Seccadiye gibi bazı mecmualar tarih içerisinde kaybolmadan kısmi de olsa elimize ulaşmıştır. Kitab-ı Ali gibi bazı mecmualar ise Masum İmamların nezdinde ve korumasındadır.

1- Kitab-ı Ali

Tarih kaynaklarında ve bazı rivayetlerde Cami’a, Cifr-i Cam’i, Sahife-i Ali, Sahifet’ül Feraiz gibi çeşitli adlarla bilinen bu kitap, Resulullah’ın (s.a.a) imla etmesiyle Hz. Ali (a.s) tarafından yazılmıştır ve uzunluğunun yetmiş zira’a (yani yaklaşık otuz beş metre) kadar olduğu nakledilir. Bu bilgiden yola çıkarak kitabın tomar şeklinde olduğunu söyleyebiliriz. Bir rivayete göre Hz. Muhammed (s.a.a) bu kitabı Ehl-i Beyt’e (a.s) bir ilmi miras maksadıyla Hz. Ali’ye (a.s) yazdırmıştır.

Besair’ud Derecat kitabında şöyle nakledilmiştir:

“Allah Resulü (s.a.a) Hz. Ali’ye (as): “Sana söylediklerimi yaz” dedi, Hz. Ali: “Ey Allah’ın Peygamber’i benim unutmamdan mı endişeleniyorsun?” deyince Resul-i Ekrem: “Senin unutacağından endişelenmiyorum çünkü Allah Teâlâ’dan senin unutkanlıktan korunmanı diledim ama ortakların için yaz.” diye buyurdu. Hz. Ali “Kimdir benim ortaklarım” şeklinde sorunca Allah Resulü “Neslinden olan İmamlar” diyerek cevapladı.”[4]

Masum İmamlardan gelen bazı rivayetlerde, ilimlerini Ruhu’l Kuds’ün yanı sıra Kitab-ı Ali’den de aldıkları nakledilmiştir.

Onların bu kitaba sık sık müracaat etmeleri ve bazen de dosta düşmana göstererek Kitab-ı Ali ile iftihar ettikleri de gelen rivayetlerle sabittir. Örneğin Ebu Basir’den gelen bir rivayet şöyledir:

“İmam Cafer-i Sadık’a miras hakkında bir soru sordum. İmam “Acaba Kitab-ı Ali’yi görmek ister misin?” dedi. Ben de “Kitab-ı Ali yok olmamış mıydı?” deyince İmam “Ey Eba Muhammed, Kitab-ı Ali asla yok olmayacak!” diyerek kitabı getirdi. Kitap oldukça büyüktü ve onda şöyle yazıyordu: “Ölen kişinin mirasçısı sadece amca ve dayısı ise, amca üçte iki ve dayı üçte birlik paya sahiptir.”[5]

Fuzeyl ise şöyle nakletmiştir:

“İmam Muhammed Bakır bana şöyle buyurdu: “Ey Fuzeyl yetmiş zira’a uzunluğundaki Kitab-ı Ali bizim yanımızdadır ve dünyada öyle bir ihtiyaç yoktur ki onda karşılığı olmasın hatta kendi kefareti bile.”[6]

Necaşi, Muhammed b. Uzafer b. İsa Seyrefi’nin hal tercemesinde şöyle der:

“Uzafer b. İsa Seyrefi şöyle demiştir: “Hukm b. Uteybe (Ehl-i Sünnet fakihlerinden) ile birlikte İmam Muhammed Bakır’ın yanındaydık. Bir takım sorular soruyor ve İmam da ona oldukça saygı gösteriyordu. Derken bir meselede ihtilafa düşünce İmam Muhammed Bakır: Evladım! Kalk ve Kitab-ı Ali’yi getir dedi. O da gidip büyükçe, tomar şeklinde bir kitap getirdi. İmam o kitaptan meseleyi buldu ve şöyle buyurdu: bu Ali’nin yazısı ve Peygamber’in imlasıdır.”[7]

Birçok rivayette Masum İmamların şöyle buyurdukları nakledilmiştir:

“Kitab-ı Ali’de şöyle denilmiştir, Kitab-ı Ali’de gördüğümüz üzere veya Kitab-ı Ali’de okuduğumuz üzere vb.[8]

Ehl-i Beyt İmamları’nın kıyamete kadar ümmet için gerekli olan her şey bu kitapta mevcuttur diye buyurmaları da bu kitabın kapsamı ve zenginliğinin bir nişanesidir.

Burada akla gelen “Bir kitap bunca mevzuyu nasıl içerebilir?” sorusuna da “Konuların ana mihverlerine değinmek suretiyle” diye cevaplamak mümkündür.

Kitab-ı Ali hakkında bilgi içeren rivayetleri incelediğimizde, bu kitabın ahkâm ve fıkhi meseleler haricinde ahlak, tefsir ve gelecekte vuku bulacak bazı olaylar hakkında bilgiler içerdiğini görüyoruz.[9]

Her ne kadar Ehl-i Beyt’in (a.s) muhabbetini taşıyan veya taşımayan birçok kimsenin bu kitabı gördüğü bilinse de[10] Ehl-i Beyt’in (a.s) genel tavrı bu kitabın gizli kalması yönünde olmuştur ve bazı delillere göre bu kitap hal-i hazırda İmam Mehdi’nin (af) yanındadır.

2- Mushaf-ı Fatıma

Kitab-ı Fatıma veya Suhuf-i Fatıma adlarıyla da bilinen bu kitap hakkında şöyle rivayet edilmiştir: Resulullah’ın vefatından sonra Allah Teâlâ Hz. Fatıma’nın (s.a) yanına bir melek gönderdi. Melek, Hz. Fatıma’nın musibet ve acısını teselli edip dindirmek, babasının cennetteki makamını göstermek için ve çeşitli konular üzerine Fatıma (sa) ile sohbet etmekle görevlendirilmişti. Hz. Fatıma (sa) melekle aralarında geçen konuşmaları Hz. Ali’ye (a.s) aktardı ve o da, o konuşmaları yazdı. Dolayısıyla burada mushafın kaynağı Melek, imla eden Hz. Fatıma ve yazan ise Hz. Ali’dir.

Ebu Ubeyde ise şöyle nakletmiştir: İmam Cafer-i Sadık’a (a.s) Mushaf-ı Fatıma’yı sordum. İmam uzun bir sessizlikten sonra şöyle buyurdu:

“Fatıma (sa) Resulullah’ın vefatından sonra yetmiş beş gün hüzünlü bir halde yaşadı. Yanına Cebrail gelir ve başsağlığı dileyerek onu teselli ederdi ve onu babasının konumu ile kendisinden sonra evlatlarının yaşayacağı olaylardan haberdar ederdi. Ali (a.s) ise bunları yazdı. Mushaf-ı Fatıma budur.”[11]

Bazı rivayetlerden yola çıkarak Ehl-i Sünnet nezdinde Mushaf-ı Fatıma’nın yanlış bilindiğini söyleyebiliriz. Ne yazık ki gerçeğin dışında bir düşünceyle Şiilerin Kur’an ayetlerinde tahrif olduğuna ve kaybolan ayetlerin de bu mushafta yer aldığına dair bir inanç taşıdığını zannetmişlerdir. Bu nedenle Masum İmamlar (a.s) her fırsatta açıklıkla bu mushafın hiçbir Kur’an ayeti içermediğini beyan etmişlerdir.

