İnanç, Makaleler

Mead

 

Mead inancı, insanın hayatında cevaplamaya çalıştığı, üç temel sorudan biri olan, genel anlamda varlık âleminin ve özel anlamda biz insanların sonunun ne olacağı ve nereye varacağı sorusuna verilen bir cevaptır.

Bilindiği üzere, doğuştan insanda bulunan bilinçlenme içgüdüsü, insan zihninde aşağıda açıklayacağımız, üç temel soru oluşturmaktadır. Bu sorular, insan aklını kendine meşgul eden en temel sorulardır. Hiçbir insan, bu sorulara bir cevap bulmadıkça rahat edemez; kendini mutlu hissedemez. Dolayısıyla istisnasız her insanın, bu sorulara müspet veya menfi yönde mutlaka bir cevabı olmuş ve olmaktadır. Bu üç soru şunlardır:

1-  Genel olarak varlık âleminin ve özel olarak insanın menşei nedir, varlığı nereden kaynaklanmıştır?

2-  İnsan ve varlık âleminin mevcudiyetinde bir hedef söz konusu mudur? İnsanın şimdiki yaşamında riayet etmesi gereken belli bir yaşam biçimi var mıdır?

3-  Varlık âleminin, özellikle de insanın nihayeti nereye varacak? Acaba insan, ölmekle yok olup gidiyor mu? Yoksa ölüm, yok oluş olmayıp; aksine, farklı bir şekilde olsa bile, ölümden sonra yaşam bir şekilde devam etmekte midir?

İnsanın, cihanın bir yaratıcısı olup olmadığını araştırması, birinci soruya cevap bulmak içindir. İlahi elçilerin olup olmadığına dair yapılan incelemeler de, ikinci soruya bir cevap bulmak için yapılan incelemelerdir. Ölümün, hayatın son bulması olmadığı, insanın ölmekle yeni bir hayata giriş yaptığı ve belli bir günde dünyada yaptığından dolayı hesaba çekileceğini ifade eden, mead konusundan bahsetmek ise, üçüncü soruyu cevaplamak doğrultusunda yapılan bir araştırmadır.

Ölüm: Ebedi Âleme Giriş

Ölüm, bazıları için dehşet verici ve korkunç bir olaydır. Ama bütün ilâhi dinlerde olduğu gibi, İslami dünya görüşünde de ölüm, farklı bir şekilde değerlendirilmektedir.

İslam açısından ölüm, ebedi olan bir âleme geçiş kapısı ve köprüsü olup, aslında ikinci bir doğum demektir. Bu kapı ve köprüden herkes geçecektir. Ancak bu geçiş, bazıları için üzücü ve acı olabileceği gibi, kendileri ile bu önemli yolculuk için yeterli azık götürenlere sevindirici ve çok tatlı bir yaşantının başlangıcı olacaktır.

Kur'an-ı Kerim, Hz. Resul ve Ehl-i Beyt İmamları bu konu üzerinde fazlasıyla durmuş ve farklı tabirlerle herkes için geçerli olan bu önemli ve kesin geleceğin hakikatini açıklamışlardır.

Kur'an-ı Kerim ve Ölüm

Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor: "Her nefis ölümü tadıcıdır. Yaptıklarınızın karşılığı, ancak kıyamet günü eksiksizce ödenecektir…"[1]

Bu ayette ölümün tüm canlı varlıklar için geçerli kesin bir kural olduğundan bahsedilmektedir.

Kur'an-ı Kerim'in ayetleri, ölümün inanlar için verilmiş bir söz, inanmayan ve dalalete sapanlar için ise, bir tehdit niteliğini taşıdığını vurgulamaktadır.

Allah Teala'nın: "Yaptıklarınızın karşılığını kıyamet gününde alacaksınız" buyruğu, dünyanın amel yeri olduğuna, ahiretin ise, amel yeri olmayıp hesap yeri olduğuna işaret etmektedir.

Nitekim Hz. İmam Ali /a.s/ da şöyle buyurmuştur: "Bu gün amel günüdür, hesap günü değil; yarın ise hesap günüdür, amel günü değil."[2]

Birçokları, ölümü yok oluş ve her şeyin son bulması zannettiklerinden, ölümden korkarlar. Oysa Kur'an-ı Kerim, ölümün yok olup gitmek olmadığını ve yalnızca madde ötesi olan ruhun maddi bedenle olan irtibatının kesilmesi olduğunu beyan etmiştir.

Bu anlam, ölümün beyanında kullanılan -teveffa- kelimesinden anlaşılmaktadır. Bu kelime, Arapçada bir kimsenin hakkının tamamını alması anlamında kullanılır.[3]

Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor: "Allah, nefisleri, ölümü anında, henüz ölmemişlerin de uyudukları sırada /ruhlarını/ alır. Böylece ölümüne hükmettiklerini /kıyamete kadar/ alıkoyar. Diğerlerini /uykudakileri/, mukadder bir müddete /ecellerinin sonuna/ kadar salıverir. Şüphe yok ki; bunda, düşünen bir kavim için /Allah'ın kudret ve ilmine delalet eden/ alâmetler vardır."[4]

Allah Teala, ölüm olayının kolayca kavranılması için, bu ayet-i kerimede uyku misalini zikretmekle, uykuda olanların ruhlarının bedenleri ile ilişkilerinin azalmasının ölüme bir misal teşkil ettiğini vurgulamıştır.

Ayette geçen –enfus- kelimesinden maksat insanların bedenlerine ait olan ruhlardır. Yani; ölüm halinde ruhun bedenle alakası kesilir ve artık ruhun beden üzerinde herhangi bir idare ve tasarrufu kalmıyor.

Ayette geçen -mevtiha- kelimesinden maksat, bedenlerin ölümüdür. Kur'an-ı Kerim, uyku halinde alınan ruhlarla, ölüm anında bir daha bedene dönmemek üzere alınan ruhlar arasında fark gözetip, iki kısma ayırarak, ölüm fermanı gelmeyenlerin ruhlarının belli bir müddete kadar yaşamak için tekrar bedenlerine döndürüldüğünü belirtmiştir.

Bu ayet-i kerime, insanları uyuduktan sonra tekrar uyanmak üzerinde tefekkür ederek, bu günlük hadiseden bile ibret almaya davet etmektedir. Bilmeliyiz ki, her şeyin tedbir ve idaresi Allah'ın elindedir. Bir gün herkes nihayet onun tarafına dönüp hesaba çekilecektir.

Bu ayet-i kerimeden, insan ruhu ile bedeni arasında yakın bir bağlantı olmasıyla birlikte, ruhun müstakil bir varlık olduğu da anlaşılmaktadır. Çünkü ruh uyku halinde, özellikle de rüya halinde, bedenden ayrılıp müstakil yaşayabilmektedir.

Ayrıca, bu ayet-i kerimede ölüm ve uykunun her ikisi de "teveffi" olarak zikrediliyor. Bu ise, ruhun alınmasıdır. Aralarındaki önemli fark şudur ki; ölüm, ruhun bir daha bedene dönmemek üzere alınması, uyku ise, ruhun alınıp tekrar bedene dönebilmesidir.

Hz. İmam Cafer Sadık /a.s/ şöyle buyurmuştur: "Uyku halinde olan her şahsın ruhu gök âlemine yükselir, ama can bedende kalır. O halde ruh ile can arasında, güneş ile ışını arasında olan bağlantıya benzer bir bağlantı vardır. Eğer Allah Teala, ruhun alınması için izin verirse, can da ruha döner, ama eğer ruhun alınmasına izin vermezse, ruh cana doğru döner. İşte Allah Teala'nın "Ruhları ölüm anında alır…" buyruğunun anlamı budur."[5]

Demek ki, ruh bedene oranla üç özelliğe sahiptir:

1-  Tam irtibat, /uyanık halinde/

2-  Yarım irtibat, /uyku halinde/

3-  İrtibatın tamamıyla kesilmesi /ölüm halinde/.

