Ehl-i beyt(a.s), İmam Ali (a.s), Makaleler

İmam Ali (A.S)’In Yüce Şahsiyeti

Abdullah TURAN

 

Kur'an-ı Kerim'e baktığımızda, Allah Teâlâ'nın insanları farklı boyutlarıyla değerlendirirken, bir boyutlarıyla da insanları seçilmişler ve seçilmemişler olarak iki farklı gruba ayırdığını görmekteyiz.

Seçilmişler grubu, Allah Teâlâ'nın, kendilerini beğenip seçmiş olduğu ve dünya ve ahirette bir takım göz kamaştırıcı üstünlüklerle donatıp, özel yetki ve görevler vermiş olduğu kimselerden oluşurken, seçilmemişler grubu, Allah Teâlâ'nın böylesi üstün meziyetlere layık görmediği genel halk kitlesini oluşturmaktadır.

Bakınız Allah Teâlâ Al-i İmran Suresi'nın 34. ayetinde şöyle buyuruyor: "Allah, Âdem'i, Nuh'u, İbrahim ailesini, İmran ailesini birbirinin soyundan olarak âlemlere tercih etti. Allah işitendir, bilendir."

Keza Yüce Allah Meryem Suresinde Hz. Zekeriya, Hz. Yahya, Hz. Meryem, Hz. İsa, Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hz. İshak ve diğer bir kaç seçkin kulunu andıktan ve onlarla ilgili bir takım bilgiler verdikten sonra bu seçkin kullarıyla ilgili genelleyici bir bilgi olarak şöyle buyuruyor:  "İşte bunlar Allah'ın kendilerine nimetler sunduğu peygamberler; Âdem'in soyundan, Nuh ile beraber taşıdıklarımızdan; İbrahim ve İsmail'in neslinden ve doğru yola erdirdiğimizden, seçip beğendiklerimizdendirler. Onlar Rahman'ın ayetleri kendilerine okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı."[1]

Seçkin kıldığı Hz. İbrahim (a.s)'ın, ailesi ve geçmiş ümmetlerden bazı diğer seçilmişler hakkında ise şöyle buyurmuştur: "Bu, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz hüccetimizdir. Biz dilediğimizi derece­lerle yükseltiriz. Doğrusu Rabbin hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir. Biz ona İshak'ı ve Yakup'u da armağan ettik, hepsini de doğru yola ilettik. Daha önce Nuh'u ve soyundan Davud'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yusuf'u, Musa'yı ve Harun'u da doğru yola iletmiştik. Biz iyi davrananları işte böyle mükâfatlandırırız. Zekeriya'yı, Yahya'yı, İsa'yı ve İlyas'ı da (doğru yola iletmiştik), bunların hepsi de iyilerden idiler. İsmail'i, Elyesa'yı, Yunus'u, Lut'u da ki, bunların hepsini âlemlere üstün kıldık. Bunların babalarından, soylarından, kardeşlerinden de bir kısmını seçtik ve doğru yola ilettik. Bu, Allah'ın hidayetidir, kullarından dilediğini ona iletir. Eğer onlar da Allah'a şirk koşsalardı, yaptıkları amelleri elbette boşa giderdi. İşte bunlar kendilerine Kitâb, hüküm ve peygamberlik verdiklerimiz kimselerdir. Eğer kâfirler onları inkâr ederlerse, yerlerine onları inkâr etmeyecek bir kavim getiririz. İşte bunlar Allah'ın doğru yola eriştirdikleridir, (Ey Resulüm! Sen de) onların yoluna uy, "Sizden buna karşılık bir ücret istemem; bu, sadece herkes için bir hatır­latmadır." de. "[2]

Yine Hak Teâlâ seçkin kılmış olduğu Hz. İbrahim (a.s)'ın ailesine özgü olarak şöyle buyurmuşlardır: "Yoksa onlar, Allah'ın lütfünden verdiği kimseleri mi kıskanıyorlar? Oysa İbrahim ailesine Kitâb ve hikmet verdik, onlara büyük hükümranlık bahşettik."[3]

Yine aynı aile hakkında şöyle buyurmuştur: "Biz ona (İbrahim'e) İshak'ı ve Yakup'u bahşettik. Nübüvveti ve Kitab'ı onun soyundan gelenlere verdik. Onu dünyada mükâfatlandırdık; doğrusu o âhirette de iyilerden­dir."[4]

Keza şöyle buyurmuştur: "Biz, ona (İbrahim'e) İshak'ı ve fazladan bir bağış olarak Yakub'u lütfettik ve her birini salih insanlar yaptık. Ve onları, emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren önderler yaptık. Kendilerine, hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar daima bize ibadet eden kimselerdi."[5]

Yine şöyle buyurmuştur: "O esnada İbrahim'in eşi ayakta idi ve gülünce, "Ona İshak'ı, ardından Yakup'u müjdeledik." Dedi ki: "Vay başıma gelenler! Ben bir kocakarı, kocam da bir ihtiyar iken, çocuk mu doğuracağım?" Doğrusu bu şaşılacak bir şeydir." (Melekler) dediler ki: "Ey ev halkı! Allah'ın emrine mi şaşıyorsun? Allah'ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinize inmiştir. Şüphesiz O, övülmeye layıktır, yücelerin yücesidir."[6]

Bu arada Kur'an-ı Kerim'e baktığımızda Allah Teâlâ tarafından seçilerek üstün meziyet ve özel yetkinliklerle donatılmış olmak ayrıcalığının sadece peygamberler veya erkeklere özgü bir özellik olmadığını; aksine Hz. İmran ve İbrahim aile fertlerinde olduğu gibi bazı kadınların ve Hz. Musa'ya hocalık yapan Hz. Hızır veya Hz. Süleyman'ın isteği üzerine, bir göz kırpma süresi içerisinde Yemen kıralı Belkıs'in tahtını Yemen'den Filistin'e getiren O Hazret'in vasisi Asif bin Berhiya olayında gördüğümüz gibi, bazı peygamber olmayan erkeklerin de böylesi bir seçkinliğe liyakat kazandıklarını görmekteyiz. Dahası aslında peygamberlik gibi bazı yüce makamlara nail olmanın kendisinin, bu seçilmişliğin bir sonucu olduğunu, peygamberler dışındaki seçilmişlerin ise iyiler, doğrular ve benzer unvanlarla ifade edildiklerini ve onların da kendilerine göre bir takım özel yetki ve yükümlülüklerle görevlendirildiklerini görmekteyiz.

Bakınız Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: "Kim Allah'a ve peygambere itaat ederse, işte onlar Allah'ın nimetine eriştir­diği peygamberlerle, doğru olanlar, şahitler ve iyilerle beraberdirler. Onlar ne iyi arkadaştırlar!"[7]

Görüldüğü üzere, bu ayet-i kerimede Yüce Allah, peygamberlerin yanı sıra, doğru olanlar, şahitler ve iyiler diye nitelediği kimseleri de nimet ihsan ettiği seçkin kulları olarak tanıtıyor ve normal halk kitlesinden de Allah ve Resulüne itaat eden kişilerin bu seçkin zümreyle arkadaş olmaya hak kazandıklarını ve onlarla beraber olma şerefine erişebileceklerini beyan buyuruyor. O halde bu ayet-i kerimeden, Allah'ın seçkin kullarının sadece peygamberlerle sınırlı olmadığı ve onlara ilaveten; doğrular, şahitler ve iyiler olarak nitelenen kişilerin de Allah'ın seçkin kulları arasında yer aldığını anlamaktayız.

Yine şöyle Yüce Allah buyurmuştur: "Bu arada ikisi katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve kendisine ilim öğrettiğimiz kullarımızdan birini buldular.

Musa ona: "Sana öğretileni bana hayra götüren bir bilgi olarak öğretmen için peşinden gelebilir miyim?" dedi.

O: "Sen doğrusu benim yaptıklarıma dayanamazsın, bilgice kavrayamadı­ğın bir şeye nasıl dayanabilirsin?" dedi."[8]

Bu ayet-i kerimelerde de Yüce Allah, Hz. Musa gibi bir Ulu'l-Azm peygambere hocalık yapan kulundan bahsediyor ve dahası Hz. Musa'nın, bütün azametine rağmen, onun taşıdığı ilim’i taşıyabilecek kapasitede olmadığını vurguluyor. Bu da peygamberler dışında özel görevlerle görevli kılınan seçkin kulların var olduğunun diğer açık bir kanıtıdır.