Bu iftira Masum İmamlardan sonraki dönemlerde hatta günümüzde bile devam etmektedir. Konuyla ilgili Haşimi Maruf Hasani şöyle yazmaktadır:

“Ehl-i Sünnet’in bazı yazar ve muhaddisleri Şia’ya iftira atarak; “Mushaf-ı Fatıma bildiğimiz Kur’an’dan başka bir Kur’andır.” şeklinde bir inanca sahip olduğunu ileri sürmüşlerdir.”[12]

Allame Askeri konuyla alakalı olarak şu noktalara değinmiştir:

“Ehl-i Sünnet’ten bazı kimselerin Ehl-i Beyt mektebini savunanlara yönelik bir diğer iftiraları ise bu mektebi savunanların Mushaf-ı Fatıma’yı başka bir Kur’an olarak gördüklerini iddia etmeleridir. Bu iddiaya delil olarak da ilk dönemlerde bazı Müslümanların Kur’an’a “Mushaf” demelerini göstermekteler.”[13]

Masum İmamların (a.s) Mushaf-ı Fatıma’dan bahsettikleri her vakit bu mushafın Kur’an olmadığını vurgulamaları da bu şüpheyi ortadan kaldırmaya yöneliktir.

İmam Cafer-i Sadık Mushaf-ı Fatıma hakkında şöyle buyurmuştur:

“Andolsun Allah’a ki Mushaf-ı Fatıma bizim yanımızdadır ve onda tek bir ayet bile yoktur.” [14]

Diğer bir rivayette İmam Musa Kazım şöyle buyurmuştur:

“Mushaf-ı Fatıma benim yanımdadır ve onda Kur’an’dan bir parça yoktur.”[15]

Bütün bu rivayetlerden yola çıkarak Mushaf-ı Fatıma’nın aslında genel manada Müslümanlar[16] ve hükümdarların[17] özelde ise Hz. Fatıma’nın evlatlarının yaşayacağı olayları içerdiğini söyleyebiliriz.

Örneğin İmam Hasan’ın evlatlarından olan Muhammed ve İbrahim, dönemin hükümdarı Mansur-i Devanegi’ye karşı kıyam ettiklerinde İmam Cafer-i Sadık “Mushaf-ı Fatıma’da onların adında bir hükümdara rastlamadım.” diye buyurmuştur.[18]

3- Mushaf-ı Ali

Mushaf-ı Ali; Resulullah’ın emri ve isteğiyle vefatından hemen sonra Hz. Ali tarafından toplanan fakat insanlara sunulduğunda gerekli ilgiyi görmediğinden gözlerden ırak bir şekilde Ehl-i Beyt’in ilmi mirası olarak o Hazretlerin ellerinde dolaşan ve bazı rivayetlere göre hal-i hazırda Hz. Mehdi’nin yanında olan Kur’an mushafıdır.

Hk. IV. yüzyılda yaşayan İbn Nedim Verraka göre; Hz. Ali, Resulullah’ın vefatından sonra Kur’an’ı toplayıncaya dek sırtına âbâ giymeyeceğine (evden dışarı çıkmayacağına) yemin ederek evden dışarı çıkmamak suretiyle Kur’an’ı topladı ve ilk mushaf özelliğini taşıyan bu Kur’an, Câfer soyunun nezdindedir.[19]

Muhammed İbn Sirin, Akreme’den şöyle nakletmiştir:

“Ebu Bekir’in hilafetinin ilk günlerinde Ali İbn Ebi Talib evinden hiç dışarı çıkmadı ve Kur’an’ı topladı.”[20]

İbn Cezza Kelbi ise şöyle demiştir:

“Resulullah’ın döneminde Kur’an-ı Kerim çeşitli sahifelerde ve Müslümanların sinelerindeydi fakat Peygamber’in vefatından sonra Ali İbn Ebi Talib Kur’an’ı nüzul sırasına göre topladı, şayet bu mushaf bulunursa onda pek çok bilgi vardır.”[21]

Şeyh Mufid’in bu konu hakkındaki görüşü şöyledir:

“Emir’el Müminin, Kur’an-ı Kerim’i nüzul sırasına göre topladı. Mekki ayetleri Medeni ayetlere ve mansuh ayetleri nasih olana göre mukaddem kıldı ve her şeyi uygun yerine yerleştirdi.”[22]

Bazı rivayetlerden anlaşıldığı üzere İmam Ali (a.s) bu görevi Resulullah’ın (s.a.a) emri üzere yerine getirmiştir.[23]

Sonuç itibariyle dikkat edilmesi gereken konu, tahrif iddiasında bulunan kimselerin aksine Hz. Ali’nin hazırladığı mushafın asla elimizdeki Kur’an’ın tahrif olduğu manasına gelmemesidir. Çünkü İmam Ali (a.s) mushafı üç nedenle toplamıştır:

1- Hz. Nebi (s.a.a) döneminde parça parça sahifeler halinde ve halkın ezberinde muhafaza edilen Kur’an’ın bir araya toplamasının gerekliliği.

2- İmam Ali (a.s) halkın hidayeti, Kur’an’ı anlayıp, yaşamaları için ayetleri nüzul sırasına göre toplamıştır. Bu bağlamda Mekki olanları Medeni ayetlere göre mukaddem kılmak ve böylece ayetler arasında tam bir intibak oluşturmuştur.

3- İmam’ın (a.s) bu mushafı hazırlamadaki en büyük amacı ve aynı zamanda en önemli özelliği, Peygamber Efendimiz’den ayetlerin tefsir, tevil, nüzul sebebi, vb. gibi açıklamalarını içermesidir. İmam Ali, halkın arasında yer alacak Kur’an’ın, Peygamber’in (s.a.a) tefsiri ve açıklamalarını da içermesini istiyordu. Hz. Nebi’nin (s.a.a) tefsir ve tevil, nasih ve mansuh, muhkem ve müteşabih gibi tüm Kur’ani ilimleri kendisine talim ettiğini buyurması da bunu gösterir.[24] Bu açıklamadan sonra o Hazret’in (a.s) mushafını tefsirli Kur’an olarak tanımlayabiliriz. Dolayısıyla bu mushafı kabul etmek, asla elimizde bulunan Kur’an’ın tahrif olduğunu iddia etmek anlamına gelmez.

Bu eserin ilk hadis kaynakları arasında zikredilmesinin sebebi, tefsir rivayetleri yani Peygamberimizin (s.a.a) sözleri açısından zengin bir eser olmasıdır. Allah Resulü’nün (s.a.a) emri üzerine İmam Ali’nin (a.s) bu girişimde bulunması da Ehl-i Beyt’in (a.s) rivayetler mirasına verdiği önemi açıklayan bir diğer husustur.

4- Nehc’ül Belaga

Rabb’ın kelamı değil ama beşer kelamından üstün olarak bilinen Nehc’ül Belaga, Seyyit Razi tarafından Hz. Ali’nin hutbe, mektup ve hikmetli sözlerinin toplanmasıyla ortaya çıkan bir eserdir. Seyyit Razi’nin Nehc’ül Belaga’yı (güzel konuşmanın yöntemi) böyle adlandırmasındaki sebep, İmam Ali’nin (a.s) sözlerinde olan o eşsiz fesahat ve belagattir. Öyle ki bu sözlerle tanışan herkes aslında uygun ve mantıklı konuşmanın da yöntemini öğrenmiş olur. Seyyit Razi, o dönemde (hk. IV. yüzyıl) var olan İmam Ali’nin sözlerinden sadece üçte birini bu kitapta toplamıştır.[25]

Tarih boyunca bu eser için binlerce şerh, talik ve tercümenin yapılması, gerek Şia gerekse Sünni ulemanın nezdinde Kur’an-ı Kerim’den sonra Nehc’ül Belaga’nın önemini göstermektedir. Bu yüzden de Nehc’ül Belaga’yı Şia’nın en önemli rivayet miraslarından birisi olarak tanımlayabiliriz.