Ehl-i Beyt'in Nazarında Ölümün Hakikati

Hz. İmam Muhammed Bakır /a.s/'dan ölüm hakkında sorulduğunda, Hazret şöyle buyurdular: "Ölüm, size her gece gelen uyku demektir. Sadece değişen şey, ölümün uzun müddetli olmasıdır. Ölen şahıs ancak kıyamet günü ölüm uykusundan kalkacaktır. Uykuda iken sevindirici ve korkutucu şeyler görenin hali nasılsa, ölenin durumu da öyledir. O halde kendinizi kesin geleceğe hazırlayınız."[6]

Yine İmam Zeynülabidin /a.s/'a: "Ölüm nedir?" diye sorulduğunda, cevaben şöyle buyurdular: "Ölüm, mümin için kirli ve üzeri haşere dolu elbiseyi çıkarmak, ağır zincirlerden kurtulmak ve en kıymetli elbiselere, güzel kokulara, en iyi cennet bineklerine ve evlerine ulaşmak demektir. Kâfir için ise ölüm, kıymetli elbiseyi çıkarmak, çok sevdiği evlerden ayrılmak, kirli ve eziyet verici elbiselere bürünmek, dehşet verici büyük azaba yakalanmaktır."[7]

Hz. İmam Sadık /a.s/'a: "Bize ölümü anlatın denince, İmam /a.s/ şöyle buyurur: "Ölüm, mümin için en güzel bir kokuyu koklamak gibidir, onun kokusunun güzelliğinden uykuya dalar. Ölüm ondan her türlü yorgunluk ve acıyı giderir. Kâfir için ise, yılanın veya akrebin sokması gibi ve belki daha şiddetlidir."[8]

Bu arada Hazret'e: "Bazıları; "Ölüm testere ile kesilmekten, makasla doğranmaktan, taşlarla vurulmaktan ve iğneyi göz içerisinde döndürmekten daha şiddetli olduğunu söylüyorlar" dendi.

Bunun üzerine, İmam /a.s/ şöyle devam eder: "Bazı kâfirler ve fasıklar için ölüm böyledir. Onlardan bu acıları çekenlerin durumunu görmüyor musunuz? İşte o acılar bundan ve dünya azabından daha ağırdır."

Bu esnada İmam'a: "Öyleyse, niçin bazı kâfirlerin ruhlarının kolaylıkla alındığını görüyoruz? Onlardan bazıları konuşur, şaka yapar ve güle güle can verir, buna karşılık müminler içerisinde bazılarının ölümü bu kolaylıkla olurken, bazı mümin ve kâfirler ise, ölüm anında bu zorlukları görüyorlar" dendi.

İmam /a.s/ bu soruya da şu cevabı verdi: "Ölüm esnasında müminin karşılaştığı kolaylık, mükâfatının bilfiil acilen başlamasından; karşılaştığı zorluk ise, onun günahlarını temizleyerek, ahirete temiz olarak gelmesi ve hiçbir engelle karşılaşmadan ilâhi mükâfata liyakat kazanması içindir.

Kâfirlerin ölüm esnasında gördüğü kolaylık ise, dünyada iken iyiliklerinin karşılığını görüp, ahirete yalnızca azabı gerektiren sebeplerle girmeleri için iken; ölüm anında karşılaştığı zorluklar ise, iyiliklerinin mükâfatı bittiğinden dolayı Allah'ın cezasının başlamasındandır. İşte durum budur. Allah adildir, kimseye zulmetmez."[9]

Hz. İmam Musa Kazım /a.s/, üzerine ölüm ağırlığının çöküp de kimseye cevap veremez durumda olan bir hastayı ziyaret eder. Bu arada orada bulununlar: "Ey Resulullah'ın oğlu! Arkadaşımızın durumunun nasıl olduğunu ve ölümün ne olduğunu bilmek isterdik" derler.

Bunun üzerine, İmam /a.s/ şöyle buyurur: "Ölüm temizleyicidir. Müminleri günahlarından temizler. Ölüm, müminin çektiği en son acı ve üzerinde kalan en son günahlarının kefaretidir. Ölüm, kâfirler için de arındırıcıdır. Ancak onları iyiliklerinden arındırır. Dolayısıyla kolay ölüm, kâfir için tadacağı en son lezzet, en son nimet ve en son rahmettir. Kolay ölüm kâfirlere iyilikleri karşısında verilen en son mükâfattır. Bu arkadaşınıza gelince, o günahlarından arındı, suçlarından temizlendi ve bir elbisenin yıkanıp kirlerden temizlendiği gibi, tertemiz olup, ebedi evimizde biz Ehl-i Beyt'le beraber olmaya hak kazandı."[10]

Ölümden Korkmanın Nedenleri

1- Ölümü, Yokluk ve Her Şeyin Fani Olup Son Bulması Olarak Görmek

Bazı insanlar ölüme yokluk ve her şeyin fani olup son bulması olarak bakmaktadırlar. Materyalist düşünceye sahip olan bu tip insanlar, elbette ki ölümden korkacaklardır. Zira onlara göre ölüm, hayat dâhil, onların candan bağlandıkları her şeylerini bir anda yokluk âlemine götüren korkunç bir hadisedir. O halde böyle insanların ölümden korkmaları tabiidir.

Buna karşılık, insanların yoğun çoğunluğu, ölüme yok olup gitme değil, daha üstün, daha mükemmel bir hayata geçiş gözüyle bakmaktadırlar. İman ehli olan bu gruba göre, ölüm yokluk ve her şeyin son bulması değildir ve insan ölmekle fani olup gitmez.

İnsan, nasıl ölmekle yok olup gider? Oysa Allah Teala, yaratılış itibariyle insanın kalbinde ebedilik aşkı ve sevgisi koymuştur. İnsanın içinde bulunan beka ve ebediliğe olan aşk ve istek, insanın yokluk ve fena için yaratılmadığının en açık delildir. O halde ölüm, insanın fani olan dünya hayatından ebedi bir hayat olan, ahiret hayatına geçişinden başka bir şey değildir.

Hz. Resulullah /s.a.a/'in: "Sizler fena /yokluk/ için değil, beka /ebedilik/ için yaratılmışsınız ve ölümle sadece bir evden öteki bir eve taşınıyorsunuz"[11] buyruğu bunu en güzel şekilde ifade etmektedir.

Hz. Ali /a.s/ da bu hakikate işaretle şöyle buyurmuştur: "Fani dünyasını güzelleştiren, ahiretini ise unutana şaşarım! Ölüm, fani dünyadan ayrılmak, temizlenmek ve güzellik evine göç etmektir."[12]

Hz. İmam Hüseyin /a.s/'ın Aşura günü ashabına hitaben yaptığı konuşmada geçen: "Ey büyük insanların oğulları! Sabırlı olunuz. Ölüm, sadece sizleri dünya zorluklarından ve kederlerinden, ebedi nimetler ve cennet bağlarının tarafına geçişinizi sağlayan bir köprüdür. Öyleyse, sizden herhangi biriniz hapisten kurtulup saraya girmekten rahatsız olabilir mi?! Ama ölüm, düşmanlarınız /Yezidiler/ için saraydan, zindan ve azap tarafına intikal etmektir. Babam, Allah Resulü'nün /s.a.a/ şöyle buyurduğunu rivayet etti: "Dünya mümine zindan, kâfire cennettir. Ölüm, müminler için cennet bağlarına, kâfirler için ise cehenneme geçiş köprüsüdür"[13] buyruğu işte bu inancın ürünüdür. Böyle bir inanca sahip olan kimse, ölümden korkmak bir yana; ölüme, kurtuluş ve saadete erme kapısı olarak bakar. Hatta Hz. Ali /a.s/'ın tabiriyle "Eğer Allah'ın onlara yazmış olduğu ecel olmasaydı, onların ilâhi mükâfata olan aşk ve ilâhi cezadan olan korkularından, bir an bile ruhları bedenlerinde istikrar bulmazdı. Onların gözlerinde Yaratan ululanmış ve O'ndan gayrı her şey küçülmüştür."[14]

2- Ölümün Hakikatini Bilmemek

İnsanın ölümün hakikatini bilmemesi, onun ölümden korkmasına yol açan etkenlerden bir diğeridir. Bu etken özellikle de ölümün hakikatini iyice bilmeyen iman ehli olan kimselerde söz konusudur.