Yine Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Kitaptan bir bilgiye sahip olan biri: "Gözünü açıp kapamadan ben onu sana geti­ririm" dedi. Süleyman, tahtı yanına yerleşivermiş görünce: "Bu, şükür mü edece­ğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınayan Rabbimin lütfündendir. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; fakat nankörlük eden bilsin ki Rabbim müstağnidir, kerem sahibidir" dedi."[9]

Bu ayet-i kerime de peygamber olmadığı halde kendisine kitaptan bir ilim verilen bir kişinin neler yapabileceğini ve ne gibi üstünlüklere sahip olabileceğini açıkça gözler önüne sermiştir.

Bu ve benzeri ayetlerden şu sonucu elde ediyoruz ki, Yüce Allah'ın seçerek normal insanlardan üstün kıldığı seçkin kulları, sadece peygamberlerle sınırlı değildir; aksine peygamberler dışında da seçkin kıldığı ve bir takım üstün meziyet ve yükümlükler verdiği başka seçkin kulları da vardır.

Burada kendi kapasitemiz ölçüsünde Hz. Ali (a.s)'ın yüce şahsiyetini bu söylenenler ışığında ele alarak, Hz. Ali'nin bu açıdan hangi konumda yer aldığını anlamaya çalışacağız.

 Açıktır ki, bir kimsenin Allah Teâlâ'nın seçkin kıldığı kullarından olup olmadığını anlamanın en kesin ve en sağlam yolu, geçmiş seçkin kullarda olduğu gibi, bizzat ilahi bildirimin kendisine başvurmaktır. Başka bir tabirle de bizzat ilahi vahiyden gelen bilgidir. Eğer yüce Allah, indirdiği vahiyle bir kulunu seçkin kullarından olduğunu bildirirse, buna kimsenin bir itirazı olamaz, olsa da bu, ilahi vahyi reddetmek anlamında olur ki, Yüce Allah bizleri böylesi bir hatadan korusun.

İkinci yol ise, söz konusu kişinin, Allah Teala'nin Kur'an-ı Kerimde kullarımdan bir kul olarak vasıflandırdığı, Hz. Musa'ya hocalık yapan zat ve bir göz açıp kapama süresinde Yemen kıralı Belkis'in tahtını Yemen'den Filistin'e getirdiğini bildirdiği, Hz. Süleyman'ın vasisi Asif bin Berhiya'nın yaptığı gibi, ancak seçilmiş kişilerin gösterebileceği kanıt ve belgeleri ortaya koymasıdır.

Bu yöntemde ise kişi, bizzat kendi yaşam tarzı ve ortaya koyduğu mucize veya keramet olarak adlandırabileceğimiz kanıtlarla kendisinin Allah Teâlâ'nın seçkin kullarından birisi olduğunu ortaya koymaktadır.

O halde Hz. İmam Ali (a.s)'ın da bu iki kategoriden hangisinde yer aldığını anlamamız için, tek çare, o hazretin yüce şahsiyetini bu iki yöntem açısından değerlendirmeye almamızdır.

Bu iki yöntemden birincisi, ilahi vahiyin o hazreti nasıl tanıttığı; ikincisi ise, bizzat o hazretin yaşam tarzıyla ortaya koyduğu şahsiyetini gösteren kanıtlardır.

Dolayısıyla biz bu kısa makalede, Hz. Ali'nin yüce şahsiyetini, önce ilahi vahiy açısından, daha sonra da bizzat kendi yaşamı ve ortaya koyduğu kanıtlar açısından kısaca gözden geçirmeye çalışacağız.

Kur'an ve Sünnet Açısından Hz. Ali (a.s)'ın Yüce Şahsiyeti:

Kuşkusuz, ilahi vahiy olarak Kur'an-ı Kerim'in açıklamaları ve keza Allah Resulü'nden elimize ulaşan Sünnet'in Hz. Ali (a.s) hakkındaki açıklamaları, o hazretin şahsiyetini ve Allah katındaki makam ve mevkisini anlamak açısından başvurulacak en sağlam ve en kesin mercidir. Çünkü kişinin Allah katındaki makam ve mevkisi, gaybe yönelik bir konudur. Gaybe dair konularda ise ilahi vahiy en kesin ve en sağlam kaynaktır.

Bu yüzden de bu makalede öncelikle ilahi vahyin Hz. Ali (a.s)'ı nasıl tanıttığını ele alıyor ve ilahi vahyin yegâne tezahuri olan Kur'an ve Sünnet'in o hazretle ilgili açıklamalarını, ana başlıklarıyla gözden geçirmek istiyoruz.

Ancak her şeyden önce şunu vurgulamalıyız ki, bu açıdan o hazretin yüce şahsiyetini kapsamlı bir şekilde değerlendirmek, ciltlerce kitap yazmayı gerektirmektedir. Oysa bizim bu yazıdaki hedefimiz, sadece kısa bir makale yazmaktır.

Dolayısıyla burada sadece bazı önemli başlıklara işaret etmekle yetiniyor ve konu hakkında daha geniş bilgi edinmek isteyen kardeşlerimize, o hazret hakkında yazılmış olan geniş eserlere müracaat etmelerini tavsiye ediyoruz.

İlahi vahyin temelini ise Kur'an-ı Kerim oluşturduğundan dolayı, önce Kur'an-ı Kerim'in o hazretle ilgili açıklamalarına kısaca bir göz atıyoruz.     

Kur'an Açısından Hz. Ali (a.s)'ın Yüce Şahsiyeti:

 Hz. Ali (a.s)'ın yüce şahsiyeti, Allah katındaki üstün meziyeti ve seçkinliği, Kur'an-i Kerim'in onlarca ayetinde açıklanmıştır.

Ehlisünnetin önde gelen büyük âlimlerinden Hâkim Heskani Şevahidü't-Tenzil adlı eserinde ve ayrıca İbn-i Meğazili "El-Menakib" adli kitabında İbn-i Abbas'tan naklen Allah Resulü'nün şöyle buyurduklarını rivayet etmişlerdir:  "Kur'an dört bölümden oluşmaktadır. Bir bölümü biz Ehlibeyte özgüdür. Bir bölümü bizim düşmanlarımızdan söz eder, bir bölümü helal ve haramdan, bir bölümü de farzlar ve hükümleri açıklar. Allah, Kur'an'ın en yüce ayetlerini ise Ali hakkında indirmiştir."[10]

Yine Hâkim Heskani, Selebi ve İbn-i Meğazili, Yezid Rumani'den şöyle revayet etmişlerdir: "Kur'an'da Ali'nin övgüsünde inen ayetler, hiçbir kimsenin hakkında inmemiştir."[11]

Abdurrahman bin Ya’la ise şöyle yazıyor: "Kur'an'da Ali hakkında inen seksen ayet vardır ki bu ümmetten hiçbir kimse bu ayetlerde onunla ortak olamamıştır."[12]

Mucahid ise, Kur'an'da sırf Hz. Ali hakkında inip de bu ümmetten hiçbir kimsenin paylaşmadığı ayetlerin sayısının, yetmiş ayet olduğunu belirtmiştir.[13]

Yine İbn-i Abbas şöyle demiştir: "Allah Kur'an'da Hz. Ali'yi öven üç yüz ayetten fazla, ayet indirmiştir."

Yine İbn-i Abbas demiştir ki: "Kur'an'da "ey müminler" hitabıyla inen hiçbir ayet yoktur ki, Ali onların en üstünü ve efendisi olmasın."[14]  "Öte yandan Allah ashabı defalarca Kur'an'da kınarken Ali hakkında hayırdan başka bir şey indirmemiştir."[15]

Evet, bütün bunlar o hazretin Allah katındaki üstün konumu ve seçkinliğini ortaya koymaktadır. Maalesef bu kısa makalede bizim bütün bu ayetlere yer vermemiz imkânsızdır. Dolayısıyla biz burada teberrük niyetiyle, o hazretin yüce şahsiyet ve seçkinliğini beyan eden bu yüzlerce Kur'an ayetinden sadece üçüne işaret etmekle yetiniyoruz.