Günümüzde mevcut olan Nehc’ül Belaga 214 hutbe, 79 mektup ve 480 hikmetli söz içermektedir. Burada bilmemiz gereken konu, Nehc’ül Belaga’dan önce yazılmış bir takım mecmualarda da Hz. Ali’den bir takım söz ve hutbelerin bulunmuş olmasıdır. Nasr b. Muzahim (ö. 212), Ali b. Muhammed Naini (ö. 225), Abdulazim Hasani (ö. 224), İbrahim b. Muhammed Sakafi (ö. 283), Muhammed b. Cerir Taberi (ö. 310), Muhammed b. Yakub Kuleyni (ö. 329), Şeyh Müfid (ö. 413) vb. büyük âlimler kendi kitaplarında Hz. Ali’nin sözlerinin önemli bölümünü nakletmişlerdir.[26]

Hz. Ali’nin hutbeleri, mektupları ve sözlerinin kayda alınması daha çok onun hilafeti döneminde gerçekleşmiş ve Seyyit Razi’nin ifadesiyle bu sözlerden yalnızca üçte biri Nehc’ül Belaga’ya yansımıştır. Bu da Hz. Ali’nin (a.s) önceki halifelerin aksine hadis yazımına engel olmadığı gibi ona önem verdiğini göstermektedir.

5-Sahife-i Seccadiye

Zebur-i Al-i Muhammed, İncil-i Ehl-i Beyt veya Uht’ul Kur’an diye de bilinen[27] Sahife-i Seccadiye, İmam Zeynelabidin’den (a.s) nakledilen çeşitli konularda önemli öğretilerin saklı olduğu bir dua mecmuasıdır. Dua, sünnetin bir parçası olduğundan sahife de bir nevi bir hadis mecmuasıdır.

Sahife’nin senet halkalarında kopukluk olsa da İlahi hüccettin dışında kimsenin sarf edemeyeceği engin maarif dolusu dua ve münacatları bunun İmam Zeynelabidin’den nakledildiğini kesin kılmaktadır.

Allame Seyyid Muhsin Cebel Amuli’nin konuyla ilgili görüşü şöyledir:

“Sahife’nin sonsuz belagat ve fesahatı, kıymetli mana ve muhtevası, Allah katında huşu ve tevazuyu öğreten derin ve eşsiz kelamı ve Hak Teâlâ’nın huzurundan af dileyip ona tevessül etmedeki inanılmaz öğretileri bunun İmam Seccad’a (a.s) ait olduğunu gösteren en büyük şahitlerdir.”[28]

Elimizde mevcut olan Sahife 54 duadan müteşekkildir. Muhaddisler aynı zamanda çeşitli hadis mecmualarını inceleyerek İmam Seccad’dan nakledilen diğer duaları derleyip çeşitli sahifeler yazmışlardır. Şeyh Hürr-i Amuli’den Sahifet'us-Seccadiye’tus-Saniye, Mirza Abdullah Efendi’den Sahife’tus-Seccadiye’tus-Salise, Muhaddis-i Nuri’den Sahifet’us-Seccadiye’tul Rabia, Seyyid Muhsin Cebel Amuli’den Sahifet’us-Seccadiye’tul Hamisa bunlardan bir kaçıdır.[29] Ayrıca Şeyh Aga Bozorg-i Tehrani Sahife için yaklaşık elli şerhten bahsetmiştir.[30]

 

İkinci Dönem:
Usul-i Erba’a Mi’e Adıyla Şia’nın Hadis Mirasının Şekillenmesi

Usul-i Erba’a Mi’e ya da Dörtyüz İlke, Ehl-i Beyt İmamları özellikle de Sadıkayn (İmam Muhammed Bakır ve Cafer-i Sadık) döneminde yarenleri tarafından hazırlanan ve Şia’nın hadis mecmuaları için temel kaynak sayılan sahifeleridir.

 

Asl’ın[31] Manası, Kitap ve Tasnif ile Farklılığı

Asl’ın manası hususunda âlimler tarafından iki farklı görüş aktarılmıştır:

1- Bazıları Asl’ı kitap ile eşanlamlı olarak görmüşlerdir. Allame Şuşteri bu görüşü şöyle savunmaktadır:

“Mutekaddimler (ilk dönemlerdekiler) Asl ile kitabı birbiri yerine kullanmışlardır. Örneğin Şeyh Tusi, Ahmed b. Meysem için şöyle demiştir: Hamid b. Zeyd’den Melahim ve Delalet kitabı ile diğer bazı Usul nakledilmiştir. Ya da Ahmed b. Seleme için şöyle demiştir: Hamid b. Ziyad ondan Kitab-ı Ziyad b. Mervan Kandi gibi birçok Usul nakletmiştir. Gördüğümüz gibi Şeyh, kitab ile Usul’u birçok yerde birbiri yerine kullanmıştır.”[32]

2- Çoğunluğun savunduğu diğer görüşe göre ise Asl ve kitap arasında özel ve genel mutlak kaidesi geçerlidir. Buna göre Asl aşağıdaki özellikleri taşıyan kitaba denir:

a- Sadece Masumların (a.s) sözlerini içermelidir. Kitap ise müellifin görüşlerini de ihtiva etmektedir.

b- Asl, başka bir kitaptan alıntı olamaz. Oysa kitap başka bir Asl’dan alıntı olabilir.[33]

Bu görüşe göre Asl özel bir kitap türüdür. Kısaca onu şöyle tanımlayabiliriz: Asl, Masum İmamlara (a.s) ait herhangi bir dizim veya değişikliğe uğramamış ilk haldeki rivayetleridir.

Bu Usul’un varlığı Masum İmamlar ve ashabının hadis yazımına verdiği önemi göstermektedir.

Şeyh Bahaî, bir hadisin sıhhat şartları arasında Usul-i Erba’a Mie’de yer almasını belirttikten sonra Usul’un önemi hakkında şöyle demiştir:

“Hadis şeyhlerinden edindiğimiz bilgiye göre Usul’un sahip ve yazarları Masum İmamlardan herhangi bir hadis duyduklarında kısmen de olsa unutulmaması için hemen onu Usul’a kaydetmişlerdir.”[34]

Bazı rivayetlerden anlaşıldığı üzere Masum İmamlar da bu Usul’den bazı bölümleri gözden geçirmişlerdir. Bu da Usul’ün güvenilirliğine katkı sağlamaktadır.[35]

Usul’ün tam olarak ne zaman yazıldığı ve hangi Masum İmamlar’ın sözlerini içerdiğiyle ilgili farklı görüşler vardır. Şehid-i Evvel, Muhakkik-i Hilli, Şeyh Hüseyn Abdussamed (Şeyh Bahaî’nin babası) ve Muhakkik-i Damad’a göre bu Usul, İmam Cafer-i Sadık’ın (a.s) dörtyüz ashabı tarafından yazılan ve İmam’ın söz ve sorulara verdiği yanıtları ihtiva eden hadis mecmuasıdır.

Şehid-i Evvel şöyle yazmıştır:

“İmam Cafer-i Sadık’ın sorulara verdiği cevaplardan dörtyüz sahife dörtyüz müellif tarafından hazırlanmıştır.”[36]

Muhakkik-i Hilli de şöyle demiştir:

“Sadece İmam Sadık’ın sorulara verdiği yanıtlardan dörtyüz tasnif dörtyüz muellif tarafından yazılmış ve bunlara Usul denilmiştir.”[37]

Emin'ul İslam Tabersi’ye göre ise bu mecmuada İmam Cafer-i Sadık'ın yanıtlarıyla birlikte İmam Musa Kazım’ın da yanıtları bulunmaktadır.[38]

Diğer görüşe göre ise Usul-i Erba’a Mi’e İmam Ali’nin döneminden başlayarak İmam Hasan Askeri’nin dönemine değin Masum İmamlar’ın tümünün özellikle de İmam Cafer-i Sadık’ın sözlerini ihtiva etmiştir.