İmam Ali Naki /a.s/ ashabından hasta olan birinin ziyaretine gider. İmam hastanın ölüm korkusundan ağladığını ve perişan bir vaziyette olduğunu görünce, ona şöyle buyurur: "Ey Allah'ın kulu! Sen ölümden korkuyorsun. Çünkü ölümün ne olduğunu /hakikatini/ bilmiyorsun.

Söyle bakalım; eğer bedenin temiz olmaz, bedenindeki kirlilik ve pislik seni rahatsız eder, vücudunu yara ve uyuz sarar ve bu arada banyoya gitmekle bedenindeki bu pisliklerin hepsinin yok olup gideceği bilincinde olursan, bu durumda banyoya giderek vücudundaki pisliklerin temizlenmesini mi, yoksa bu işi sevmeyip, öyle kalmayı mı istersin?!

Hasta: "Ey Peygamberin oğlu! Banyoya gidip temizlenmeyi tercih ederim" cevabını verir.

Bunun üzerine, İmam: "Öyleyse; bilmelisin ki, ölüm de temizliktir. Kendini pisliklerden ve günahlardan arındırmak için ölüm son fırsattır. Eğer ölümle karşılaşır ve o kapıdan geçersen, muhakkak her türlü hüzün, keder ve pislikten kurtulup, her türlü neşe ve sevince kavuşarak saadete ulaşacaksın" buyurur.

Bu arada İmam /a.s/'ın bu hikmetli sözlerinden sonra o hasta rahatlığa kavuşur. Hüzün ve kederi sevince dönüşür ve gözlerini yumarak ölüme teslim olur.[15]

Hz. İmam Muhammed Bakır /a.s/'a: "Neden şu müslümanlar ölümden nefret edip korkuyorlar?" dendi.

İmam /a.s/ cevaben şöyle buyurdu: "Onlar, onun hakikatini bilmediklerinden ondan nefret ediyorlar. Eğer onlar, onun hakikatini iyice bilselerdi ve doğrudan Allah'ın dostlarından olsalardı, onu sever ve ahiretin onlar için dünya hayatından daha hayırlı olduğunu anlarlardı."

Sonra İmam yanlarında bulunan bir hastaya: "Ey Allah'ın kulu! Acaba çocuk ve deli bir insan, niçin ona sıhhati getirip, bedenindeki acıları gideren ilacı kullanmaktan nefret ediyor?" dedi.

Hasta: "Onlar ilacın faydasını bilmediklerinden ondan korkuyorlar" dedi.

Bunun üzerine, İmam /a.s/ şöyle buyurdu: "Muhammed'i hak olarak peygamber kılan Allah'a yemin ederim ki, kim doğru olarak ölüme hazırlanırsa, ölümün hastayı tedavi etmek için kullanılan ilaçtan daha faydalı olduğunu anlar.

Eğer onlar, ölümün onlara getireceği nimetleri bilselerdi, sabırlı ve akıllı bir insanın hastalığı giderip sıhhati kazandıran ilacı istemesinden daha fazla ölümü isterlerdi."[16]

3- İnsanın Dünya Hayatına Olan Aşırı Düşkünlüğü Neticesinde Ahiret Hayatını Unutması

İnsanın ölümden korkmasına yol açan üçüncü sebep, onun dünya hayatına karşı aşka varacak şekilde olan aşırı düşkünlüğüdür. Zira hiçbir kimse maşukundan ayrılmayı sevmez ve onu maşukundan ayıracak şeylerden de korkup nefret eder.

İmam Cafer Sadık /a.s/ şöyle buyuruyor: "Adamın biri, Resulullah /s.a.a/'in huzuruna gelerek şöyle dedi: "Ey Resulullah, ben neden ölümden korkuyorum?"

Allah Resulü, o şahsa: "Mali durumun iyi midir?" diye sordular.

O: "Ey Resulullah! Evet, mali durumum yerindedir" dedi.

Allah Peygamberi: "Ahiretini kazanmak için bir şey gönderebildin mi?" dedi.

O şahıs: "Hayır" dedi.

Hz. Resulullah: "İşte bundan dolayı ölümü sevmiyorsun" buyurdular."

Sonra da Hz. İmam Cafer Sadık /a.s/: "İnsanın kalbi mal varlığı iledir, eğer onu kendisinden öne gönderirse, ona kavuşmayı ve malıyla baş başa kalmayı ister" buyurdular."[17]

4- Amel Dosyasının Günahlarla Dolu Olması

İnsanın ölümden korkmasına sebep olan bir etken de, amel dosyasının günahlarla dolu olmasıdır. Böyle bir insan, ölümü yokluk olarak görmese bile, ölümden korkar. Çünkü öldüğü takdirde yaptığı çirkinliklerden dolayı kendisini acı bir akıbetin beklediğini görmektedir. Böyle bir insanın durumu hapishaneden çıkarıldığında idam edileceğini bilen mahkûmun durumuna benzer ki, elbette böyle bir mahkûm, hapishaneden çıkmayı istemez. Çünkü çıkarıldığı takdirde, darağacına götürüleceğini bilmektedir.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "De ki: "Ey Yahudiler! Eğer gerçekten diğer insanlar değil de, kendinizi Allah'ın dostları sanıyorsanız ve sözünüzde samimi iseniz, haydi ölümü isteyiniz! Hâlbuki onlar önceden yaptıkları şeyler yüzünden ölümü asla istemezler. Şüphesiz Allah zalimleri iyi bilir."[18]

Bu ayet-i kerimede Allah Teala Resulü'ne, Yahudilere, iddia ettikleri şekilde, Allah'ın dostlarının yalnızca kendileri olduğu inancında iseler, ölümü isteyerek Allah'ın likasını arzulamaları gerektiğini bildirmesini buyuruyor. Çünkü Allah'ın velisi ve dostu Rabbine kavuşmayı temenni etmelidir. Sizler de, kendinizin kesin olarak Allah'ın dostları olduğunuza inanıyorsanız, o halde sizinle Allah'ın cenneti arasındaki engel sadece ölümdür ve ölümü arzu etmeniz lazımdır. Çünkü engelin ortadan kalkmasıyla Allah'a ve O'nun sonsuz nimetlerine kavuşacaksınız!

Sonra Allah Teala, onların işledikleri günahlardan dolayı asla ölümü arzu etmeyeceklerini buyurarak, onların gerçekte zalim olduklarını ve zalim olan kimsenin hiçbir zaman Allah'a kavuşmayı sevmeyeceğini belirterek, bu hakikate işaret etmiştir.[19]

Adamın biri, İmam Hasan /a.s/'a: "Bizler neden ölümü sevmiyoruz ve ondan çekiniyoruz?" diye sorduğunda, İmam /a.s/ şu cevabı vermişlerdir:

"Sizler ahiretinizi viran ettiniz, dünyanızı ise süslediniz, dolayısıyla süslediğiniz yerden harabeye gitmeyi istemiyorsunuz."[20]

Netice olarak; ölümden korkmanın esas nedenleri, ölümü yok oluş bilmek, ölümün hakikati konusunda yeterli ve doğru bilgi sahibi olmamak, amel dosyasının sevaplardan boş olup günahlarla dolu olması ve aşırı dünya sevgisidir. Tabiidir ki, bu duyguları yenmek ve Allah'ın huzuruna günahsız olarak varmak, ancak gerçek bir tevbe, kuvvetli bir iman ve imanın gereğini yerine getirmekle gerçekleşebilir.

