Düşünce ve Araştırma, Makaleler

Şia Hadis Tarihine Genel Bir Bakış

Dr. Ali Nasiri

 

Şia hadis tarihi ile Ehl-i Sünnet hadis tarihi dönemleri arasında üç yönden farklılık vardır:

1- Ehl-i Sünnet hadis tarihindeki ilk dönem olan hadis yazımının yasaklanma dönemine benzer bir döneme Şia hadis tarihinde rastlanmamaktadır. Çünkü hadis yazımının yasaklanması, başta Allah Resulü olmak üzere Ehl-i Beyt İmamları ve Şii muhaddislerinin reddedip kınadığı ve bu çerçevede Şii araştırmacılarına göre halifelerin kendi siyasi amaçları doğrultusunda Ehl-i Beyt’i (a.s) saf dışı bırakma çabalarından kaynaklanan bir uygulamadır.

Diğer bir ifadeyle, Şia hadis tarihinde herhangi bir kopukluk yaşanmamış ve bu şekilde hadis zincirleri eksiksiz olarak Risalet ve İmamet sahiplerine ulaşmıştır. Buna göre Şia hadis tarihinin ilk dönemini hadislerin yazıldığı ilk dönem oluşturmaktadır.

2- Ehl-i Sünnet’in ilk hadis mecmuaları, şifahi yolla ve ağızdan toplanan hadislerden oluşmaktadır. Yani Buhari ve Müslim gibi muhaddisler, kendi üstatlarından duydukları rivayetlerden yola çıkarak “Sahiheyn” olarak adlandırılan Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim’i hazırlamışlardır. Oysa Şia’nın ilk hadis mecmualarını derleyenler, “Usul-i Erba’a Mi’a”[1] gibi yazılı sünnetlerden faydalanmışlardır.

3- Şia hadis dönemlerinde yasak ve kesintinin olmayışı, hadislerin yazılı sünnete dayanması ve bir nevi Ehl-i Beyt İmamlarının bu sahifelere nezaret etmesiyle sahte ve uydurma hadis meselesi Ehl-i Sünnet’e nazaran daha azdır.

 

Şia hadis tarihini aşağıdaki altı dönem dâhilinde inceleyebiliriz:

1- İlk sahifelerin ortaya çıkışı

2- Usul-i Erba’a Mi’a adıyla Şia hadis mirasının oluşması

3- İlk hadis mecmualarının tedvin dönemi

4- Hadis mecmualarının tekmil ve tanzim dönemi

5- Hadis ilminin zayıflama ve durgunluk dönemi

6- Tekrar canlanma ve hadis ilmine müracaat dönemi

 

Birinci Dönem:
İlk Hadis Mushaflarının Ortaya Çıkışı

Şia’nın ilk hadis mushaflarının yazılması Resulullah (s.a.a) döneminden İmam Zeynelabidin (a.s) dönemine kadardır. Yani hk. I. yüzyıldaki halifelerin hadis nakline ve yazımına getirdikleri şiddetli yasak dönemine denk gelmektedir.

Şia’nın ilk hadis mushaflarını iki bölümde inceleyebiliriz:

a) Tarih Kaynaklarında Adı Geçen Mushaflar

Tarih veya hadis kaynaklarında adı geçen fakat günümüzde mevcut olmayan mushaflardan bazıları şöyledir:

1- Selman-i Farisi kitabı; Bu sahife, Hz. Muhammed’in (s.a.a) vefatından sonra İslam dini hakkında bilgi edinmek üzere Roma Kralı tarafından gönderilen Katolik din adamları ile Hz. Ali (a.s) arasındaki diyalogların Selman-i Farisi tarafından kaleme alınmasıyla oluşmuştur. İbn Şehraşub’a göre Selman-i Farisi, Hz. Ali’den sonra telifi olan ilk kimsedir.

2- Ebuzer-i Gıffari’den Kitabu’l Hutbe; Bu kitapta Hz. Ebuzer, Peygamber Efendimiz’den sonra vuku bulan olayları beyan ve teşrih etmiştir.

3- Hz. Ali’nin verdiği hükümleri içeren Abdullah İbn Abbas’ın sayfaları.

4- Sahife-i Cabir diye meşhur[2] olan Cabir b. Abdullah Ensari kitabı; Bazılarına göre bu kitabın muhtevası Hacc amelleridir ve bazılarına göre ise Resulullah’ın Veda hutbesini içermektedir.

5- Ali b. Ebi Rafi kitabı; Hz. Ali’nin kâtibi ve yoldaşlarından olan bu zatın abdest, namaz ve oruç gibi fıkhi konulardan oluşan bu kitabı Ehl-i Beyt’in övgüsüne mazhar olmuştur.

6- Esbağ b. Nebate kitabı; Hz. Ali’nin Malik-i Eşter’e gönderdiği Ahidname ve Muhammed b. Hanife’ye yazdığı vasiyetle birlikte o Hazret’in bazı hükümleri bu kitapta yer almıştır.