Fazıl-i Derbendi bu konuda şöyle demiştir:

“İmamiye ekolündekiler Emir’el Mü­minin’den İmam Hasan Askeri’ye dek Usul diye meşhur olan dörtyüz kitap yazmışlardır.”[39]

Usul-i Erba’a Mi’e’nin Akibeti

Tarih kaynaklarından edindiğimiz bilgilere göre bu mecmua Şia’nın ilk hadis kaynaklarının yazıldığı Muhammedun-i Selas[40] yani Üç Muhammed dönemine dek var olmuş ve onlar tarafından istifade edilmiştir. Usul-i Erba’a Mie’nin bir bölümü ise Muhammed b. İdris Hilli (ö. 598), Seyyid İbn Tavus (ö. 673), Şehid-i Sani (ö. 966), Kef’emi (ö. 905) ve Mirza Hüseyn-i Nuri’nin dönemine kadar var olmuş ve ondan istifade edilmiştir.[41]

Şeyh Aga Bozorg-i Tehrani “Ez-Zerie” adlı eserinde Neccaşi’den Rical, Şeyh Tusi’den Fihrist, İbn Şehraşub’dan Mealim’ul Ulema gibi çeşitli tarih ve rical kaynaklarından yararlanarak 122 Usul fihristini açıklamıştır.[42]

Bugün sadece on altısı elimize ulaşan bu hadis mecmualarını merhum Hasan Mustafavi “el-Usul Sitte Aşr” adlı kitapta toplamıştır.

Şeyh Aga Bozorg’a göre bu Usul’ün yok olmasında iki faktör etken olmuştur:

1- İlk hadis mecmualarının yazımı ile birlikte âlimlerin Usul-i Erba’a Mie’ye olan ilgisi azaldı; çünkü zaten bu hadis mecmuaları Usul-i Erba’a Mie’den esinlenerek hazırlanmıştı ve ayrıca Usul-i Erba’a Mie’de belirli bir düzen ve fihristin olmayışı da ilginin azalmasına sebebiyet vermekteydi.

2- Ehl-i Sünnet [43] ekolünden fanatik görüşlü bazı kimselerin hk. 448 yılında Şeyh Tusi’nin kütüphanesini yakması sonucu birçok Usul yanmıştı.

 

Üçüncü Dönem:
Şia’nın İlk Hadis Mecmualarının Yazımı

Şia hadis tarihinin ikinci dönemini incelerken değindiğimiz üzere Masum İmamlar’ın ashabı, İmam Hasan Askeri’ye kadar Ehl-i Beyt’in hadis mirasını Usul kapsamında kaydetme çabasında bulunmuşlardır. Bu bağlamda herkes kendi metod ve yöntemleriyle ve de İmamlar’ın huzurundan faydalandığı kadarıyla bir hadis sahifesi hazırlamaya çalışmıştır. Her ne kadar Hamid b. Ziyad, Yunus b. Abdurrahman, Muhammed b. Yahya gibi bazı muhaddisler bu sahifeleri bir araya getirip kapsamlı bir mecmua oluşturma çabasında bulunmuşsa da bu sahifelerin tümüne erişememeleri ve yalnızca fıkıh gibi bazı özel konulara odaklanmaları neticesinde kayda değer bir sonuç elde edememişlerdir.

Diğer taraftan Gaybet-i Suğra’nın bitmesi ve Gaybet-i Kübra’nın başlamasıyla kapsamlı bir hadis mecmuasının olmayışı ve var olan Usul’ün de dağınık ve perakende olması neticesinde fıkıh ve kelam gibi çeşitli konularda âlimler arasında ihtilafların meydana gelmesi, kapsamlı bir hadis mecmuasının varlığını zaruri hale getirmiştir.

İşte bu eksikliğin giderilmesi için Sıkat’ul İslam Kuleyni (ö. 329), Şeyh Saduk (ö. 381) ve Şeyh Tusi (ö. 460) gibi büyük âlimler “el-Kâfi”, “Men La Yahzuru’l Fakih”, “Medinet’ul İlm”, “Tahzib ve İstibsar” gibi kapsamlı hadis mecmualarını kaleme almışlardır. Mezkûr âlimlerden önce Ahmed b. Muhammed b. Halid Barki (ö. 274), Muhammed b. Saffar (ö. 290) ve Hamid-i Kummi (ö. 300) gibi büyük âlimler de bu konuda çaba sarfederek “el-Mehasin”, “Besair’ud-Derecat”, ve “Gureb’ul Esnad” adlı eserleri tedvin etmişlerdir. Aynı zamanda Muhammedun-i Selas döneminde de bu şahsiyetler veya Şeyh Saduk, Şeyh Tusi ve diğer âlimler tarafından “Uyun-i Ahbar-i Rıza”, “el-Hisal”, “el-E’mali”, “el-Gaybe” ve “el-İktisad” gibi çeşitli hadis mecmuaları yazılmıştır. Fakat ilk belirttiğimiz beş eser diğer mecmualara nazaran kapsam, senetlerinin güvenirliği ve rivayetlerin içeriği bakımından daha zengin olduklarından Şii âlimlerinin ilgisine mazhar olmuş ve zamanla Kütüb-i Hamse (Beş Kitap) diye meşhur olmuşlardır. Sonraki dönemlerde “Medinet’ul İlm” adlı eserin yok olmasıyla geride kalan dört mecmua Kütüb-i Erba’a (Dört Kitap) adıyla Şia’nın dört temel hadis kaynağı olarak tanınmıştır.

Bu dört kaynak eserle ilgili kısa bilgiler aktaracağız:

1- Kâfi, Sıkat’ul İslam Muhammed b. Yakub Kuleyni (ö. 329)[44]

Sıkat’ul İslam ve Reis’ul Muhaddisin unvanıyla da bilinen Ebu Cafer Muhammed b. Yakub Kuleyni, İran’ın Rey şehri Kuleyn kasabasında[45] âlim ve zahid bir ailede dünyaya geldi. Kuleyni’nin doğum tarihi tam olarak bilinmese de çeşitli hesaplamalarla onun hk. 255 yılları yani İmam Mehdi’nin dünyaya gelişinden kısa süre önce veya sonra doğduğu tahmin edilmektedir.

Tarih kaynaklarında kesin bir kayıt olmasa da Kuleyni’nin hadis toplamak üzere Kufe, Bağdat, Şam ve Ba’lebek gibi şehirlere gittiği bilinmektedir. Rey şehrinde Şeyh-i Şia unvanıyla bilinen[46] Kuleyni, hk. 327 yılında yani vefatından bir iki yıl önce Bağdat’a gidip hadis eğitimi ile meşgul olmuştur. Kuleyni’nin Kâfi’yi yazmak için yirmi yıl çaba sarfettiği bilinmektedir buna göre bu mecmua İran’ın Kum veya Rey şehrinde yazılmıştır.[47]

Merhum Kuleyni, Ali b. İbrahim Kummi, Muhammed b. Yahya Attar, Ebu Ali Aş’ari, Hüseyn b. Muhammed, Ahmed b. İdris, İbn Ferruh Saffari ve İbn Ukde gibi büyük âlimlerin huzurundan faydalanmıştır. Fakat üstatları arasında Kuleyni’ye en çok etki bırakanın Ali b. İbrahim-i Kummi (Tefsir-i Maruf’un Yazarı) ve Muhammed b. Yahya Aş’ari olduğu bilinmektedir.

Kuleyni’nin öğrencileri arasında ise Ebu’l Kasım Cafer b. Kavleviyeh (ö. 367), Ebu Muhammed Harun b. Musa (ö. 385), Ebu Galib Ahmed b. Muhammed (ö. 368) gibi her biri hadis, fıkıh, rical ve çeşitli ilimlerde ün yapmış şahsiyetlerden bahsedebiliriz.[48]

Merhum Kuleyni’nin diğer ilmi çalışmalarından bazıları ise şöyledir:

1- Tabir’ur-Rüya

2- er-Reddu a’la Karamite

3- Resail’ul E’imma

4- Kitab’ur Rical[49]

Muhtelif konular dâhilindeki ilmi çalışmaları, Kâfi’deki hadislerin düzen ve sıralama metodu, bölüm ve başlıklar için belirttiği konular ve bazı rivayetlere getirilen kelam şerhlerinden yola çıkarak Kuleyni’nin hadis ilminde derin bilgi taşıdığını ve kelam, fıkıh gibi diğer İslami konulara da vakıf olduğunu söyleyebiliriz.