İnsanlık Âlemi Ve Ahiret İnancı

Ahirete inanmak, bütün ilâhi dinlerin temelini oluşturmaktadır. Bir dinden ahiret inancının alınması, o dinin temelden çöküp yok olmasına eşittir. Çünkü bütün ilâhi dinler, mebde /yaratıcı/ ve mead /öldükten sonra tekrar dirilip kıyamet gününde yaptığının karşılığını bulmak/ inancı üzerine kurulmuştur.

Peygamber ve imamet inancı ise, aslında bu iki ilkeyi tebliğ edip gereğinin uygulanmasını sağlamak içindir. Bütün ilâhi peygamberler, insanoğluna; varlık âleminin, sonsuz ilim ve kudret sahibi olan bir yaratıcısı olduğu, bu evrenin beyhude ve boş yere yaratılmadığı, bu birkaç günlük dünya hayatının ötesinde ahiret denen ebedi bir yurdun bulunduğu, dünyanın ise sadece bu ebedi yaşam için azık toplama yeri olduğu, insanın da burada elde ettiği iyi veya kötü kazancıyla bu geçici duraktan o kalıcı yurda göçeceği ve peygamber olarak kendilerinin, insana bu seyirde yardımcı olmak üzere evrenin yaratıcısı tarafından gönderildikleri mesajını vermişlerdir.

Sonra; ilâhi dinlerin içeriği, mead inancının dinin temel ilkelerinden biri olmasını gerektirir. Çünkü bütün ilâhi dinler, insanoğlunu kemale ulaştırmak gayesiyle gönderilmiş ve bu doğrultuda bir takım ilkeler ortaya koymuş, birtakım kanunlara uyulmayı şart koşmuşlardır.

Açıktır ki, hiçbir kanun sisteminin ve uygulanması gereken hiçbir ilkenin icra garantisi olmaksızın başarıya ulaşması mümkün değildir. İnsanın zahiri yaşantısını kontrol etmeyi amaçlayan beşeri kanun sistemlerinde dahi bu gerçek göz ardı edilmemiş ve icra garantisi olarak, denetim ve yargı sistemi kurulmuştur.

Ancak din, insanın hem zahir, hem de batınını kontrol etmek ve belli bir düzene sokmak peşindedir. Dolayısıyla onun kontrol sistemi insanın her iki boyutuna yönelik olmalıdır. İşte mead inancı, başlı başına varlık âleminin gerçek olan bir diğer boyutunu ifade etmekle birlikte, aynı zamanda dinin kontrol mekanizmasıdır. Bu inanca sahip olan insan, ne açıktan, ne de gizli olarak, hiçbir şekilde dinin ortaya koyduğu kanun ve ilkeleri çiğnemeye kalkmaz; hatta böyle bir şeyi fikrinden bile geçirmez. Çünkü o, iç ve dışının her halükarda hatası olmayan, güçlü bir makam tarafından kontrol altında olduğunu ve bir gün ister açık, ister gizli olsun, bütün yaptıklarından dolayı hesaba çekilip, hak ettiği karşılığı alacağını çok iyi bilmektedir.

Bu nedenledir ki, bütün semavi dinlerin temelini, mebde /yaratıcı/ ve mead /ahiret/ inancına çağrı oluşturmaktadır. Her ne kadar İslam dini dışındaki ilâhi dinler, zaman süreci içerisinde tahriften masun kalamamışlardır. Ama yine de ahiret inancı korunmuş ve hatta bu dinlerin bugünkü bozulmuş hallerinde bile, onların temel inançlarının başında olagelmeye devam etmiştir.

Bu yüzden biz, kitabımızın bu bölümünde, her şeyden önce semavi dinlerin en önemlileri olan Mecusilik, Yahudilik ve Hıristiyanlık dinlerindeki mead inancına kısaca bir işarette bulunduktan sonra, Kur'an-ı Kerim'in ortaya koyduğu mead öğretisine değinmenin, aziz okurların genel bir fikir edinmeleri açısından, daha yararlı olacağı kanaatindeyiz. 

Mecusilik Dininde Ahiret İnancı

Semavi dinlerin en eskilerinden olan Mecusilik dininde ahiret inancı, o dinin en temel inanç ilkelerinden biridir.

Mecusilik dininin peygamberi olan Zerdüşt, kendine tabi olanlara şöyle talim ederdi: "Bu cihanın ömrü sona erdiğinde genel kıyamet günü olacak. O günde iyileri ve kötüleri sayacaklar. İyileri ve kötüleri imtihan etmek için ateş ve kızgın demirlerle dolu bir dere icat olacak, kötüler ateş ve kızgın demirlerle dolu olan o dereye atılacak, onlar ebedi olarak orada azap göreceklerdir."[21]

Yine Zerdüşt Peygamber şöyle derdi: "Ölümden az sonra her ruhun muhakemesi başlar ve akıbeti belirlenir. Ancak kıyamet günü olduğunda; ister iyi, ister kötü bütün insanlar, iyileri kötülerden ayıran köprünün üzerinden geçeceklerdir. Bu köprü cehennemin üzerinde kurulmuş ve cennetin kapısına varmaktadır. Bu köprü üzerinde her ruhun yaptıkları ameller okunacak ve bütün amelleri tartılacaktır. Eğer kulun iyilikleri kötülüklerinden fazla olursa, o, köprü üzerinden kolaylıkla geçip cennete varacaktır. Ama eğer, kötülükleri ağır gelirse, onu cehennemin derin kuyusuna atacaklardır.

İyiler o köprü üzerinden selametle geçecekler; kötüler için ise, cehennem kuyusuna düşmekten başka bir çare yoktur."[22]

Görüldüğü üzere, mead inancı Mecusilik dininin temel inançlarından biridir. Mecusilik dini üzerinde inceleme yapan hiçbir bilgin, mead inancının, Mecusilik dininin temel inançlarından biri olduğundan şüphe etmemiştir.

Hatta dinler üzerinde araştırma yapan bazı materyalist düşünceli bilginler, Yahudilik ve Hıristiyanlık dinlerinin, mead inancını Mecusilik dininden aldığını ileri sürmüşlerdir.

Ancak bu, çok yanlış bir düşünce tarzıdır. Zira semavi dinlerin temelde birbirleriyle ortak yönlerinin bulunması, onlardan sonra geleninin, o ilkeyi öncekinden aldığını ispatlamaz. Çünkü bütün ilâhi dinlerinin temel konularda ortak olmaları semavi din olmalarının gerektirdiği bir zorunluluktur.

Gerçekte bu tip bilginler, ilâhi dinlerin de, herhangi bir felsefi düşünce gibi, beşerin kendi ürettiği bir düşünce olduğu önyargısına sahip olduklarından böyle varsayımları öne sürmekteler. Oysa ilâhi dinler, beşeri düşüncenin mahsulü olmayıp, ilâhi vahye dayalıdır, ilâhi vahiyden kaynaklanmaktadır. Bütün ilâhi dinler, öğretilerini Cenab-ı Hak'tan alırlar. Varlık âleminin gerçeklerini ifade eden temel öğretiler değişmeyeceğine göre, elbette ki, onlar temel öğretilerinde ortak olacaklardır. Onları birbirlerinden ayıran, temel ilkeler dışında kalan şeriat farklılıklarıdır.