7- Meysem-i Temmar kitabı; Hz. Ali’nin bir nevi Kur’an tefsiri olan bu kitap, Meysem’in yazdığı başka kitaplarda da rivayet edilmiştir. Fakat bu kitapların içeriği ve akıbetiyle ilgili elimizde herhangi bir bilgi mevcut değildir.

8- Zeyd b. Vehb Cehni kitabı; Hz. Ali’nin hutbelerinden bir kısmını içerdiği nakledilmiştir.

9- Haris b. Abdullah Aver-i Hamedani kitabı; Şeyh Tusi’den gelen rivayete göre Haris, Hz. Ali ile bir Yahudi arasında geçen diyalogları bu kitapta toplamıştır.

10- Ubeydullah b. Hürr-i Cufi kitabı; Bu kitap, Hz. Ali’nin hutbelerinden bir kısmını içermektedir.[3]

 

b) Günümüze Ulaşan Hadis Mecmuaları

Nehc’ül Belağa, Sahife-i Seccadiye gibi bazı mecmualar tarih içerisinde kaybolmadan kısmi de olsa elimize ulaşmıştır. Kitab-ı Ali gibi bazı mecmualar ise Masum İmamların nezdinde ve korumasındadır.

1- Kitab-ı Ali

Tarih kaynaklarında ve bazı rivayetlerde Cami’a, Cifr-i Cam’i, Sahife-i Ali, Sahifet’ül Feraiz gibi çeşitli adlarla bilinen bu kitap, Resulullah’ın (s.a.a) imla etmesiyle Hz. Ali (a.s) tarafından yazılmıştır ve uzunluğunun yetmiş zira’a (yani yaklaşık otuz beş metre) kadar olduğu nakledilir. Bu bilgiden yola çıkarak kitabın tomar şeklinde olduğunu söyleyebiliriz. Bir rivayete göre Hz. Muhammed (s.a.a) bu kitabı Ehl-i Beyt’e (a.s) bir ilmi miras maksadıyla Hz. Ali’ye (a.s) yazdırmıştır.

Besair’ud Derecat kitabında şöyle nakledilmiştir:

“Allah Resulü (s.a.a) Hz. Ali’ye (as): “Sana söylediklerimi yaz” dedi, Hz. Ali: “Ey Allah’ın Peygamber’i benim unutmamdan mı endişeleniyorsun?” deyince Resul-i Ekrem: “Senin unutacağından endişelenmiyorum çünkü Allah Teâlâ’dan senin unutkanlıktan korunmanı diledim ama ortakların için yaz.” diye buyurdu. Hz. Ali “Kimdir benim ortaklarım” şeklinde sorunca Allah Resulü “Neslinden olan İmamlar” diyerek cevapladı.”[4]

Masum İmamlardan gelen bazı rivayetlerde, ilimlerini Ruhu’l Kuds’ün yanı sıra Kitab-ı Ali’den de aldıkları nakledilmiştir.

Onların bu kitaba sık sık müracaat etmeleri ve bazen de dosta düşmana göstererek Kitab-ı Ali ile iftihar ettikleri de gelen rivayetlerle sabittir. Örneğin Ebu Basir’den gelen bir rivayet şöyledir:

“İmam Cafer-i Sadık’a miras hakkında bir soru sordum. İmam “Acaba Kitab-ı Ali’yi görmek ister misin?” dedi. Ben de “Kitab-ı Ali yok olmamış mıydı?” deyince İmam “Ey Eba Muhammed, Kitab-ı Ali asla yok olmayacak!” diyerek kitabı getirdi. Kitap oldukça büyüktü ve onda şöyle yazıyordu: “Ölen kişinin mirasçısı sadece amca ve dayısı ise, amca üçte iki ve dayı üçte birlik paya sahiptir.”[5]

Fuzeyl ise şöyle nakletmiştir:

“İmam Muhammed Bakır bana şöyle buyurdu: “Ey Fuzeyl yetmiş zira’a uzunluğundaki Kitab-ı Ali bizim yanımızdadır ve dünyada öyle bir ihtiyaç yoktur ki onda karşılığı olmasın hatta kendi kefareti bile.”[6]

Necaşi, Muhammed b. Uzafer b. İsa Seyrefi’nin hal tercemesinde şöyle der:

“Uzafer b. İsa Seyrefi şöyle demiştir: “Hukm b. Uteybe (Ehl-i Sünnet fakihlerinden) ile birlikte İmam Muhammed Bakır’ın yanındaydık. Bir takım sorular soruyor ve İmam da ona oldukça saygı gösteriyordu. Derken bir meselede ihtilafa düşünce İmam Muhammed Bakır: Evladım! Kalk ve Kitab-ı Ali’yi getir dedi. O da gidip büyükçe, tomar şeklinde bir kitap getirdi. İmam o kitaptan meseleyi buldu ve şöyle buyurdu: bu Ali’nin yazısı ve Peygamber’in imlasıdır.”[7]

Birçok rivayette Masum İmamların şöyle buyurdukları nakledilmiştir:

“Kitab-ı Ali’de şöyle denilmiştir, Kitab-ı Ali’de gördüğümüz üzere veya Kitab-ı Ali’de okuduğumuz üzere vb.[8]

Ehl-i Beyt İmamları’nın kıyamete kadar ümmet için gerekli olan her şey bu kitapta mevcuttur diye buyurmaları da bu kitabın kapsamı ve zenginliğinin bir nişanesidir.