1-Velayet Ayeti

Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Sizin veliniz ancak Allah'tır, Resulü'dür ve namaz kılan ve rükû halinde zekât veren müminlerdir. Kim, Allah'ı, peygamberini ve inananları veli kabul ederse, (bilsin ki), şüphesiz üstün gelecek olanlar, Allah'ın tarafını tutanlardır"[16]

Görüldüğü üzere, "Velayet Ayeti" olarak bilinen bu ayet-i kerimede Hak Teâlâ, "namaz kıldıkları esnada rükû halindeyken zekât veren müminler" vasfıyla tanımladığı kişileri, ümmetin diğer fertlerinden ayırmış, onların seçkinliklerine ve üstünlüklerine parmak basmış ve onların, Hak Teâlâ'nın kendisi ve Resulü gibi, diğer müminler üzerinde velayet hakkına sahip olduklarını açıkça ifade etmiştir.

Bu ayet-i kerimede geçen “namaz esnasında rükû halindeyken zekât veren müminler” tabiri her ne kadar genel ve çoğul bir tabir olsa da, bu tanımından Hz. Ali (a.s)ın kastedildiği, Ehlibeyt Mektebi âlimlerince bilittifak kabul edilirken, Ehlisünnet Ekolu'nun birçok büyük âlim ve müfessirleri tarafından da itiraf edilip teyit edilmiştir.

Zira bu ayetin nüzul sebebi Hz. Ali (a.s)'ın namaz kıldığı esnada rükû halindeyken parmağındaki yüzüğü fakire vermesi hadisesi olduğu, Ehl-i Beyt kanalıyla elimize ulaşan rivayetlerde mütevatir olarak yer alırken, Ehl-i Sünnet kaynakları açısından da, bu konu, hemen-hemen bütün tefsir ve hadis kaynaklarında kuşkuya mahal koymayacak şekilde nakledilmiştir.

Örneğin, Ehl-i Sünnet'in önde gelen fakih ve tefsir yazarlarından olan Ebu İshak Ahmet bin Muhammed bin İbrahim En-Nisaburi Es-Salebi "El-Kebir" adlı tefsirinde mezkûr ayetin nüzul sebebi olarak, Ebuzer'den şöyle bir rivayet nakletmiştir:

Ebuzer şöyle dedi: "Ben şu iki kulağımla işittim, aksi takdirde her ikisi de sağır olsun ve şu iki gözlerimle gördüm, aksi takdirde her ikisi de kör olsun ki, Hz. Resulullah şöyle buyurdular: "Ali, insanların önderidir, Ali kâfirleri katledendir, ona yardım edene yardım edilir, onu yalnız bırakan ise yalnız bırakılır."

Daha sonra ise Ebuzer şöyle devam etti: "Şunu Bilmelisiniz ki, bir gün Hz. Resulullah ile birlikte namaz kıldığım sırada bir dilenci camide insanlara el açtı ancak hiç kimse ona bir şey vermedi. Bu sırada Ali rükû halindeydi. Elinin küçük parmağını ona doğru uzattı. Ali, o parmağına yüzük takardı. Dilenci gelip yüzüğü Ali’nin parmağından çıkarıp aldı.

Bu esnada, Hz. Resulullah yakararak Allah'a şöyle dua ettiler: "Allahım kardeşim Musa sana dua etti ve: "Rabbim! Gönlümü aç. İşimi kolaylaştır. Dilimdeki düğümü çöz ki, sözümü anlasınlar. Ailemden bana bir yardımcı ver. Kardeşim Harun'u. Onunla kuvvetimi artır. Onu işime ortak et ki, seni çokça tespih edelim, çokça analım. Şüphesiz sen bizi görensin" dedi.[17] Sen de ona: "Senin isteklerin sana verildi, Ey Musa!"[18] diye vahyettin.

Allah'ım! Ben de senin kulun ve peygamberinim. Benim de gönlümü aç, işimde kolaylık sağla, ailemden Ali'yi bana yardımcı kıl, onunla kuvvetimi artır."

Ebuzer şöyle diyor: "Andolsun Allah'a henüz Hz. Resulullah'ın duası tamamlanmadan, Cebrail; "Sizin veliniz ancak Allah'tır, Resulü'dür ve namaz kılan ve rükû halinde zekât veren müminlerdir. Kim Allah'ı, peygamberini ve inananları veli kabul ederse, (bilsin ki), şüphesiz üstün gelecek olanlar Allah'ın tarafını tutanlardır"[19] ayetini indirdi."[20]

Bu rivayet, Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin kaynaklarında ayetin nüzul sebebi olarak nakledilen rivayetlerden sadece bir örnektir. Bu konuda İbn-i Selam ve İbn-i Abbas'tan da nakledilen benzer içerikli hadisler yine Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin kendi kaynaklarında yer almıştır.

Yukarıda da işaret ettiğimiz üzere, bu ayetin Hz. Ali (a.s) hakkında nazil olduğu, Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin büyük âlimleri tarafından kaleme alınan hadis ve tefsir kitaplarında çeşitli kanallardan rivayet edilmiştir. Burada bu hadislerin yer aldığı kaynakların tamamına yer vermemiz imkânsızdır. İsteyenler dipnot olarak vereceğimiz adreslere müracaat edebilirler.[21]

Bu ayet-i kerime, (sizin veliniz ancak…) tabiriyle bizzat müminlere hitap ederken, Hz. Ali (a.s)'ın namaz esnasında rükû halinde iken zekât verme eylemine işaret ederek, o hazretin, müminler üzerinde Allah ve Resulünün sahip olduğu velayetin aynısına sahip olduğunu açıkça ifade etmiştir.

Bu arada bu ayet-i kerimede "rükû halinde zekât veren müminler " teriminin çoğul olarak kullanılmış olması, bu ayette Hz. Ali'nin kastedilmiş olması yönünde herhangi bir engel teşkil etmez.

Zira Arap dilinde tekil kastedildiği halde, saygı ve tazim amacıyla çoğul lafzının kullanılması, en doğal konuşma üsluplarından biridir. Kur'an-ı Kerim’de bunun birçok örneği mevcuttur. Aslına bakılırsa çoğul lafzının kullanılmasını gerektiren bir durum söz konusu olduğunda, kastedilen kimse tekil bile olsa, Arap dili kuralları gereğince çoğul yerine tekil lafzını kullanmak yanlıştır.

Buna bir örnek olarak, aşağıdaki ayeti gösterebiliriz; "Onlar ki; insanlar kendilerine: "Toplum size karşı toplanmış, onlardan korkun" dediler de bu, onların imanını artırdı ve: "Allah bize yeter. O ne gü­zel vekil'dir" dediler"[22] Bütün tefsircilerin ortak görüşü, bu ayette haber getiren kişiler olarak anılan kişinin aslında Naim bin Mesut El-eşcei adında yalnızca bir kişiden ibaret olduğu yönündedir.

Açıktır ki, bu olay, o anılan kişinin sözünü dinlemeyerek Hz. Resulullah'ı yalnız bırakmayan kişileri yüceltmek ve onları övmek maksadıyla gerçekleşmiştir. Zira eğer ayette, “tek bir kişi böyle bir haber getirdi de, onlar onu dinlemediler”, denmiş olsaydı, bu, gerçekleşen bu olayın, yüksek övgüye layık bir iş olduğunu göstermezdi. O halde, gerektiği yerde tekil bile kastedilmiş olsa, çoğul lafız kullanmak daha uygundur.

Söz konusu ayette de durum aynıdır. Zira çoğul lafzının kullanılmış olması, her şeyden önce Hz. Ali için bir çeşit yüceltmek ve saygı anlamını ifade etmektedir. Zaten Hz. Ali (a.s) da bütün yaşamıyla tazime layık kimselerin başında gelmektedir.