Yahudilik Dininde Ahiret İnancı

Her ne kadar Yahudilik dininin temelini oluşturan Eski Ahitler diye adlandırılan Tevrat kitabında açıkça kıyamet gününden bahsedilmemişse de, onda da mead ve kıyamet günü inancına işaret eden cümleler mevcuttur. Biz örnek olarak onlardan birkaçına işaret ediyoruz:

"Allah'ın gazap edeceği günde ne gümüş, ne de altın onları /insanları/ kurtaramayacaktır. Çünkü o gün yeryüzünün tamamı Allah'ın gayret ateşiyle yanacaktır ve O, pek yakında bütün yeryüzü sakinlerini sona erdirecektir."[23]

"Senin ölülerin diriltilecektir, bizim ölülerimiz de kalkacaklardır. Ey toprakta sükûnet eden kimseler! Uyanın ve hareket edin. Zira ki, senin de şebnemin, bitkilerin şebnemi gibidir ve yakında yerküre ölüleri dışarı atacaktır."[24]

"Senin ölülerin bedenlerin kalkacağı günde diriltilecektir. Öyleyse, ey Toprak sakinleri! Uyanın ve hareket edin."[25]

İşte bu cümleler, kıyamet gününün olacağına ve o günde ölülerin tekrar diriltileceğine işaret etmekteler. Elbette Yahudilik dininin zaman süreci içerisinde pek çok tahriflere maruz kaldığına göre, onun temel inanç esaslarının da bu tahriflerden uzak kalamayacağı kesindir. Dolayısıyla Yahudilik dininde bu konuda az açıklama bulunmasını doğal karşılamak gerekir.

Hıristiyanlık Dininde Ahiret İnancı

Her ne kadar Hıristiyanlık dini de, kendinden önceki ilâhi dinler gibi, tahriflerden kurtulamayarak asaletini kaybetmiştir. Hatta ilâhi vahyi içeren İncil'in aslı kaybolmuş ve sonradan, Hz. İsa'nın öğrencilerinden olan yahut Hz. İsa'nın talebelerinin talebeleri olan kişiler, İncil ismini verdikleri birtakım kitaplar yazmışlar ve nihayet Hıristiyanlık âlemi, dört İncil üzerinde ittifak etmişse de, Mead inancının tahrife uğramış bu dinde bile, belirgin bir şekilde işlenmiş olduğunu görmekteyiz. Şimdi isterseniz bu İncil'lerin ahiretle ilgili bazı açıklamalarını görelim:

"Yakında İnsanoğlu, /Hz. İsa/ babasının /Allah'ın/[26] azametinde melekleriyle gelecek, işte o gün herkes ameline göre cezalandırılacaktır."[27]

"İşte âlem sona erdiğinde böyle olacaktır. Melekler çıkıp, kötüleri iyilerin arasından seçerek ateş fırınlarına atacaklardır. İşte orada ağlamaktan ve korkudan dişlerin birbirine değmesinden başka bir şey olmayacaktır."[28]

"Eğer ayağın seni saptırırsa, onu kes. Zira sakat olarak hayata girmen, iki ayağın olup da, sönmeyen ateşe atılmandan senin için daha hayırlıdır. Çünkü onların /cehennemlerin/ böcekleri ölmez ve ateşi de sönmez. Eğer gözün seni saptırırsa, onu çıkar. Zira tek gözlü olarak Allah'ın melekûtuna girmen, iki gözün olup da, cehennem ateşine atılmandan senin için daha hayırlıdır. Çünkü onların böcekleri ölmez ve ateşi de sönmez."[29]

"İşte bu, beni gönderen Pederin iradesidir. Kim, bana bir şey verirse, ben onun hiçbir şeyini zayi etmeyeceğim ve onu kıyamet günü ortaya çıkaracağım. Çünkü bu, beni gönderenin iradesidir ki, kim oğlu görür ve ona iman getirirse, ebedi hayat onun olacaktır ve ben onu kıyamet günü ortaya koyacağım."[30]

Görüldüğü üzere, tahrif edilmiş şekliyle de olsa, kıyamet günü inancı, Hıristiyanlıkta daha açık bir şekilde ortaya konmuştur. Bizim bu örnekleri zikretmekten maksadımız, bütün ilâhi dinlerde mead inancının temel ilke olduğunu göstermektir. Yoksa bu dinlerdeki mead inancını ele alıp derinlemesine incelemek istemiyoruz.

İslam Dininde Ahiret İnancı

İlahi dinlerin sonuncusu ve tamamlayıcısı olan İslam dininde hiçbir şeye mead ve kıyamete inanmak meselesi kadar önem verilmemiştir. Hemen hemen Kur'an-ı Kerim'in her sayfasında bir veya birkaç ayet doğrudan veya dolaylı olarak kıyamet gününe değinmiştir. Yaklaşık altı bin küsur ayetten oluşan Kur'an-ı Kerim'in, iki bine yakın ayeti doğrudan veya dolaylı olarak mead konusu ile ilgilidir.

Kur'an-ı Kerim çeşitli açılardan ahiret meselesini ele alıyor. Bir kısım ayetlerinde mead konusunun akıl açısından mümkün olduğunu vurguluyor, bir kısım ayetlerinde onu zorunlu kılan delilleri zikrediyor, diğer bir kısım ayetlerinde ahireti inkâr edenlerin herhangi bir burhan ve delile dayanmaksızın sırf kendi heva ve heveslerine meydan bulmak gayesiyle onu inkâr ettiklerinden söz ediyor ve bilahare bir kısım ayetlerinde de mead inancının bütün ilâhi dinlerin temel inanç esası olduğunu ortaya koyuyor.

Yine Kur'an-ı Kerim, birçok ayetinde kıyamet gününün vuku bulacağından şüphe etmenin imkânsız olduğunu bildiriyor ve: "Kıyamet vakti gelecektir. Bunda hiçbir şüphe yoktur. Ve muhakkak Allah, kabirdekileri diriltecektir"[31] buyuruyor.

Yine Kur'an-ı Kerim, yeryüzünün ilk insanı ve aynı zamanda Allah Teala'nın ilk peygamberi olan Hz. Âdem'i, yasaklanan ağaçtan yemesi sonucu dünya hayatına gönderirken, ona olan ilk hitabında; insanların dünya sürecinde yaptıklarından dolayı ahirette hesaba çekileceğini ona bildirdiğini açıklıyor.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "Hepiniz oradan inin!" dedik. Tarafımdan size bir yol gösteren gelecektir. Kim, benim yo­luma uyarsa, ona ne korku vardır, ne de üzülecektir. İnkâr eden kimseler ve ayetlerimizi yalanlayanlar ise, onlar cehennemlik olanlardır, onlar orada temelli kalacaklardır."[32]

Yine Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'de bütün Âdemoğullarına şöyle hitap ediyor: "Ey İnsanoğulları! Size aranızdan ayetlerimizi okuyan peygamberler geldi­ğinde, kim, onların bildirdiklerine karşı gelmekten sakınır ve gidişini düzeltirse, işte onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de. Ayetlerimizi yalanlayıp onlara karşı büyüklük taslayanlar ise, işte onlar cehen­nemliklerdir, orada temelli kalacaklardır."[33]

Yine Kur'an-ı Kerim, ilâhi elçilerin şeyhi unvanını alan Hz. Nuh /a.s/'ın ümmetine olan en önemli mesajının, Allah Teala'nın onları bitki gibi topraktan yeşerttiği, sonra tekrar ona döndüreceği, sonra da ondan çıkararak hesaba çekeceği olduğunu bildirir.