Kuleyni hk. 328 veya 329 yılında fani dünyaya veda etti ve Bağdat’ta toprağa verildi. Vefatından yıllar sonra mezarı yıkılıp, bedeninin sapasağlam olduğu görülünce dönemin valisi tarafından mezarına bir türbe yaptırıldı.[50]

el-Kâfi, Şia’nın ilk ve en kapsamlı hadis kaynağıdır ve bazılarının deyişiyle onun seviyesinde henüz bir kitap yazılmamıştır. Usul’de iki, furu’da dört ve ravza’da bir ciltten oluşan Kâfi toplamda 30 kitap, 326 bâb ve 16199 rivayetten oluşmaktadır.[51] Son dönem âlimlerince bunlardan 5072’si sahih, 144’ü hasene, 1118’i muvassak ve 9485’i zayıf olarak kabul edilmiştir.

Öyle görülüyor ki Kâfi ismi yazar tarafından bu hadis mecmuasına verilmemiştir. Çünkü Kuleyni mukaddimede buna değinmemiştir. Sadece; “Yanında dinin tüm alanlarını kapsayan, ilim arayan kimseye kifayet edecek, yücelmek ve hidayet isteyene ise referans sayılacak kapsamlı ve kâfi (yeterli) bir kitabın olmasını arzu ediyorsun.”[52] diyerek müminlerin dini ihtiyaçlarına kâfi gelecek bir kaynak hazırlamak istediğini anlıyoruz.[53]

Birçok araştırmacıya göre Kuleyni Kâfi kitabını yazmak için yirmi yılını vermiştir. Bu uzun süre Kuleyni’nin hadis seçiminde ve hadislerin uygun bâblara yerleştirmede oldukça dikkatli davrandığını gösteriyor.[54]

Kuleyni kitabının mukaddimesinde bu kitabı din kardeşlerinden birisinin isteğinden sonra hazırladığına işaret etmiştir. Bu şahsın ismi tam bilinmese de Muhammed b. Ahmed b. Abdullah Sefevani veya Muhammed b. Namani olduğu tahmin edilmektedir.[55]

Kuleyni’nin mukaddimedeki açıklaması şöyledir:

“Kardeşim! Zamane halkından yakındığını öğrendim. Cahillikte birleşip cehalet yolunu abat etmede çok çaba sarfetmekteler ve böyle giderse ilim bu toplumdan sonsuza dek uzaklaşacaktır. Bazı konularda problem yaşadığını belirtmişsin. Gelen rivayetlerdeki farklılıklar yüzünden bu mevzularda hakikati bulamıyorsun. Rivayetlerdeki ihtilafın sebep ve nedenlerden kaynaklandığını bildirmişsin ve bu konuda seni yönlendirecek birikimli bir âlime ulaşamıyorsun. Dedin ki; yanında dinin tüm alanlarını kapsayan, ilim arayan kimseye kifayet edecek, hidayet isteyene ise referans sayılacak kapsamlı ve kâfi bir kitabın olmasını arzu ediyorsun öyle ki her kim sadık İmamlar’ın amel ve uygulamalarını, sabit sünnetlerini öğrenmek istiyorsa bu kitaptan öğrenebilsin ve Allah’a kulluk ile Peygamber’in sünnetine uymak isteyen kimse bu kitap yardımıyla bunu başarabilsin.”[56]

Bu mektup Kuleyni’nin amacını da açıklar niteliktedir. Kuleyni bu kitabı yazarak Şia rivayetlerini dağınıklıktan kurtarıp tek bir mecmuada toplayarak dini ihtilafların çoğalmasını engellemeyi amaç edinmiştir.

Kâfi’nin Özellik ve İmtiyazları

1- Kâfi’nin Kapsamı: Diğer tüm hadis kaynaklarına nazaran hatta “Men La Yahzuru’l Fakih”, “Tahzibu’l Ahkâm” ve “İstibsar” gibi ilk hadis mecmualarına kıyasla daha kapsamlı ve geniş bilgilere sahiptir. Çünkü sadece ahkâm veya dini hükümlerle yetinmeyerek ahlak ve inanç konularına dair hadisleri de içermektedir. Şüphesiz Şeyh Tusi ve Şeyh Saduk da derledikleri hadis mecmualarında yalnızca dini hükümler içeren hadislere değil, tüm konuları içeren çalışmalar içinde olsalardı bugün Şia’nın hadis mirası daha zengin ve daha kapsamlı olurdu. Bu bağlamda merhum Feyz, Kâfi’yi övgüyle anarken diğer hadis mecmualarını da akaid ve ahlaki hadisler ihtiva etmedikleri için eleştirmiştir.[57]

2- Takdire Şayan Dizim: Merhum Kuleyni bu denli kapsamlı bir hadis mecmuası hazırlayan ilk kimsedir. Yani kendisinin örnek alabileceği bir kaynak olmadığı halde bâblar ve başlıkları incelerken şaşırtıcı bir düzen ve tertiple karşılaşıyoruz. Usul’ü Furu’ya mukaddem kılması ve ardınca Ravza’yı eklemesi kitaptaki itinalı düzeni gösteren unsurlardandır. Usul-i Kâfi’de önce akıl ve cehalet sonra ilim daha sonra tevhid ve hüccet kitaplarının gelmesi de buradaki inceliği göstermektedir. Çünkü insanı hayvandan ayıran ve dinin usul ile furu mevzularında temel faktör akıldır. Aklı yönlendiren ve değerli kılan ise ilimdir.

Akıl ve ilimden sonraki adım ise Allah’ı tanımaktır ve daha sonra da Nübüvvet ve İmamet makamlarını tanımak. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.a) ve İmamlar (a.s) İlahi ilkelerle halkı hidayet etmekle yükümlü olan kimselerdir.

Kitaptaki diğer bölüm ve bâblar da aynı şekilde belirli bir düzen dâhilinde sıralanmışlardır.

Bugüne kadar Kâfi’ye birçok şerh yazılmıştır bunlardan bazıları ise şunlardır: Miratu’l Ukul fi Şerh-i Ahbari Al-i Resul[58], Şerh-i Sadru’l Mutaallihin[59] ve Şerh-i Molla Salih Mazenderani[60]

Ravza’nın Kuleyni’ye İstinat Edilişinin İncelenmesi

Kâfi’nin tüm ciltlerinin Kuleyni’ye istinat edilmesinde herhangi bir şüphe olmamıştır. Ancak Molla Halil Kazvini’ye göre Ravza aslında İbn İdris’in yazdığı bir eser olup, yanlışlıkla Kuleyni’ye nispet edilmiştir. Bu görüş hadis bilimcilerince eleştirilmiş ve aşağıdaki delillerle reddedilmiştir:

a. Kâfi’de yer alan ve Kuleyni’nin bizzat kendilerinden duyup naklettiği râviler, rivayetin sekizinci veya dokuzuncu tabakasındadırlar, Kuleyni de dokuzuncu tabakadadır. Oysa İbn İdris on beşinci tabakadadır. Hal böyleyken on beşinci tabakada olan bir şahıs vasıta olmaksızın sekizinci tabakada yer alan bir kimseden rivayette bulunabilir mi?

b. Ravza’da yer alan hadis senetleri ile Kâfi’nin diğer kitapları yani Usul ve Furu’da yer alan hadis senetleri aynıdır. Bu da aynı yazardan telif edildiğini gösteren bir diğer unsurdur.

c. İbn İdris’ten yıllar önce yaşayan Neccaşi ve Şeyh Tusi gibi şahsiyetler Ravza’yı Kuleyni’nin eserlerinden ve Kâfi’nin bir parçası olarak bildirmişlerdir. Şayet iddia doğruysa, İbn İdris’den yıllar önce yaşayan Neccaşi ve Şeyh Tusi gibi şahıslar bu kitabın varlığından nasıl haberdar olmuşlardır?[61]

2- Men La Yahzuru’l Fakih, Şeyh Saduk Muhammed b. Ali b. Babeveyh Kummi (ö. 381)[62]

Şeyh Saduk künyesiyle bilinen Ebu Cafer b. Ali b. Babeveyh Kummi, hk. IV. yüzyılın en büyük Şia muhaddislerindendir.