Ayrıca münafıkların Hz. Ali'ye karşı taşıdıkları düşmanlık ve kıskançlılık, hiç kimse tarafından inkâr edilemeyecek kadar büyük ve açıktır. Durum böyleyken, Hz. Ali'nin velayetinin, hiçbir farklı yoruma yer bırakmayacak şekilde açıkça bizzat Kur'an-ı Kerim'de yer alması, onların bu düşmanlık ve kıskançlılıklarını daha da körükleyebilir, İslam'a karşı yıkım hareketlerini daha da artırabilir ve hatta birçoklarının İslam dinini açıkça reddetmelerine bile yol açabilirdi. Bu ise İslam dininin önemli bir güç kaybına uğraması anlamına gelirdi.

Oysa ilahi hikmet, Allah Resulüne, İslam dinini tebliğ etmek konusunda, insanlara ağır gelebilecek konularda incelik yolunu seçmesini öğütlüyor ve elinden geldiği kadar insanların ürkerek dağılmalarına yol açacak tavırlardan sakınmasını öneriyordu. Bu yüzden de Allah Resulünün, birçok ilahi hükmü tebliğ ederken yumuşaklık yolunu seçtiğini ve birçok hükmü aşamalı olarak açıkladığını görmekteyiz.

Allah Resulü insanlara ağır gelen konularda hep aynı yöntemi seçmiştir. Bu ayette de durum aynıdır, birçoklarına ağır gelen bir konu olan Hz. Ali'nin velayeti konusunda da aşamalı olarak ve insanlara ağır gelmeyecek tabirlerle anlatılma yöntemi benimsenmiştir.

Ayrıca bu ayetin Hz. Ali (a.s) hakkında nazil olduğunu vurgulayan Ehlisünnetin önde gelmen bazı âlimleri, ayette çoğul lafzının seçilmesinin hikmeti olarak başka sebeplere de işaret etmişlerdir. Örneğin Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin önde gelen âlimlerinden olan Zemahşeri bu hususta başka bir konuya değinmiştir. Burada Zamahşeri’nin bu tespitini aynen aktarıyoruz.

Zemahşeri şöyle yazıyor: "Eğer; "Bu ayetin Ali (a.s) hakkında olduğu nasıl doğru olabilir? Oysa onda kullanılan lafız çoğul lafzıdır?" denilirse, derim ki: "Ayetin nüzul sebebi bir kişi olabilir. Ancak diğer insanları da bu kişinin yapmış olduğu işin benzerini yapmaya teşvik ederek onun vardığı sevaba ulaşmalarını sağlamak, müminlerin ihsan ve iyilik yapmaya bu derece düşkün olmaları gerektiğini bildirmek ve fakirlerin durumuyla ilgilenmek gerektiğinde ise namazda olsalar bile, namazın bitimini beklememeleri gerektiğini vurgulamak amacıyla bu ayette çoğul lafzı kullanılmıştır."[23]

Ancak ne var ki, Zemehşeri'nin açıklamış olduğu bu sebepler yerinde olsa bile ve ayette çoğul lafzının seçilmesinde bu hükmetlerin varlığı da etkin olsa bile, bu ihtimallerin var olması, Hz. Ali (a.s)'ın velayetinin bu ayetin inmesiyle bizzat Hak Teâlâ tarafından onaylanmış olduğu gerçeğine bir zarar getiremez. Zira diğer müminler, bu ayette vurgulanmış olan, Hz. Ali'nin yapmış olduğu işin aynısını yapsalar dahi, bu, o işin Allah katında aynı oranda kabul gördüğü anlamına gelmez. Aksine o işin kabul görüp görmediği ve aynı sonucu doğurup doğurmadığı, yeni bir vahiy gelmedikçe kimse tarafından bilinemez ve iddia edilemez. Çünkü önemli olan, bir işin yapılmış olması değildir, önemli olan, yapılmış olan bir işin Hak Teâlâ katında kabul görmesidir. Elimizde Hz. Ali dışında başka bir kimse hakkında inen böyle bir vahiy de olmadığına göre, bu ayet-i kerime, Hz. Ali (a.s)'ın diğer müminlere yönelik seçilmişlerden olduğunu ve onların üzerinde Allah Resulünün sahip olduğu velayetin aynısına sahip olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Yüce Allah bizi o hazretin velayetini kabul edenlerden kılsın. Âmin ya Rebbe'l-Âlemin!

2- Mübahele Ayeti[24]

Hz. Ali (a.s)'ın yüce şahsiyetini ve Allah katındaki seçilmişliğini ortaya koyan ayetlerden bir diğeri de “Mübahele ayeti” olarak bilinen Al-i İmran Suresi'nin 61. ayeti kerimesidir. Bu ayeti kerimede Allah Teâlâ, Resulü'ne hitaben şöyle buyuruyor: "Sana gelen bilgiden sonra, kim seninle bu hususta tartışacak olursa, ona de ki: Gelin, çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra da Allah'ın lânetini yalancıların üzerine kılalım."

Bilindiği üzere Allah Teâlâ bu ayet-i kerimeyi Peygamberle getirmiş olduğu din üzerine tartışmaya gelen Necran Hıristiyan temsilcilerinin Allah Resulü'nün sunduğu burhan ve delillere rağmen inat sürdürmeleri üzerine indirmiş ve hakkın ortaya çıkması için son çare olarak onlarla lanetleşerek, Allah Teâlâ'nın lanet ve azabının yalancının üzerine inmesini istemesini emretmiştir. Allah Resulü de Allah Teâlâ'nın bu emrini yerine getirmek üzere sadece kendi abası altına alarak "Allah'ım benim ehlibeytim bunlardır" diye ümmetine tanıttığı, kendi ehlibeytiyle birlikte lanetleşmeye çıkmış, ama Hıristiyanlar gördükleri o nurlu çehreler karşısında lanetleşmeyi göze alamamış ve Allah Resulü'yle bir şekilde anlaşma yoluna giderek kendilerini kurtarmaya çalışmışlardır.

Böylece Allah Resulünün Allah Teâlâ'n’ın emrini yerine getirirken sergilemiş olduğu bu tavrı, başta Hz. Ali olmak üzere “Al-i Aba” olarak bilinen bu zatların Allah Teâlâ katında seçkin bir konumda oldukları gerçeğini bir defa daha tescillemiştir. Hiç kuşkusuz Allah Resulü'nün ayette emredilen görevi yerine getirirken, İslam ailesinin çocukları olarak sadece, Hz. İmam Hasan ve İmam Hüseyin'i, bu ümmetin kadınları olarak ise sadece Hz. Fatıma'yı ve bu ailenin büyükleri olarak da sadece kendisi ve İmam Ali'yi öne çıkarması, bu şahsiyetlerin de Allah Resulü gibi, seçilmiş şahsiyetlerden olduklarını ve İslam dinini temsil etme makamına sahip olan yegâne şahsiyetler olduklarını açıkça İslam ümmetine göstermiştir. Allah Resulü, bu hadisede sergilediği açık tavrıyla, mühterem eşleri de dâhil olmak üzere hiçbir müminin bu anlamda seçkinlik ve yüce yetkiye sahip olmadığını, her hangi bir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde ortaya koymuştur. Özellikle de Hz. Ali (a.s)'ı ayette geçen "enfusena" (canlarımız) tabirine dâhil ederek, o hazretin makamının kendi makamı kadar üstün olduğunu gözler önüne sermiştir.

Evet, bu ayet-i kerime, Allah Resulü'nün Ehlibeyti'nin, Allah Resulü gibi Allah katında seçilmişlerden olduklarını, çok özel bir konuma sahip olduklarını ve yalnızca onların Allah Resulü gibi, İslam dinini temsil etme yetkisine sahip olduklarını açıkça ortaya koymuştur.

Nitekim Allah Resulü de "Niçin yalnızca bu birkaç kişiyle lanetleşmeye çıktın?" sorusuna cevaben: "Eğer Allah Teâlâ yeryüzünde Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin'den daha yüce ve saygın kullar olduğunu bilseydi, mutlaka onlarla mübahaleye çıkmamı emrederdi, Ancak Yüce Allah bu kişilerle mübahaleye çıkmamı emretmiştir. Bunlar yaratılanların en üstünüdürler ve ben bunlarla Hıristiyanlara üstünlük sağladım"[25] cevabını vererek, bu yüce zatların Allah Teâlâ'nın yeryüzünde beğenip seçmiş olduğu yegâne zatlar olduklarını gözler önüne sermiştir.