Kur'an-ı Kerim Hz. Nuh'un kavmine şöyle seslendiğini haber veriyor: "Ve Allah sizi topraktan ot /bitirir / gibi bitirmiştir. Sonra sizi yine ona iade edecek ve bir daha oradan çıkaracaktır."[34]

Kur'an-ı Kerim, tevhit kahramanı Hz. İbrahim /a.s/'ın kavmine hitaben: "Siz Allah'ı bırakıp sadece bir takım putlara tapıyor, aslı ol­mayan sözler uyduruyorsunuz. Doğrusu, Allah'tan başka taptıklarınız size rızk vermezler. O halde rızkı Allah katında arayın. O'na kulluk edin. O'na şükredin ki, sonunda O'na döndürüleceksiniz"[35] buyurduğunu bildiriyor.

Yine Kur'an-ı Kerim, Hz. İbrahim'in Kâbe'yi inşa ettiği sırada Mekke şehri sakinleri için: "…Rabbim! Burasını emin bir şehir kıl, halkından, Allah'a ve ahiret gününe inananları çeşitli ürünlerle rızklandır" şeklinde dua ettiğini, Allah Teala'nın da: "İnkâr edeni de az bir müddet geçindirir, sonra da onu cehennem ateşine sürüklerim, ne kötü varılacak yerdir orası!"[36] cevabını verdiğini bildirir.

Yine Kur'an-ı Kerim, Hak Teala'nın Hz. Musa'yı peygamberlikle görevlendirirken ona: "Ey Musa! Ben risaletimle ve sözlerimle seni insanların başına seçtim; sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol. Nasihat ve her şeyin açıklamasına dair ne varsa hepsini Musa için levhalarda yazdık. /Ve dedik ki/; onlara sıkıca sarıl, milletine onun en güzelini almalarını emret. Yakında size Allah'a karşı gelenlerin yurdunu göstereceğim. Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları, ayetlerimden yüz çevirtece­ğim. Onlar bütün ayetleri görseler, yine de inanmazlar; doğru yolu görseler, yol ola­rak benimsemezler; azgınlık yolunu görseler, hemen onu yol edinirler. Bu, onların mucizelerimizi yalan saymaları ve onlardan gafil olmalarından ileri gelir. Ayetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalan sayan kimselerin işleri boşa gitmiş­tir. Onlar işlediklerinin karşılığından başka bir şeyle mi cezalanırlar?"[37] buyurduğunu ve Hz. Musa'nın hakka davet etmesine karşılık, Firavun'un: "Beni bırakın da Musa'yı öldüreyim, o, Rabbine yalvara dursun. Ben onun, sizin dininizi değiştireceğinden veya yeryüzünde bozgunluk çıkaracağından korkuyo­rum" dediğini ve buna karşılık olarak da, Hz. Musa'nın ona: "Doğrusu ben, hesap görülecek güne inanmayan her böbürlenenden, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah'a sığınırım"[38] buyurduğunu haber verir.

Bu arada Kur'an-ı Kerim, Hz. Musa ile Firavun arasında geçen bu tartışma esnasında Firavun'un ailesinden bir kişinin Hz. Musa'ya gizlice iman ettiğinden söz ediyor ve onun kavmine nasihat ederken: "Ey milletim! Bana uyun, sizi doğru yola eriştireyim. Ey milletim! Şüphesiz bu dünya hayatı geçici bir eğlencedir, ama ahiret, doğrusu işte o, asıl kalınacak yurttur. Kim bir kötülük işlerse ancak onun kadar ceza görür. Kadın veya erkek, kim de, inanarak salih amelde bulunursa, işte onlar cennete girerler; orada hesapsız şekilde rızıklanırlar. Ey milletim! Nedir bu hal? Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz. Siz beni Allah'ı inkâr etmeye, bilmediğim bir şeyi O'na ortak koşmaya çağı­rıyorsunuz; ben ise sizi, güçlü olan, çok bağışlayan Allah'a çağırıyorum. Gerçek şu ki, beni kendisine çağırdığınızın, bu dünyada da ahirette de davete değer bir yanı yoktur. Hepimizin dönüşü Allah'adır. /İşte o zaman/, aşırı gidenler ateşlikler olacaklardır. Yakında size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah'a bırakıyorum. Doğrusu Allah, kulları çok iyi görür"[39] dediğinden bahsediyor.

Yine Cenab-ı Hakk'ın, Hz. İsa /a.s/'a: "Ey İsa! Ben seni eceline yetireceğim, seni kendime yük­selteceğim, inkâr edenlerden seni tertemiz ayıracağım; sana uyanları, kıyamet gü­nüne kadar, inkâr edenlerin üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz bana olacaktır. İşte o zaman ayrılığa düştüğünüz hususlarda aranızda hükmedeceğim. İnkâr edenleri de dünya ve ahirette şiddetli azaba uğratacağım. Onların hiç yardımcıları olmayacaktır. İnanıp salih amellerde bulunanların ecirleri ise tastamam verilecektir. Allah zalimleri sevmez"[40] buyurduğunu haber veriyor.

Velhasıl Kur'an-ı Kerim, bütün ilâhi peygamberlerin davetlerinin, mebde ve mead olmak üzere iki temel üzere kurulduğunu beyan buyurmaktadır.

Sonra Kur'an-ı Kerim, bizzat kendi davetini de bu iki ilke üzerine temellendirerek, mead konusuna bütün ilâhi kitaplardan daha fazla ehemmiyet veriyor. Şimdi Kur'an-ı Kerim'in kendi muhataplarına mead konusunda verdiği mesajlardan bazı örnekler verelim.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "Biz, gökleri, yeri ve bu ikisi arasında bulunanları hak olarak yarattık. Kıyamet günü mutlaka gelecektir. O halde /şimdilik onlara/ yumuşak ve iyi davran."[41]

Yine Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Ey insanlar! Rabbinizden sakının; doğrusu kıyamet gününün sarsıntısı müthiş bir şeydir. Onu gördüğünüz gün, her emzikli kadın emzirdiğini unutur, her gebe kadın çocu­ğunu düşürür, insanları da sarhoş bir halde görürsün; oysa onlar sarhoş değildirler, fakat Allah'ın azabı çok dehşetlidir."[42]

Yine Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler! Alışverişin, dostluğun ve kayırmanın olmayacağı günün gelme­sinden önce, size verdiğimiz rızktan hayır yolda harcayın. İnkâr edenler varya, işte onlar zalim kimselerdir."[43]

Bu ayetler, Kur'an-ı Kerim'in mead konusuna değindiği onlarca ayetlerden sadece birkaçıdır. Bütün bu ayetler İslam dininin mead konusuna ne kadar önem verdiğini göstermektedir.

Ancak ilâhi elçilerin meadın gerçekleşeceği hususundaki bu ısrarlarına karşılık, genellikle müstekbirlerden oluşan materyalist düşünceli bir grup, meadın gerçekleşmesinin bilim açısından imkânsız olduğunu ileri sürerek, böyle bir iddianın ortaya atılmasının, ya çıkar amaçlı bir iftira olduğunu, ya da bu iddiada bulunan kimsenin aklını yitiren deli bir kimse olduğunu ortaya atmışlardır.

Kur'an-ı Kerim onların bu iddialarına değinerek, ilk yaratılış, tabiatın öldükten sonra tekrar dirilmesi, insanın yaratılış süreci ve bilahare ilâhi kudretin sonsuzluğu ilkesine dayanarak, meadın gerçekleşmesinin mümkün olduğunu ispatlamıştır. Şimdi meadı inkâr eden materyalist düşünceli insanların görüşlerine ve Kur'an-ı Kerim'in onlara verdiği cevaplara kısacaca bir göz atalım.

Kur'an ve Meadı İnkâr Eden Materyalistler

Yukarıda bir grup materyalist düşünceli insanların meadı inkâr ettiklerini söylemiştik.