Doğum tarihi tam olarak bilinmese de hk. 306 yılında dünyaya geldiği tahmin edilmektedir.[63] Babası, Şia’nın büyük muhaddislerinden ve Necaşi’nin değimi ile Kum havzasındaki muhaddislerin üstadıdır. İmam-ı Zaman’ın (a.f) Şeyh Saduk’un babasına gönderdiği mektupta O’na “Ey Şeyhim ve mutemedim ve fakihim…” diye hitap etmesi, onun yüce makamı ve ilmine işaret etmektedir.[64]

Babeveyh her şeyden önce kendi oğlu Şeyh Saduk’u yetiştirme görevini üstlenmişti. Bir süre sonra vefat etmesiyle Şeyh, ilim edinmek üzere Muhammed b. Hasan Ahmed b. Velid’in derslerine katılıp on beş yıl boyunca onun gölgesinden faydalanmıştır. Şeyh, babasına duyduğu saygıya rağmen defalarca üstadı olan İbn Velid’in görüşlerini babasının görüşlerine tercih etmiştir. Babası ve İbn Velid’in dışında Muhammed b. Ali b. Macilviye, Muhammed b. Musa b. Mutevekkil, Ahmed b. Muhammed b. Yahya Attar gibi büyük üstatların huzurunda bulunmuştur.[65]

Şeyh Saduk’un yaşadığı dönem, Al-i Ziyad ve Al-i Buye’nin yani Şiilerin yönetimde olduğu zamana denk gelmektedir. Bu bağlamda onlar tarafından desteklenmiş ve dönemin hükümdarı Rüknü’d-Devle’nin davetiyle Rey şehrine gelerek orada ilmi çalışmalarda bulunmuştur. Ayrıca hükümdarın bilge veziri Sahib b. İbad’ın isteğiyle “Uyun-u Ahbar-ur Rıza” adlı hadis mecmuası da Şeyh tarafından tedvin edilmiştir.[66]

Şeyh Saduk’un öğrencileri arasından Hüseyn b. Ubeydullah Gazairi, Ali b. Ahmed b. Abbas Neccaşi, Seyyid Murtaza, Şeyh Müfid, Harun b. Musa Tilakbari gibi büyük şahsiyetlerden söz edebiliriz.[67]

Yazdığı eserlerin sayısı iki yüz elli cildi aşsa da[68] teliflerin büyük bölümü zaman dâhilinde ve tarihteki çeşitli vakalar neticesinde kaybolmuştur. Bugün sadece adını bildiğimiz kitapların çeşitliliği Şeyh’in muhtelif İslami konulara olan hâkimiyeti ve ilmi derinliğini göstermektedir.

Şeyh Saduk hk. 381 yılında Rey şehrinde vefat etti ve o şehirde toprağa verildi. Hk. 1281 yılında Feth Ali Şah döneminde şiddetli yağmur ve selden dolayı Şeyh’in mezarında çöküntü meydana gelir. Bunun neticesinde görünen Şeyh’in çürümeyen bedeni ve kınalı tırnakları, onun yüce manevi ve ilmi makamını bir kez daha ortaya çıkarır.[69]

Fıkhi rivayetleri ihtiva eden “Fakih” ya da “Men lâ yahdur” adıyla bilinen dört cilttik Men lâ yahduruhu’l-fakîh kitabı, Kâfi’den sonra Şii dünyasının en muteber ve önemli hadis kaynağıdır.

5998 rivayet içeren bu kitap 666 babdan oluşmaktadır. Rivayetlerin 3943’ü senetli ve 2055’i mürsel yani senetsizdir.[70] Men lâ yahduruhu’l-fakîh kitabındaki rivayetlerin dizimi, fıkıh konuları esasınca yapılmıştır. Örneğin ilk bab sular ve temizlik hükümlerini açıklayan rivayetlerden oluşmaktadır. Daha sonra gusül, teyemmüm, namaz vb. konulu bablar sırasıyla getirilmiştir.

Şeyh Saduk kitabın önsözünde bu eseri yazmadaki amacını şöyle açıklamıştır:

“Kader beni gurbet beldesi Belh şehrindeki İlak kasabasına çekince; oraya gelen İmam Musa Kazım’ın evlatlarından Nimet lakaplı Şerifuddin Ebu Abdullah ile tanışmaya müşerref oldum. Onunla konuştukça gönlüm sevinçle doldu ve dostluğundan pek faydalandım. O bana Zekeriya Razi’nin yazdığı Men La Yahzuru’l Tabib adlı eserinden ve kendi alanında kâmil bir kitap olduğundan bahsetti. Daha sonra benden helal ve haram, şeriat ve ahkâmla ilgili her açıdan kapsamlı bir kitap yazmamı ve Men La Yahzuru’l Fakih diye adlandırmamı istedi.”[71]

Bu önsöz değerlendirildiğinde Saduk’un üstün ahlakından dolayı özel hürmet duyduğu Nimet’in isteği üzere fıkıhta her yönüyle kapsamlı olan Men lâ yahduruhu’l-fakîh’i kaleme aldığı anlaşılmaktadır. Şeyh, mukaddimenin diğer bir bölümünde ise sadece kendi fıkhi görüşlerine uygun olan rivayetleri zikrettiğini belirtmiştir:

“Musannifler gibi tüm rivayetleri yazmayı düşünmüyorum, sadece fetvalarıma uygun olan ve sahih bildiğim rivayetleri zikredeceğim.”[72]

Şeyh ayrıca rivayetlerin senetlerini son râvi hariç hazfederek kitabın sonunda Muşeyyihe adını verdiği bir bölümde zikretmiştir.

Muhammed Taki Meclisi (II. Meclisi) bu kitap için Farsça ve Arapça olmak üzere Ravzatu’l Muttakin fi Şerh-i Ahbari’l E’immetu’l Masumin ve Levamiu Sahibkarani adlı iki şerh yazmıştır.

3- Tahzibu’l Ahkâm fi Şerhu’l Muknia, Şeyhu’t-Taife Muhammed b. Hasan Tusi (ö. 460)

Şeyhu’t-Taifa künyesiyle de bilinen Ebu Cafer Muhammed b. Hasan Tusi hk. 385 yılında Horasan’ın Tus şehrinde dünyaya geldi.[73] Yirmi üç yaşına kadar aldığı eğitim hakkında net bir bilgi olmasa da, o dönemde yönetimin Al-i Buye’de olması ve Şia âlimlerinin desteklenmesi ile Horasan, Kum ve Rey gibi şehirlerde İslami ilimlerin canlanmasından yola çıkarak Şeyh’in ilk eğitimini kendi beldesinde veya diğer şehirlerde aldığını tahmin edebiliriz. Şeyh hk. 408 yılında Bağdat’a gitmiştir.[74]

Şeyh’in yaşadığı yıllarda Bağdat, Abbasi hilafetinin başkenti ve İslam âleminin en önemli ilmi merkezi konumundaydı. Önemli ve büyük kütüphanelerin yanı sıra fıkhi, kelami ve diğer dini konularda söz sahibi âlimlerin Bağdat’ta bulunması, bu şehrin ilmi ve kültürel zenginliğini arttırıyordu.