Kısaca, Allah Resulü'nün kendisiyle birlikte yalnızca bu dört şahsiyeti mübahele (lanetleşme) için götürmesi, İslam ümmeti içerisinde yalnızca bu kişilerin seçilmişlerden olduklarını, İslam dinini temsil etme ve İslam dinine önderlik etme makamına sahip olduklarını ortaya koyarken, Allah Resulü'nün bu anlamdaki ailesinin de yalnızca o zatlardan ibaret olduğunu ve Hz. Ali'nin ise, Allah Resulü'nün kendisi konumunda olduğunu açıkça gözler önüne sermiştir. Bizce bu ayet-i kerimenin ortaya koyduğu bu açık gerçekten kaçmak, ancak açık bir inatçılıktan başka bir şey değildir.

3- “Yaratılanların En Hayırlısı” Ayeti

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: "İnanıp da sâlih amellerde bulunanlar, işte onlar, yaratılanların en hayırlılarıdırlar."[26]

Bu ayet-i kerime, yaratılanların en hayırlılarının iman getirip salih amellerde bulunan müminler olduğunu bildirmektedir. Yaratılanların en hayırlıları ise onların içinden seçilmiş olan en seçkin fertler anlamındadır. O halde bu ayet-i kerime gereğince, yaratılanların en hayırlıları ve en seçkinleri iman edip de salih amel yapan müminlerdir. Bu kavram, genel bir kavramdır. Bütün iman edip salih amel yapan müminleri kapsamaktadır. Ancak ne var ki, hem Ehlisünnet ve hem de Ehlibeyt kaynaklarında yer alan mütavatir rivayetler, Allah Resulü'nün bu ayet-i kerimeyi bizzat Hz. Ali’ye tatbik ederek; "Ey Ali sen ve senin Şiaların yaratılmışların en hayırlılarısınız"[27] buyurduğunu bildirmektedir. Dolayısıyla bu ayet-i kerime de, Hz Ali (a.s) hakkında inen onlarca ayetten bir diğeri olarak,  o hazretin Allah Teâlâ'nın seçkin kıldığı kulları arasında yer aldığını açıkça ortaya koymaktadır.  

İbn-i Abbas şöyle rivayet ediyor: "İnanıp da sâlih amellerde bulunanlar, işte onlar, yaratılanların en hayırlılarıdırlar." ayeti nazil olunca Allah Resulü Ali'ye şöyle buyurdu: "Ey Ali yaratılanların en hayırlıları sen ve senin Şialarındır. Kıyamet gününde sen ve senin Şiaların Allah'tan razı ve Allah da sizden razı bir halde geleceksiniz. Senin düşmanların ise (ilahi) gazaba uğramış ve zelil bir şekilde geleceklerdir." Ali: "Ey Resulüllah, benim düşmanlarım kimlerdir?" diye sordu. Allah Resulü ise: "Senden teberi edip sana lanet eden kimselerdir" buyurdu."[28]

Başka bir hadiste ise Cabir bin Abdullah el-Ensari şöyle diyor: "Allah Resulüyle birlikte Kâbe'nin kenarında oturmuştuk, bu esnada Ali çıkageldi, Allah Resulü onu görünce: "İşte kardeşim geldi" buyurdular, sonra da Kabe’ye bakarak şöyle buyurdular: "And olsun şu Beyyine'nin Rabbine ki, kıyamet gününde kurtuluşa erenler, bu ve bunun Şialarıdır." Sonra da bize dönerek şöyle buyurdu: "Allah'a yemin olsun ki, o, sizin içinizde Allah'a ilk iman getiren kişidir. İçinizde, Allah'ın işiyle ilgili en sağlam duran kişidir. Allah'ın ahdine en çok vefalı kalandır. Allah'ın hükmünce en iyi hüküm verendir. En eşit paylaştırandır. İnsanlar arasında en adaletli davranandır ve Allah katında en üstün meziyete sahip olandır." Cabir diyor: işte bu sırada Allah Teâlâ: "İnanıp da sâlih amellerde bulunanlar, işte onlar, yaratılanların en hayırlılarıdırlar" ayetini indirdi. Bu yüzden, Ali, sahabenin yanına gelince sahabe: "Allah Resulünden sonra yaratılanların en hayırlısı geldi" derlerdi." [29]

Başka bir hadiste ise Suyuti, İbn-i Murdeveyh'ten naklen şöyle rivayet ediyor: "Ali şöyle dedi: Allah Resulü bana şöyle buyurdular: "Allah Teâlâ'nın: "İnanıp da sâlih amellerde bulunanlar, işte onlar, yaratılanların en hayırlılarıdırlar" ayetini duymamış mısın? Onlar sen ve senin Şialarındır. Ben ve siz Havz-u Kevser başında buluşacağız. Ümmetler hesap vermek için geldiklerinde, sizler, “nur yüzlüler” olarak çağrılacaksınız."[30]

Evet, Hz. Resulullah’ın bu ayet-i kerimeyi Hz. Ali’ye tatbik etmesi, o hazretin yaratılanların en hayırlısı ve seçkini olduğunun bizzat Hak Teâlâ ve Resulü tarafından onaylanması ve ilan edilmesi anlamındadır. O halde Hz. Ali, bu ayet-i kerimenin bildirmesiyle yaratılanların en hayırlısıdır. Bu ise, o hazretin normal halk kitlesinden ayrıldığını ve Allah Teâlâ tarafından seçilerek üstün kılınan seçkin kullarının en ön safında yer aldığını açıkça göstermektedir.

Sünnet Açısından Hz. Ali (a.s)'ın Yüce Şahsiyeti

İlahi vahyin ikinci kaynağı olan sünnete gelince, Hz. Ali'nin yüce şahsiyeti ve Allah ve Resulü katındaki üstün makam ve seçkinliğine dair Şia ve Ehlisünnet kaynaklarında yer alan hadisler, sayılmayacak kadar fazladır dersek, mübalağa etmiş olmayız. Genellikle mütavatir nakillerle gelen bu hadislere kısaca bir göz attığımızda, göze çarpan en önemli hususun, Allah Resulü'nün nübüvvet makamı hariç, kendileri hakkında beyan buyurdukları her makam, fazilet ve üstünlükte mutlaka Hz. Ali (a.s)'ı da kendisine ortak ederek, o hazretin Allah katında kendisinden sonra gelen en seçkin şahsiyet olduğunu vurguladığını görmekteyiz.

Fakat böylesi kısa bir makalede bu hadisleri detaylı olarak incelememiz, olası değildir. Dolayısıyla bu hadislerden bazı seçmeler sunarken, araştırmacı kardeşlere daha detaylı bilgi için ilgili geniş kaynaklara başvurmalarını tavsiye ediyoruz.

1- Hz. Resul ve Hz. Ali Ayni Nurdan Yaratılmışlardır

Allah Resulünden insanların yaratılışıyla ilgili gelen hadislerde, kendisinin ve Hz. Ali'nin yaratılışın ilk başından itibaren diğer insanlardan ayrıldıklarını ve bu açıdan diğer insanlara karşı büyük bir üstünlük ve yüceliğe sahip olduklarını bildirildiğini görmekteyiz. Buna dair hadisler Ehlibeyt kaynaklarında mütavatir olarak yer alırken, Ehlisünnet kaynaklarında da azımsanamayacak sayıda hadis rivayet edilmiştir. Farklı tabirlerle nakledilen bu hadislerin içinden örnek olarak sadece Ehlisünnet âlimlerince de rivayet edilen iki hadise burada yer veriyoruz:

a) Selman-i Farsi, Allah Resulünün şöyle buyurduklarını naklediyor: "Ben ve Ali, Âdem'in yaratılmasından dört bin yıl önce, bir nur olarak Allah'ın katında idik. Allah Âdem'i yaratınca bu nuru iki bölüme ayırdı ve Âdem'in sulbünde yerleştirerek yeryüzüne indirdi. Sonra bu nuru Nuh'un sulbünde gemide taşıdı sonra onu İbrahim'in sulbüne aktardı. İşte o nurun bir bölümü benim, diğer bölümü ise Ali'dir. Dolayısıyla biz nerede olursak olalım Hakkın nuru bizimledir."[31]  

b) Yine Selman-i Farsi, Allah Resulünün şöyle buyurduklarını naklediyor: "Ben ve Ali Âdem'in yaratılmasından on dört bin yıl önce Allah Azze ve Celle'nin katında Allah'i tesbip ve takdis eden bir nur idik ve Abdul Muttalib'in sulbünde ayrılıncaya kadar devamlı olarak birlikte ola geldik, dolayısıyla nübüvvet bende, hilafet ise Ali'de var edildi."[32]

Bu ve benzer içerikli diğer hadisler, Allah Resulü ve Hz. Ali'nin, yaratılışlarının ilk başından itibaren özel ilahi inayet altında olduklarını ve Allah katındaki seçkinliklerinin ilk yaratılışlarından itibaren başladığını açıkça bildirmektedir. Bu konuyla ilgili, özellikle de irfan boyutuyla ilgili söylenecek çok söz var. Ancak burada bu kadarıyla yetiniyor ve bu konuda daha geniş bilgi edinmek isteyenleri, özellikle büyük İslam ariflerinin konuyla ilgili tespit ve açıklamalarına başvurmalarını tavsiye ediyoruz.