Kur'an-ı Kerim, onların: "Hayat ancak bu dünyadakinden ibarettir, biz bir daha dirilecek değiliz"[44] veya: "Bu dünya hayatımızdan başka bir hayat yoktur. Ölürüz ve yaşarız; bizi ancak za­manın geçişi yokluğa sürükler"[45] dediklerini hatırlattıktan sonra, onların hiçbir ilmi kanıta dayanmadan böyle bir iddiada bulunduklarına işaret ederek; "Onların bu hususta bir bilgisi yoktur, sadece böyle sanırlar"[46] buyurur.

Sonra Kur'an-ı Kerim, onların meadın gerçekleşeceğini ortaya koyan ilâhi peygamberler hakkında olan: "İnkâr edenler, /kendi aralarında/ derler ki: "Size, çürüyüp paramparça olduktan sonra yeniden dirileceğinizi haber veren bir adam gösterelim mi? Allah'a karşı yalan mı uyduruyor, yoksa kendisinde delilik mi vardır?"[47] şeklindeki düşüncelerine işaret ettikten sonra, cevap olarak hemen: "Hayır; /aslında/ ahirete inanmayanlar, azapta ve derin bir sapıklık içindedirler"[48] buyurarak, ilâhi elçilerin onların bu isnatlarından müberra olduklarını ve asıl onların kendilerinin derin bir sapıklık içinde olduklarını vurguluyor.

Demek ki, materyalist düşünceli bu tip insanlara göre, ilâhi elçiler, ya çıkar peşinde olan iftiracı kimselerdir, ya da aklını yitirmiş deli.

Peki; onlar, peygamberler hakkında niçin böyle düşünüyorlar? Niçin peygamberlerin deli olduğu kanısına varıyorlar? Onlara göre, peygamberler hakkında böyle düşünmelerinin sebebi, onların kendilerince, akıl almaz çok uzak bir ihtimal gördükleri, belki de imkânsız saydıkları bir şeyi, peygamberlerin gerçek gibi göstermeye çalışmalarıdır.

Kur'an-ı Kerim, onların bu düşüncelerini şöyle naklediyor: "Sizi, öldüğünüz, toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra tekrar dirilmenizle mi tehdit ediyor? Oysa tehdit edildiğiniz şey ne kadar, hem de ne kadar uzak! Hayat ancak bu dünyadakidir. Ölürüz ve yaşarız; bir daha diriltilecek değiliz. Bu, sadece Allah'a karşı yalan uyduranın biridir. Biz ona inanmayız."[49]

Peki, onlar mead konusunun akıl dışı uzak bir ihtimal ve belki de imkânsız olduğunu neye bağlıyorlar?

Kur'an-ı Kerim, onların mead konusunu ortaya koyan ilâhi elçilere güldüklerini ve çürüyüp toprağa karışan insan kemiklerinin tekrar diriltilmesini imkânsız görüp bu görüşlerine: "Biz kemik ve ufalanmış toprak olmuşken, yepyeni bir hilkatte mi diriltileceğiz?"[50] "…Şu çürümüş kemikleri kim canlandırabilir?…"[51] şeklinde delil getirdiklerini bildiriyor.

O halde materyalist düşünceli bu tip insanların, meadı inkâr etmeye getirdikleri delilleri, sadece ölerek çürüyüp toz toprak olan insan bedeninin tekrar canlanmasının imkânsız olduğu iddialarıdır.

Kur'an-ı Kerim'in Meadı İnkâr Eden

Materyalistlere Cevabı

Önce de işaret ettiğimiz üzere, Kur'an-ı Kerim, meadın imkânsız olduğunu ileri sürerek, inkâr yolunu seçen materyalistlerin cevabında; ilk yaratılışa, tabiatın öldükten sonra tekrar dirilmesine, insanın yaratılış sürecine ve bilahare ilâhi kudretin sonsuzluğuna dikkat çekerek, onların zannının aksine meadın pekâlâ mümkün olduğunu ispatlamaktadır. Şimdi isterseniz Kur'an-ı Kerim'in, meadın mümkün olduğuna dair getirdiği delillere kısaca bir göz atalım.

Meadın İmkânını İspatlayan Deliller

1- İlk Yaratılış Meadın Mümkün Olduğunu Gösterir

Materyalistlerin meadı inkâr ederken delil olarak, çürüyüp toz toprak olan insan bedeninin tekrar dirilmesinin akıl almaz, çok uzak bir ihtimal ve hatta imkânsız olduğunu ileri sürdüklerini görmüştük.

Kur'an-ı Kerim, mantıksal bir ilkeyle onlara cevap veriyor. Şöyle ki, mantık açısından bir şeyin mümkün olmasının en sağlam delili, o şeyin vuku bulmasıdır.

Yine mantık açısından, birbirinin emsali olan şeyler, mümkün ve muhal olma bakımından aynı hükme tabidirler. Eğer bir şey mümkün olursa, onun misli olan şey de mümkün olur. Bir şey muhal olursa da, onun misli olan şey de muhal olur.

Kur'an-ı Kerim bu ilkeye dayanarak, tekrar diriltme ile ilk diriltme olayının arasında bağlantı kurar. Kuşkusuz bu ikili birbirlerinin emsalidirler. Çünkü her ikisi de yaratış, her ikisi de icat etmedir. Hatta bir bakıma birincisi ikincisinden daha çetindir. Zira birincisi hiç olmayan bir şeyi var etme iken; ikincisi, var olup daha sonra başa bir şekil alan bir nesneyi tekrar ilk haline benzer bir hale getirmedir. Açıktır ki, birincisi ikincisinden daha çetin ve zor bir şeydir.

Kur'an-ı Kerim, meadı /tekrar diriltmeyi/ inkâr eden materyalistlere şu cevabı veriyor: "Siz; "çürüyüp toz toprak olan kemikleri tekrar kim diriltecektir?" diyerek, meadın imkânsız olduğunu iddia ediyorsunuz. Oysa eğer tekrar diriltmek imkânsız olursa, ilk yaratılış olan, ilk diriltmenin de imkânsız olması gerekirdi. Zira bunların her ikisi de yaratılış olup birbirlerinin emsalidirler. Mümkün ve muhal olma açısından aynı hükme tabidirler. Hâlbuki ilk yaratılışın vuku bulduğunu görmektesiniz. O halde ikinci yaratılış da mümkündür ve onu inkâr etmek mantıksızlıktır.

Dolayısıyla Kur'an-ı Kerim, onların: "Bizi tekrar /hayata/ kim döndürecek?"[52] sorusuna: "Sizi ilk /gül goncası gibi açıp/ yaratan, "[53] cevabını verir. Yani eğer tekrar diriltmek imkânsız olsaydı, ilk yaratılış da imkânsız olurdu. Çünkü bunlar birbirlerinin esmalıdırlar. Oysa ilk yaratılışın gerçekleştiğini görüyoruz. O halde ikinci yaratılış da imkân dâhilindedir.

Yine, Allah Teala'nın: "İlk yaratış bize zor mu geldi ki /onlar, ikinci yaratılıştan şüphe ediyorlar/. Doğrusu onlar, yeni yaratılış konusunda şaşkınlık içindedirler"[54] ayeti de aynı istidlale işaret etmektedir.

Yine, Allah Teala'nın: "Ölümü aranızda takdir eden biziz; sizi ortadan kaldırıp benzerlerinizi yerinize getirmeyi, sizi de bilmediğiniz bir şekilde var etmeyi dilesek, kimse önümüze geçemez. Andolsun ki, siz ilk yaratılışı bildiniz, yine de düşünmez misiniz?"[55] ayetleri de beşerin dikkatini aynı hususa çekiyor.