Şeyh, dönemin Bağdat’ında Şii bölgelerinden olan Karh’da yaklaşık kırk yıl yaşadı. Bu dönem boyunca Şeyh Müfid gibi değerli şahsiyetlerin huzurundan faydalandı ve önemli eserlerini kaleme aldı. Hk. 448 veya 449 yılında fanatik Sünnilerle Şiiler arasında yoğunlaşan ihtilaflar sonrası Şeyh’in evi ve kütüphanesi ateşe verildi. Bunun üzerine Şeyh, o dönem metruk bir bölge olan Necef’e hicret etti[75] ve ömrünün sonuna kadar Necef’te yaşadı. On bir yıllık bu sürenin bereketiyle diğer âlim ve muhaddisler de bu şehire yönelip bin yıllık Necef havza ve medresesinin temelleri atıldı.

Şeyh Tusi hk. 460 yılında Necef’te vefat etti ve kendi vasiyeti gereği yaşadığı evde toprağa verildi.[76]

Şeyh’in üstadları arasından İmamiye’nin erkânı olarak bilinen Şeyh Müfid ve Şeyh Murtaza gibi şahsiyetlerden söz edebiliriz. Şüphesiz Şeyh, ilimdeki derinliğini ve değerli eserlerini bu iki üstadın terbiyesine borçludur. Şeyh yaklaşık beş yıl boyunca ve Şeyh Müfid’in vefatına kadar (hk. 413) onun huzurundan faydalandı ve daha sonra hk. 436’da Seyyit Murtaza’nın vefatına kadar Seyyid’in terbiyesine mazhar oldu.

Aynı asırda yaşayan Neccaşi, Şeyh’in yirmi üç eserine, Şeyh ise kendi şerh-i halinde kırk bir esere işarette bulunmuştur. Çeşitli kaynaklarda Şeyh Tusi’nin elliden fazla eserinin bulunması ise Necaşi’nin fihrist çalışması ve Şeyh’in şerh-i halden sonra yazdığı eserleri de ihtiva ettiğinden kaynaklı olabilir. Tehzib ve İstibsar adlı eserlerlerin yanı sıra Şeyh’in kelam ilminde “Telhisu’ş-Şafi”, “el-Mufassah ve’l Gaybe”, Tefsir alanında “Tibyan”, fıkıh alanında “Nihaye”, “Mabsut” ve “Hilaf”, usulde “el-İdde” ve rical ilmi kapsamında “Fihrist” ve “İhtiyar-i Marifetu’r-Rical” gibi önemli eserleri bulunmaktadır.[77]

Tehzibu’l Ahkâm 13988 rivayet, 393 bab ve 23 kitaptan oluşmuş ve on ciltte yayınlanmıştır.[78]

Şeyh Tusi’nin üstadı Şeyh Müfid, el-Mukni’a adlı eserde fıkhi görüşlerini herhangi bir rivayete işaret etmeden veya istidlal belirtmeden nakletmiştir. Öte yandan Şeyh Tusi gençlik yılları olan 25’li yaşlarda Bağdat’a geldiğinde muhalifler için bir kınama aracı haline gelen rivayetlerdeki çelişkilerle karşılaşmış ve bu durumu ıslah etmek için kendini sorumlu hissederek üstadının kitabını uygun bir başlangıç addetmiştir. Şeyh Tusi, üstadının kaleme aldığı el-Mukni’a adlı esere rivayi bir şerh mahiyetinde olan yani görüşlerin rivayetlerdeki delillerini açıklayan Tehzib adlı eseri 26 yaşında yazmaya başlamıştır.[79]

Şeyh Tusi, Tehzib adlı eseri yazmadaki amacını şöyle beyan etmiştir:

“Dostlarımızdan bazıları bana hadislerdeki çelişki ve ihtilaflardan bahsettiler, öyle ki karşıtı olmayan bir hadis bulunmamaktadır ve hiçbir hadis çelişki ve karşıt hadisten beri değildir, bu ise muhaliflerin bizimle alay etmelerine ve istihzada bulunmalarına neden olmuştur. Bu açıdan teviller ve çelişkili hadisleri içeren bir eserin hazırlanması, şüphesiz en önemli dini vazifelerimizden ve Allah Teâlâ’ya yakınlaşma aracıdır.”[80]

Şeyh’in bu sözlerinden anlaşıldığı üzere Tehzib’i yazmadaki amacı bir nevi rivayetlerin bir araya getirilmelerindeki yolların izahıdır. Çünkü rivayetlerdeki çelişkiler muhaliflerin istihzalarıyla birlikte bu mektebi savunanların da yoldan sapmalarına neden olmuştur.

Tehzibu’l Ahkâm’ın Özellik ve Ayrıcalıkları

1- Kuleyni (sahih ölçülerini taşıyan hadisler) ve Şeyh Saduk’un (sadece veya fetvalar doğrultusunda olan hadisler) yöntemlerinin aksine Tehzib’de herhangi bir sınırlama olmaksızın rivayetlerin çoğu yer almaktadır. Bu açıdan Kâfi ve Men La Yahzur’e nazaran daha kapsamlıdır.

2- Şeyh katıldığı veya katılmadığı rivayetleri kısaltmaksızın nakletmek suretiyle fakihlerin veya hadis araştırmacılarının konuları daha derin incelemelerine olanak sağlamıştır. Öte yandan bu bize Masum İmamlar’ın (a.s) muhataplarının seviyesince verdikleri yanıtları, takiyye konusunu ve râvilerin ma’nen rivayet etmelerindeki hatalarını göstermektedir.

3- Şeyh Tusi, Şeyh Müfid ve Seyyid Murtaza gibi büyük üstatlardan edindiği ilimlerle hadis araştırmacıları için hadislere, öteden beri olagelen ve doğruluğu tartışılmayan davranışlar ve teamül metodu ve teville ilgili değerli bilgi ve tecrübeler aktarmaktadır.

4- el-İstibsar fi ma İhtalaf min’el Ahbar, Şeyh Tusi (ö. 460)

İstibsar, Tusi’nin ikinci hadis mecmuası ve Şia’nın önemli dördüncü hadis kaynağıdır. Üç ciltten oluşan bu eserin birinci ve ikinci cildi ibadi konuları ve üçüncü cilt ise sözleşmeler ve diğer fıkhi konuları ihtiva etmektedir.[81]

Tusi, Tehzib’den sonra 925 bab ve 5511 hadis içeren[82] bu eseri yazmadaki amacını şöyle açıklamıştır:

“Tehzibu’l Ahkâm olarak bilinen ve helal ile harama dair hadisler içeren kapsamlı kitabımızı okuyan ashabın bu kitabın kâmil olduğunu fakat muhtasar bir eserin de faydalı olacağını belirtmeleri üzere…”[83]

Buna göre İstibsar aslında Tehzib’in muhtasar ve kısaltılmış halidir. Şeyh Tusi sözlerinin devamında çelişkili hadisleri bir araya getirip birleştirmenin eşsiz bir çalışma olduğunu belirttikten sonra şu beyanda bulunmuştur:

“Her babta önce fetvanın doğrultusunda olan rivayetleri daha sonra karşıt rivayetleri beyan ederek imkân dâhilinde bunları birleştirmeye çalıştım ve rivayeti cerh etmekten sakındım. Kitabın başlangıcında ise rivayetleri birbirine tercih etmedeki Kuran ve kaidelere işarette bulundum.”[84]

Şeyh, önce rivayetleri mütevatir ve gayr-i mütevatir olmak üzere ikiye ayırdıktan sonra gayr-i mütevatirleri de ikiye ayırmıştır:

1- Karine içeren rivayetler: Mütevatir rivayetler gibi faydalı sayılır. Daha sonra bazı karinelere işarette bulunmuştur: Kur’an ile çelişmeme, akli deliller vb.

2- Ahad olup karine içermeyen rivayetler: Şeyh’e göre bu hadislere zıt bir hadis olmadığı takdirde uyulabilir fakat karşıt bir hadis olursa teadül ve teracih (doğrulama ve yalanlama) kaidelerince davranılmalıdır.[85]

Şeyh Tehzib’de olduğu gibi İstibsar’da da son râvi hariç diğer senetleri silerek Müşeyyihe’de beyan etmiştir.