2- Hz. Ali (a.s) Kâbe'de Doğmuştur

Hz. Ali'nin, otuzuncu Fil yılında, Recep ayının 13. gününde Kâbe'nin içinde gözlerini dünyaya açması, yüce Allah'ın Hz. Ali’ye tanımış olduğu çok özel bir ayrıcalık ve kendisine vermiş olduğu büyük bir nimattir. Bu ayrıcalık tarih boyunca günümüze dek Hz. Ali dışında hiç kimseye tanınmamıştır.[33]

Hz. Ali'nin Kâbe'nin içinde doğmuş olması, Ehlibeyt kaynaklarında mütavatir rivayetlerle nakledilirken, birçok Ehlisünnet ulaması da bu olayın şüphelere yer bırakmayacak bir şöhretle rivayet edildiğini açıkça bildirmişlerdir. Örneğin Ehlisünnetin önde gelen ilmi şahsiyetlerinden olan Hâkim Nişaburi şöyle diyor: "Fatime Binti Esed'in, Emirü'l-Mümin Ali keremallü vechehü'yu Kâbe'nin içinde dünyaya getirdiğine dair rivayetler mütavatirdir."[34]

Yine Ehlisünnetin önde gelen müfessirlerinden Şehabüddin Alusi, Abdulbaki Amri'nin şiirlerinin şerhinde yazmış olduğu Haridetü'l-Ğaybiyye adli kitabında Şairin: "Sen yüceler yücesi olan Ali'sin Mekke'nin içinde Kâbe'nin yanında dünyaya gelmişsin" şeklindeki şiirin şerhinde şöyle yazıyor: "Emirü'l-Mümin Ali kerramallhü vecheh'in Kâbe'de doğmuş olduğu, herkesçe bilinen bir olaydır. Bu olay her iki fırka, Sünni ve Şia kaynaklarında yer almıştır."[35]

Yine Ehlisünnetin önde gelen âlimlerinden hafız el-Genci el-Şafii şöyle yazıyor: "Emirü'l-Müminin Ali, Mekke'de Allah'in evinde Cuma gününde Recep ayının on üçüncü gününde otuzuncu Fiil yılında dünyaya gelmiştir. Ne ondan önce ne de ondan sonra onun dışınds hiçkimse Allah'ın evinde doğmamıştır. Bu ona has bir meziyet ve fazilettir."[36]

Evet, o hazretin Kâbe'nin içinde dünyaya gelmiş olması, şüphe götürmeyecek kadar meşhur bir olaydır ve her iki fırka tarafından nakledilmiştir. Bu ise, o hazretin, ilk baştan itibaren Allah Teâlâ'nın özel inayetine mazhar olan seçkin kullarından olduğunun başka bir açık kanıtıdır.

3- Hz. Ali (a.s) İlk İman Eden Kişidir

Hz. Ali (a.s)'ı Allah Teâlâ'nın seçkin kullarından kılan bir diğer özelliği ise o hazretin Allah Resulü gibi asla puta tapmaması ve Allah Resulünün risaletine iman getiren ilk kişi olmasıdır. Bu nedenle Allah Resulü o hazretin bu özelliğini defalarca vurgulamıştır ve o hazreti kendisinin kardeşi ve vasisi olarak İslam ümmetine tanıtmıştır. Bunu ifade eden birçok hadis-i şerifin içinden bir kaçını seçerek aşağıda aktarıyorum.

1- Ebuzer şöyle rivayet ediyor: Allah Resulü Hz. Ali'ye hitaben şöyle buyurdular: "Sen bana ilk iman edip beni ilk doğrulayan kişisin, kıyamet gününde benimle ilk tokalaşan kişi de sen olacaksın, sen büyük doğru konuşan kişisin, sen hakla batılı ayıran kişisin, sen müminlerin komutanısın, sen benim kardeşim, ailemde halifem ve kendimden sonra bıraktığım en hayırlı kimsesin, sen benim borçlarımı ödeyecek olan kişisin, sen benim vaadlerimi yerine getirecek olan kişisin."[37]    

2- Yine Allah Resulü şöyle buyurmuşlardır: "Ali, benimle ilk namaz kılan kimsedir."[38]

3- Yine Allah Resulü şöyle buyurmuşlardır: "Kimse Müslüman değilken, melekler yedi yıl boyunca yalnızca bana ve Ali'ye salâvat getirdiler. Çünkü yalnızca namaz kılan kişiler bizdik ve bizimle beraber namaz kılan başka hiç kimse yoktu."[39]

4- Hz. Ali ise şöyle buyurmuşlardır: "En büyük doğru konuşan kişi benim, ilk hakla batılı ayıran benim, herkesten önce ben Müslüman oldum, herkesten önce ben namaz kıldım."[40]

5- Yine o hazret şöyle buyurmuşlardır: "Ben Allah'ın kulu, Allah Resulünün kardeşiyim, en büyük doğru konuşan kişi benim, benden başka kim böyle bir şey söylerse, o iftiracı ve yalancıdır. Ben Allah Resulüyle birlikte insanların namaz kılmasından yedi yıl önce namaz kıldım, Allah Resulüyle birlikte ilk namaz kılan kimse benim."[41]

4- Hz. Ali (a.s) Peygamberlerin Bütün Faziletlerine Sahiptir

Allah Resulünün, Hz. Ali (a.s)'ın geçmiş peygamberlerin sahip olduğu bütün faziletlere sahip olduğunu açıklayan hadisleri, o hazretin seçkinliğini ve Allah katındaki üstün makamını gözler önüne seren başka bir ilahi bildirim belgesini teşkil etmektedir. Bu yöndeki çeşitli içerikli hadisler, Ehlibeyt kaynaklarında mütavatir olarak yer alırken, Ehlisünnet kaynaklarında da yine çeşitli tabirlerle azımsanamayacak miktarda nakedilmiştir. Burada örnek olarak Ehlisünnet kaynaklarında yer alan sadece iki hadis’e işaret etmekle yetiniyoruz.

1- Abdullah bin Abbas şöyle naklediyor: Allah Resulü bir grup ashabıyla birlikte oturuyorlardı, bu esnada Ali geldi ve bunun üzerine Allah Resulü şöyle buyurdular: "Kim Âdem'i ilmi açısından, Nuh'u hikmeti açısından ve İbrahim'i hilmi açısından görmek istiyorsa, şu Ali bin Ebu Talib'e baksın."[42]

2- Beyhaki Fezailü'-Sahabe adlı kitabında Allah Resulünün şöyle buyurduklarını rivayet ediyor: "Kim, Âdem'i ilmi açısından, Nuh'u takvası açısından, İbrahim'i Hilmi açısından, Musa'yı heybeti açısından ve İsa'yi ibadeti açısından görmek istiyorsa, Ali bin Ebu Talib'e baksın."[43]

5- Hz. Ali (a.s)’ın, Allah Resulüne olan yakınlığı Harun’un Hz. Musa'ya olan yakınlığı gibidir.