Keza; Allah Teala, meadı imkânsız görüp inkâr edenlerin deliline, Yasin Suresi'nde değinip, aynı metotla cevap vermiştir.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "İnsan kendisini bir meniden yarattığımızı görmez mi ki, hemen apaçık bir hasım kesilir ve kendi yaratılışını unutur da: "Çürümüş kemiklere kim hayat verecek?" diyerek, bize karşı misal getirmeye kalkışır. De ki: "Onları, ilk defa yaratan diriltecektir. O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilendir."[56]

Bu ayeti kerimede de Allah Teala, insana ilk yaratılışını hatırlatarak; insanın, ikinci yaratılışını da birinci yaratılışına kıyas etmesi gerektiğini ve birinci yaratılışının, ikinci yaratılışının da mümkün olduğunu gösterdiğini hatırlatmaktadır.

Hadis kitaplarında bu ayetin nüzul sebebi şöyle açıklanmıştır: "Müşrik olan bir Arap, çürümüş bir kemik parçasını yerden bulup: "İşte bununla Muhammed'le tartışıp, onun öldükten sonra tekrar dirilme haktır, sözünü çürüteceğim" dedi.

Sonra o Arap, Hz. Resulullah'ın yanına gelerek, elinde bulundurduğu o kemiği ufalayıp, Peygamberimizin huzurunda yere dökerek şöyle dedi: "Kim bu çürümüş kemiğin tozlarını tekrar toplayıp insan yapabilir?" İşte bu olaydan sonra yukarıda zikredilen ayet inerek müşriklerin cevabını verdi.

Sonra Allah Teala, insanların mantıklı düşündükleri takdirde, aslında ikinci yaratılışın daha kolay olduğu hükmüne varacaklarını hatırlatarak şöyle buyuruyor: "Yaratmayı başlatan da, sonra onu tekrarlayan da O'dur. Bu /tekrar yaratma/, O'nun için daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce örnek O'nundur. O, mutlak güç ve hikmet sahibidir."[57]

Gerçekten de ikinci yaratmanın birinci yaratmadan daha kolay olması gerekir. Çünkü birinci yaratma, ortada bir madde ve örnek olmaksızın gerçekleşmiştir. İkinci yaratmada ise, hem madde vardır, hem de örnek mevcuttur. O halde ikinci yaratma daha kolaydır. Ancak inkârcılığına bahane arayan materyalist düşünceli insan bunu görmezlikten gelir.

2- Tabiatın Öldükten Sonra Tekrar Dirilmesi

Meadın Mümkün Olduğunu Kanıtlıyor

Kur'an-ı Kerim, mead konusunu yadırgayanların dikkatini, her yıl gözleri önünde cereyan eden tabiatın öldükten sonra tekrar canlanması olayına çekerek, meadın mümkün olduğunu kanıtlıyor.

Gerçekten de her sene sonbahar ve kış mevsiminde yemyeşil olan tabiat cansız bir hal alıyor. Ama bahar gelip yağmurlar yağmaya başlayınca, kuruyup cansız olan bu tabiatın birden canlanıp yeşerdiğini görmekteyiz.

Acaba bu, ölerek cansız olan insanın ve diğer canlı varlıkların da ahiret baharında tekrar canlanabileceğine bir örnek teşkil etmez mi?

Çünkü cansız hale gelen bir varlığın tekrar canlanması mümkün olmasaydı, tabiatın da tekrar canlanmaması gerekirdi. Oysa her sene tabiatın öldükten sonra canlandığına şahit oluyoruz. O halde tabiatta bunu gördüğümüz halde, niçin insan ve diğer canlılar için aynı olayı mümkün görmüyoruz?

Akli ilkelerde istisna olamaz. Eğer canını yitiren bir şeyin tekrar canlanması imkân dışı ise, hiçbir şeyin canını yitirdikten sonra canlanmaması gerekir. Eğer bazı canlılarda bu oluyor ve mümkün ise, o halde her canlı için aynı kural geçerlidir ve her canlı için aynı şey mümkündür. Allah Teala Kur'an-ı Kerim'in çeşitli ayetlerinde insanın dikkatini bu hakikate çekmiştir.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "…Yeri de kupkuru sönük olarak görürsün; fakat Biz ona su indirdiğimiz zaman kıpırdanır, kabarır ve her çeşitten /veya çiftten/ iç açıcı güzel bitkiler yeşertir. Bütün bunlar, Allah'ın hakkın /gerçeğin/ ta kendisi olduğunun, ölüleri dirilttiğinin, gücünün her şeye yettiğinin, şüphe götürmeyen kıyamet saatinin geleceğinin ve Allah'ın kabirlerde olanı dirilteceğinin delilidir."[58]

Yine Allah Teala şöyle buyuruyor: "Rahmetinin /yağmurun/ önünde, müjdeci olarak rüzgârları gönderen O'dur /Allah'tır/. Onlar /rüzgârlar/, yağmur yüklü bulutları yüklenince, onu ölü bir memlekete sevk ederiz, orada suyu indirir ve onunla her türlü üründen yetiştiririz; işte ölüleri de bunun gibi diriltip, çıkaracağız; belki bun­dan ibret alırsınız."[59]

Yine Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Gökten bereketli bir su indirdik, kullara rızk olmak üzere, onunla bahçeler, biçilecek taneli ekinler, birbirine girmiş küme küme tomurcukları olan boylu hurma ağaçları yetiş­tirdik. O su ile ölü yere can verdik. İşte hayata yeniden çıkış da böyledir."[60]

Yine Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Rüzgârları gönderip de bulutları yürüten Allah'tır. Biz onu ölü bir beldeye sü­rüp de, onunla toprağı ölümünden sonra tekrar diriltiriz. Ölülerin yeniden diriltilmesi de işte böyle olacaktır."[61]

Yine Hak Teala şöyle buyurmuştur: "Ölüden diriyi, diriden de ölüyü O çıkarır; yeryüzünü ölümünden sonra O can­landırır. İşte siz de böyle diriltileceksiniz."[62]

Görüldüğü üzere, Allah Teala; tabiatın her yıl öldükten sonra tekrar dirilmesini, insanın mead konusu için bir örnek alması ve bundan insanın da öldükten sonra tekrar diriltilmesinin mümkün olduğunu çıkarması gerektiğini vurgulamaktadır.

Tabiatın Öldükten Sonra Diriltilme

Deliline Yapılan İtiraz

Ancak burada bazıları şöyle bir itirazda bulunabilirler ki; yer kürenin öldükten sonra diriltilmesi mead ve ahiret yaşantısının mümkün olduğuna delil olamaz.

Zira sonbahar ve kış mevsiminde ne ağaçlar, ne de yerde bulunan tohumlar gerçekten ölmüyorlar. Sonbahar ve kış mevsiminde olan, sadece ağaçların ve yerde bulunan tohumların bir süre için hayatsal faaliyetlerini tatil etmelerinden ibarettir.

Başka bir deyimle onlar, bir çeşit uyku dönemine girerler. Yoksa hayatlarını tamamıyla kaybetmiyorlar. Bahar gelip, onların hayati faaliyetlerini başlatmaları için ortam müsait olunca, onlar tekrar çalışmalarını başlatıyor ve biz onların öldükten sonra tekrar canlandığını sanıyoruz. Ama gerçek böyle değildir. O halde mead konusunu tabiatın canlanmasına kıyas etmek doğru değildir.

Cevap: İlk önce; insanın öldüğünde, yok olup gidecek şekilde hayatını tamamıyla kaybettiğine dair hiçbir ilmi kanıt yoktur. Aksine, bütün ilmi kanıtlar insan ruhunun öldükten sonra da hayatını sürdürdüğünü ispatlamaktadır. Zaten bizim inancımız da budur. Nitekim ölümün hakikati bölümünde Ehl-i Beyt İmamları'nın ölümü uzun süreli bir rüyaya benzettiklerini görmüştük. O halde insan, öldükten sonra ruhi hayatını devam ettirmektedir ve hayatını sürdürmekte olan insan ruhu, Allah Teala'nın dilediği bir zamanda tekrar bedensel yaşamına dönebilir. Bu dur