Bu açıklama ışığında İstibsar ile Tehzib’in ortak noktaları aşağıdaki gibidir:

a- Şeyh Müfid’in el-Mukni’e adlı eserinin esas alınarak hazırlanması

b- Senetlerin hazfedilerek Müşeyyihe’ye aktarılması

c- Rivayetler arasındaki zıtlığın giderilmeye çalışılması ve birleştirilme çabaları

İstibsar ve Tehzib arasındaki farka gelince, Şeyh Tusi Tehzib adlı eserde Şeyh Müfid’in görüşleri doğrultusunda olan rivayetleri geniş bir biçimde zikretmiş ve ardınca karşıt rivayetleri zikrederek bunları birleştirmeye çalışmıştır. Oysa İstibsar’da el-Mukni’e’deki ibareleri nakletme gereği duymamış ve her meselede karşıt görüşe dair rivayetlerin tümünü naklederken meseleyi doğrulayan rivayetlerden yalnızca bir kaçına işarette bulunmuş ve daha geniş, daha güçlü bir şekilde çelişkileri gidermeye çalışmıştır. Bu açıdan İstibsar bir nevi Usul kitaplarına daha yakındır ve daha temkinli ilmi bahisler ihtiva etmektedir.[86]

Allame Meclisi’den “Melaz’ul Ahyar fi Fehm-i Tehzibu’l Ahbar” ve Seyyid Nimetullah Cezayiri’den “Gayetu’l Meram” Tehzibu’l Ahkâm’ın ve Şeyh Abdurrıza Tufeyli’den “Celae’l Absar fi Şerh-i İstibsar” adlı eser el-İstibsar’ın şerhlerindendir.

Ahbariler ve Usuliler Açısından Kütüb-i Erba’a’daki Rivayetler

Ahbariler ve Usuliler arasında Kütüb-i Erba’a’daki hadislerin sıhhati hakkında ihtilaf söz konusudur.

Ahbariler Kütüb-i Erba’a’daki tüm hadislerin sıhhatini savunurken, Usuliler bu rivayetlerin bir kısmının sahih olabileceğini belirtmişlerdir. Ahbariliğin yakın dönemdeki kurucularından olan Muhammed Emin Esterabadi, el-Fevidu’l Medine adlı eserinde Kütüb-i Erba’a’daki rivayetlerin sıhhatine dair on iki delil zikretmiştir.[87] Feyz-i Kaşani de el-Vafi adlı eserin mukaddimesinde bu hadislerin sıhhatini savunmuştur.[88] Merhum Şeyh Hürr-i Amuli ise Vesailu’ş-Şia kitabının sonunda yer alan dokuzuncu faidede bu iddianın ispatı için yirmi iki delil zikretmiştir.[89]

Aynı zamanda Muhaddis-i Behrani de el-Hedaik en-Nazire adlı fıkıh kitabının mukaddimesinde bu iddiayı savunurken dokuz delil getirmiştir.[90]

Ahbarilerin bu konudaki delillerinden bazıları aşağıdaki gibidir:

1- Bildiğimiz üzere Ehl-i Beyt’ten (a.s) rivayet eden kimselerle Ashab-ı İcma gibi yarenleri yaklaşık üç yüz yıl boyunca Masum İmamlardan ahkâm öğrenmek ve duydukları öğretileri kaydetmekle iştigal etmişlerdir ve bu mesele Kütüb-i Erba’a’nın yazıldığı döneme kadar devam etmiştir. Aslında Kütüb-i Erba’a, İmamların öğretilerini içeren bir rivayet mirasından esinlenerek hazırlanmıştır.[91]

2- Kütüb-i Erba’a’nın yazarları kitaplarının mukaddimesinde kendi eserlerindeki rivayetlerin sıhhatini savunmuşlardır. Kuleyni kitabını, insanların dini yanlış bilmelerinin önüne geçmek ve onları şaşkınlıktan korumak maksadıyla yazmıştır. Bu iş ancak sahih hadislerin sunumuyla mümkündür.

Merhum Saduk, Men lâ yahduruhu’l-fakîh’deki hadislerin sıhhatine ve kendi fetvaları açısından uygun olduklarına vurgu yapmıştır. Şeyh Tusi de bu inancından dolayı zahirde zayıf senet içeren hadisleri bile nakletmiştir.[92]

3- Rical kitapları ve ilk dönemleri incelerken Kütüb-i Erba’a’yı yazanların döneminde güvenilir hadis mecmualarının varolduğunu ve onların bu mecmualardan istifa ederek Kütüb-i Erba’a’yı hazırladıklarını anlıyoruz. Şayet onlar güvenmedikleri bir hadis nakletmiş olsalardı onu mutlaka işaretlemiş olurlardı aksi takdirde güvenilir bir kılavuz olamazlardı. Şeyh Tusi bu konuda “İdde” ve “İstibsar” adlı eserlerde şöyle demiştir:

“Amel edilen her hadis sıhhatinde icma olan bir Usul’den alınmıştır.”[93]

Buna karşın Usuliler, Kütüb-i Erba’a’nın önemi, itibarı ve Şia’nın temel kaynağı olmasını kabullenmekle birlikte bu eserlerdeki tüm rivayetlerin sahih olduğunu reddederek Ahbarilerin delillerini yetersiz bulmaktadırlar.

Usulilere göre Kütüb-i Erba’a’nın Usul’den esinlenerek hazırlanması onların itibar ve güvenirliğini göstermektedir, içerdiği tüm rivayetlerin sahih olduğuna değil. Çünkü Kütüb-i Erba’a’nın kaynağı sayılan Usul-i Erba’a Mie’deki tüm rivayetlerin sihhati kesin değildir. Bunun delili de yalancı ve hatta inançsız bazı kimselerin Ehl-i Beyt’ten (a.s) rivayet edenler arasında olmalarıdır.

İmam Cafer-i Sadık bu konuda şöyle buyurmuştur:

“Allah Muğire b. Said’e lanet etsin… O babam’a yalan isnad ederdi.”[94]

Diğer bir yerde İmam’dan şöyle nakledilmiştir:

“Muğire b. Said kasıtlı olarak babama yalan isnad ederdi, onun taraftarları babamın ashabına gizlice nüfuz eder ve ashabın kitaplarını alır Muğire’ye ulaştırırlardı ve o da küfür ve sapkın içerikli konuları rivayetlerin arasına yerleştir ve bunları babama isnad ederdi, daha sonra Şiilerde yayılması için kitapları sahiplerine geri verirdi.”[95]

Masum İmamlar bu gibi yalancı râvilere lanet etmişlerdir.[96]

Kütüb-i Erba’a’yı hazırlayanların hadisler hakkındaki görüşlerine gelince, evvela zikrettiği hadislerin sıhhatini açıkça savunan sadece Şeyh Saduk olmuştur, ayrıca onların bu iddialarını kabul etsek dahi bu onların kasıtlı olarak ve bilgileri dâhilinde sahih olmayan bir rivayeti kendi mecmualarında zikretmeyecekleri anlamındadır. Yoksa onların yanlışlıkla ve bilmeyerek zayıf bir hadisi zikretmeleri imkân dâhilindedir.

Diğer bir ifadeyle onların bu iddiada bulunmaları kendi içtihatlarıdır ve bu içtihad onlar için hüccet teşkil etse de bizim için hüccet sayılamaz.[97]

Ahbarilerce getirilen delillerin noksanlığı bir yana, zayıf hatta yalancı birçok râvinin Kütüb-i Erba’a’daki senet zincirlerinde yer alması, Kur’an, muteber sünnet, akıl, tarih, ilim vb. ile çelişen birçok rivayetin bulunması ve de birçok rivayetin bizzat Kütüb-i Erba’a’yı hazırlayanlar tarafından reddedilmesi gibi deliller bu kitaplardaki tüm rivay