Ehlisünnet ve Ehlibeyt kaynaklarında mütavatir olarak nakledilip "Menzilet Hadisi" olarak bilinen Allah Resulü'nün, Hz. Ali hakkındaki: "Sen bana oranla Harun'un Musa'ya oranla sahip olduğu makam’a sahipsin, ancak benden sonra peygamber gelmeyecektir"[44] buyrukları, Hz Ali’nin Allah katındaki üstün makam ve seçkinliğini ortaya koyan diğer bir ilahi senettir.

 

 

 

Bu hadis, Hz. Ali (a.s)'ın, Hz. Harun gibi, Allah'ın seçkin kullarından birisi olduğunu ve Allah Resulünden sonraki İslam dinin ikinci şahsiyeti olduğunu açıkça ifade etmektedir.

Yine Allah Resulünün, yalnızca nübüvvet makamını istisna ederek, Hz. Ali'nin kendisine oranla Harun'un Musa'ya oranla sahip olduğu makamın aynısına sahip olduğunu bildirmesi,  Hz. Ali'nin, Allah Resulüne oranla nübüvvet makamı dışında, Harun'un Hz. Musa'ya oranla taşıdığı mevkinin tamamına sahip olduğunu şüphe götürmeyecek şekilde ortaya koymuştur.  

Hz. Harun'un Hz. Musa'ya oranla sahip olduğu makama gelince, Kur'an-ı Kerim, Hz. Harun'un Hz. Musa'nın veziri, yardımcısı ve işlerinin ortağı olduğunu belirterek, Hz. Musa'nın ümmetine, Hz. Musa'ya itaat etmenin farz olduğu gibi, Hz. Harun'a da itaat etmenin farz olduğunu açıklamıştır.

Allah Teâlâ Tur-i Sina'da Hz. Musa (a.s)'a: "Firavun'a git, doğrusu o azmıştır"[45] emrini verdiğinde, o Hazret Hak Teâlâ'dan: "Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki, sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki, Seni daha çok tespih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin"[46] isteğinde bulunuyor. Hak Teâlâ da: "Ey Musa! İstediğin sana verildi"[47] buyurarak, Hz. Musa (a.s)'ın duasına icabet ettiğini belirtmiştir.

O halde Hz. Harun, Hz. Musa (a.s)'ın veziri, görev arkadaşı ve yardımcısıdır. Hz. Resulullah’ın, peygamberlik dışında, Hz. Ali (a.s)'ın de aynı mevkiye sahip olduğunu beyan buyurması, Hz. Ali (a.s)'ın Allah Resulünün veziri, görev arkadaşı ve yardımcısı olduğunu net olarak ortaya koymaktadır. Bu ise o hazretin normal halktan ayrıldığını ve Allah'ın seçkin kıldığı kullarından birisi olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir.

6- Hz. Ali (a.s), Allah Resulünün Kardeşidir

Allah Resulü'nün Hz. Ali'yi kendi kardeşi olarak seçmesi ve Hz Ali’yi ashabına: "Bu benim kardeşimdir" şeklinde takdim etmesi, o hazretin Allah Teâlâ'nın seçkin kıldığı kullarından birisi olduğunu doğrulayan başka bir ilahi vahiy belgesidir.

Bilindiği üzere Allah Resulü, biri Mekke'de ve diğeri hicretten sonra Medine'de olmak üzere, ashabı arasında iki defa kardeşlik merasimi düzenlemiştir.

Birinci kardeşlik merasimi, daha sonra “muhacirler” olarak adlandırılan ilk Müslümanlar arasında yapılmıştır. İkinci kardeşlik merasimi ise, muhacirlerle ensar arasında gerçekleştirilmiştir.

Birinci kardeşlik merasiminde Ebu Bekir ile Ömer ve Osman ile Abdurrahman bin Avf kardeş ilan edilirken, ikinci kardeşlik merasiminde Ebu Bekir ile Harice bin Zeyd ve Ömer ile Utban bin Malik arasında kardeşlik kurulmuştur. Ama her iki kardeşlik merasiminde de Hz. Resulullah Hz. Ali'yi kendi kardeşi olarak ilan etmiştir ve: "Ey Ali! Sen dünya ve ahirette benim kardeşimsin" [48] buyurmuşlardır.

Allah Resulünün Hz. Ali'ye karşı kardeş tabirini kullanması, sadece kardeşlik merasiminin yapıldığı bu iki olayla sınırlı değildir, aksine defalarca Allah Resulünün Hz. Ali'ye kardeşim diye hitap ettiğini görmekteyiz.

Bunlardan biri de "Yakın akrabalarını uyar" ayeti inip de Allah Resulünün akrabaları arasında risaletini ilan etmekle yükümlü kılındığı sırada gerçekleşmiştir. Bu hadisede de Hz. Ali dışında hiç kimsenin o hazretin risaletine iman etmemesi üzerine, Allah Resulünün; "İşte bu benim kardeşim, vasim ve halifemdir. Onu dinleyin ve ona itaat edin" diye buyurduklarını görmekteyiz.[49]

Yine Hz. Ali ile Hz. Fatime'nin evlenmesi olayında Allah Resulünün Hz. Ali'ye karşı aynı tabiri kullandığına şahit oluyoruz. Nitekim bir hadiste şöyle yer alıyor: "Bir gün Allah Resulü sevinçli olarak evinden çıkıp ashabının yanına gelince, Abdurrahman bin Avf, Allah Resulüne kendisinin bu sevinç nedenini sordu. Bunun üzerine Resulullah şöyle buyurdular: "Rabbimden bana kardeşim ve amcaoğlum ile kızım hakkında bir müjde geldi; Allah Teâlâ Fatime'yi Ali'ye nikâhlamıştır, sevincim bu yüzdendir."[50]

Yine, Hz. Resulullah defalarca Hz. Ali (a.s)'a işaret ederek: "Bu benim kardeşim, amcaoğlum, damadım ve çocuklarımın babasıdır" buyurmuşlardır.[51]

Yine, Hz. Resulullah Hz. Ali'ye vasiyet ederek: "Ey Ali! Sen benim kardeşim ve vezirimsin. Sen benim borçlarımı ödeyeceksin ve vaatlerimi yerine getirerek boynumdaki yükümlülüğü kaldıracaksın…" buyurmuşlardır.[52]

Yine, diğer bir hadiste şöyle yer alıyor: Hz. Ali'nin Allah Resulünün hicreti esnasında o hazretin yatağında yattığı gecede Hak Teâlâ Cebrail ile Mikail'e; "Ben sizi kardeş kıldım ve birinizin ömrünü diğerinden uzun kıldım, şimdi hanginiz kendi ömrünü kardeşine bağışlamak ister" şeklinde vahyeder. Fakat onların her ikisi de yaşamayı tercih eder ve ömrünü arkadaşına kardeşine bağışlamaz.

Bunun üzerine, Hak Teâlâ onlara: "Neden siz Ali gibi olamadınız! Ben onunla resulüm Muhammed'i kardeş kıldım. Ali onun yaşamasını sağlamak için kendi canını ona feda ederek onun yatağında yatmıştır. Öyleyse dünyaya inin ve onu düşmanlarından koruyun" şeklinde vahyeder. Bunun üzerine Cebrail ile Mikail dünyaya inerler ve Cebrail Hz Ali’nin baş tarafında Mikail ise ayak tarafında yer alır ve Cebrail Hz Ali’ye seslenerek: "Ne mutlu sana, ne mutlu sana ey Ali bin Ebu Talib! Allah seninle meleklerine iftihar ediyor" der ve Allah Teâlâ "İnsanlardan öyleleri var ki, Allah rızası karşılığında canlarını satarlar…"[53] ayetini nazil eder.[54]

Yine Allah Resulü, vefatı esnasında; "Kardeşimi bana çağırın" buyururlar. Bunun üzerine evdekiler Hz. Ali'yi çağırırlar; Hz. Ali gelince de kendisine: "Yaklaş bana" buyururlar. Hz. Ali de Allah Resulüne yaklaşır ve kulağını hazretin mübarek ağzına yaklaştırır. Böylece Allah Resulü, mübarek ruhunu teslim edinceye kadar Hz. Ali ile sır konuşmasına devam eder."[55]

Bu nedenle Hz. Ali defalarca; "Ben Allah'ın kulu, Resulünün kardeşiyim ve en büyük sıddık benim. Benden gayri her kim bu iddiada bulunursa yalancıdır. Ben bütün insanlardan önce namaz kıldım." buyurmuşlardır.[56]

Yine Hz Ali (a.s): "Andolsun Allah'a ki, ben O'nun kardeşi, vasisi, amcaoğlu ve ilminin varisiyim. O halde kim O'na benden daha yakın olabilir?" buyurmuşlardır.[57]

Evet, Allah Resulünün, ashabı içerisinden sadece Hz. Ali'yi kendisine kardeş seçmesi ve onun hakkında bir kısmına yukarıda işaret ettiğimiz övgü dolu açıklamalarda bulunması, o hazretin normal halk kitlesinden ayrıldığını ve Allah Teâlâ'nın seçkin kullarından birisi olduğunu açıkça gözler önüne seren başka bir ilahi delildir.

7- Hz. Ali'nin Kapısı Dışında Bütün Ashabın Mescidinnebiye Açılan Kapısı Kapatılmıştır

Bilindiği üzere, Allah Resulü, Medine'de bulunduğu dönemde, burada yapmış olduğu Mescidunnebi’ye açılan bütün sahabelerin evlerinin kapısını kapattırmış ve sadece Hz. Ali'nin evinin kapısının açık kalmasına müsaade etmiştir. İşte Allah Resulü tarafından, Hz. Ali'nin evi dışında Mescidünnebiye açılan bütün kapıların kapatılması olayı, o hazretin normal halktan farklı olarak Allah Teâlâ'nın seçkin kullarından birisi olduğunu belgeleyen başka bir ilahi vahiy belgesidir.

Zeyd bin Erkam'den nakledilen bir hadiste şöyle yazıyor: "Allah Resulünün ashabına ait Mescidünnebiye açılan kapılar vardı. Bu arada Allah Resulü: "Ali'nin kapısı hariç şu kapıları kapatın" buyurdular ve bunun üzerine insanlar dedikodu yapmaya başladılar.

Bunun üzerine, Allah Resulü bir hutbe okuyarak Allah'a hamd-u senadan sonra şöyle buyurdular: "Bana Ali'nin kapısı dışında bütün bu kapıların kapatılması emredildi. Bu ise sizlerden bazılarının dedikodu yapmasına yol açmıştır, andolsun Allah'a ki, ben kendi yanımdan bir şeyi kapatıp bir şeyi açık bırakmamışım. Bana emredilene ben de uymuşumdur."[58]

Konuyla ilgili İbn-i Abbas'tan nakledilen hadiste ise şöyle yer alıyor: "Hz. Resulullah bir gün hutbe okudu ve şöyle buyurdu: "Ben kendi yanımdan sizi çıkarıp onu mescitte bırakmadım. Allah sizi çıkarıp onu mescitte bıraktı. Ben ancak verilen emirlere uyan bir kulum. Ben emredileni yaptım, ben ancak bana vahyedilene uyarım"[59]

Yine İbn-i Ömer, Huzeyfe, Sa'd bin Ebu Vakkas, Berra bin Azib ve İbn-i Abbas'tan nakledilen bir hadiste şöyle yazıyor: "Bir gün Hz. Resulullah mescide mescide gelerek: "Allah Musa'ya vahyedip: "Benim için temiz bir ibadet yeri yap ve onda ancak sen ve kardeşin Harun yaşayabilirsiniz" buyurdu. Allah Tela bana da temiz bir mescid yapmamı ve onda ancak ben ve kardeşim Ali'nin yaşayabileceğimizi emretmiştir" buyurdular."[60]

Yine Allah Resulünün Hz. Ali'ye hitap ederek: "Ey Ali! Mescitte ben ve senin dışında hiç kimsenin cenabetli kalma hakkı yoktur"[61] buyurduklarını görmekteyiz.

Evet, Allah Resulünün, Hz. Ali dışında, bütün sahabelerin kendi mescidineMescidunnebi’ye açılan kapılarını kapatması ve bunu da kendi yanından değil de bizzat ilahi bir vahiy gereği yaptığını bildirmesi, o hazretin Allah Teâlâ'nın seçkin kullarından birisi olduğunu belgeleyen açık bir ilahi belgedir. Bunu anlamamak ise ancak akıldan yoksun olmakla açıklanabilir.

8- Hz. Ali (a.s) Allah Resulünden Sonra Bütün Müminlerin Velisidir

Hz. Ali (a.s)'ın Allah'ın seçkin kullarından olduğunu kanıtlayan diğer bir nas ise, Allah Resulünden mükerrer olarak nakledilen: "Ali benden sonra bütün müminlerin velisidir" buyruğudur. Bu ifadeyi içeren hadisler ehlibeyt ve ehlisünnet kaynaklarında mütavatir olarak yer almıştır. Bu hadislerden bir kaçına aşağıda yer verilecektir. Bu ifade, Allah Resulünden sonra Hz. Ali'nin bütün müminlerden üstün olduğunu ve Allah Resulünün sahip olduğu velayet hakkına sahip olduğunu açıkça vurgularken, aynı zamanda o hazretin bütün müminlerden ayrıldığını ve Allah Resulü gibi Allah Teâlâ'nın seçkin kullarından birisi olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir. Şimdi isterseniz bu hadislerden bir kaçına kısaca bir göz atalım:

1- İbn-i Abbas şöyle rivayet ediyor: "Allah Resulü Hz. Ali'ye şöyle buyurdular: "Sen benden sonra, bütün müminlerin velisisin."[62]

2- İmran bin Husâyn şöyle naklediyor: "Hz. Resulullah (s.a.a) bir grup savaşçı gönderdi ve başlarına Ali bin Ebu Talibi verdi. Ali, elde edilen ganimetinin humusundan (beşte birinden) kendisine bir cariye seçti. Ancak bunu, beraberindeki insanların bir bölümü hazmedemedi; onlardan dört kişi anlaşıp Peygamber'e şikâyet etmeye karar verdiler. Döndüklerinde, onlardan birisi Peygamber'in yanına yaklaşıp: "Ey Resulullah! Görüyor musun? Ali böyle böyle yaptı" dedi. Peygamber onu duymazlıktan geldi. Bu defa ikincisi yaklaşıp aynı sözleri tekrarladı. Peygamber yine duymazlıktan geldi. Üçüncü ve dördüncü kişi de aynı şeyi tekrarlayınca, Hz. Resulullah (s.a.a)'in öfkelendiği yüzünden anlaşıldığı halde onlara dönerek: "Ali'den ne istiyorsunuz?! Ali'den ne istiyorsunuz?! Ali'den ne istiyorsunuz?! Ali benden, ben de Ali'denim. O benden sonra bütün müminlerin velisidir" buyurdular."[63]

3- Ahmet bin Hanbel Müsned'in 21934 numaralı hadisinde şöyle yazıyor: "Bureyde şöyle naklediyor: "Resulullah (s.a.a) Yemen'e iki birlik gönderdi, birinin başına Ali bin Ebu Talib'i, diğerine ise Halid bin Velid'i tayin etti ve onlara dedi ki: "Eğer birleşirseniz kumanda Ali'nindir ve eğer tekrar ayrılırsanız, yine her biriniz kendi birliğinin kumandanıdır."

Bureyde şöyle naklediyor: "Yolumuza devam ederken önümüze Yemen halkından "Zübeyde oğulları" çıktı. Onlarla savaştık, onlara zafer kazandık ve bizimle savaşanları katlettikten sonra, esir alınan kadınların içinden Ali kendisine birini seçti. Bunun üzerine Halid, benimle Peygamber (s.a.a)'e olayı bildiren bir mektup gönderdi.

Ben Peygamber'in huzuruna varıp mektubu verdim ve Hazret mektubu okutunca, yüzünden çok öfkelenmiş olduğunu anladım.

Ben: "Ey Resulullah! Size sığınıyorum. Beni bir adamın emrine verdiniz ve onun sözünü dinlememi emrettiniz. Ben de görevimi yerine getirdim" dedim.

Bunun üzerine, Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdular: "Ali