Burada akla gelen “Bir kitap bunca mevzuyu nasıl içerebilir?” sorusuna da “Konuların ana mihverlerine değinmek suretiyle” diye cevaplamak mümkündür.

Kitab-ı Ali hakkında bilgi içeren rivayetleri incelediğimizde, bu kitabın ahkâm ve fıkhi meseleler haricinde ahlak, tefsir ve gelecekte vuku bulacak bazı olaylar hakkında bilgiler içerdiğini görüyoruz.[9]

Her ne kadar Ehl-i Beyt’in (a.s) muhabbetini taşıyan veya taşımayan birçok kimsenin bu kitabı gördüğü bilinse de[10] Ehl-i Beyt’in (a.s) genel tavrı bu kitabın gizli kalması yönünde olmuştur ve bazı delillere göre bu kitap hal-i hazırda İmam Mehdi’nin (af) yanındadır.

2- Mushaf-ı Fatıma

Kitab-ı Fatıma veya Suhuf-i Fatıma adlarıyla da bilinen bu kitap hakkında şöyle rivayet edilmiştir: Resulullah’ın vefatından sonra Allah Teâlâ Hz. Fatıma’nın (s.a) yanına bir melek gönderdi. Melek, Hz. Fatıma’nın musibet ve acısını teselli edip dindirmek, babasının cennetteki makamını göstermek için ve çeşitli konular üzerine Fatıma (sa) ile sohbet etmekle görevlendirilmişti. Hz. Fatıma (sa) melekle aralarında geçen konuşmaları Hz. Ali’ye (a.s) aktardı ve o da, o konuşmaları yazdı. Dolayısıyla burada mushafın kaynağı Melek, imla eden Hz. Fatıma ve yazan ise Hz. Ali’dir.

Ebu Ubeyde ise şöyle nakletmiştir: İmam Cafer-i Sadık’a (a.s) Mushaf-ı Fatıma’yı sordum. İmam uzun bir sessizlikten sonra şöyle buyurdu:

“Fatıma (sa) Resulullah’ın vefatından sonra yetmiş beş gün hüzünlü bir halde yaşadı. Yanına Cebrail gelir ve başsağlığı dileyerek onu teselli ederdi ve onu babasının konumu ile kendisinden sonra evlatlarının yaşayacağı olaylardan haberdar ederdi. Ali (a.s) ise bunları yazdı. Mushaf-ı Fatıma budur.”[11]

Bazı rivayetlerden yola çıkarak Ehl-i Sünnet nezdinde Mushaf-ı Fatıma’nın yanlış bilindiğini söyleyebiliriz. Ne yazık ki gerçeğin dışında bir düşünceyle Şiilerin Kur’an ayetlerinde tahrif olduğuna ve kaybolan ayetlerin de bu mushafta yer aldığına dair bir inanç taşıdığını zannetmişlerdir. Bu nedenle Masum İmamlar (a.s) her fırsatta açıklıkla bu mushafın hiçbir Kur’an ayeti içermediğini beyan etmişlerdir.

Bu iftira Masum İmamlardan sonraki dönemlerde hatta günümüzde bile devam etmektedir. Konuyla ilgili Haşimi Maruf Hasani şöyle yazmaktadır:

“Ehl-i Sünnet’in bazı yazar ve muhaddisleri Şia’ya iftira atarak; “Mushaf-ı Fatıma bildiğimiz Kur’an’dan başka bir Kur’andır.” şeklinde bir inanca sahip olduğunu ileri sürmüşlerdir.”[12]

Allame Askeri konuyla alakalı olarak şu noktalara değinmiştir:

“Ehl-i Sünnet’ten bazı kimselerin Ehl-i Beyt mektebini savunanlara yönelik bir diğer iftiraları ise bu mektebi savunanların Mushaf-ı Fatıma’yı başka bir Kur’an olarak gördüklerini iddia etmeleridir. Bu iddiaya delil olarak da ilk dönemlerde bazı Müslümanların Kur’an’a “Mushaf” demelerini göstermekteler.”[13]

Masum İmamların (a.s) Mushaf-ı Fatıma’dan bahsettikleri her vakit bu mushafın Kur’an olmadığını vurgulamaları da bu şüpheyi ortadan kaldırmaya yöneliktir.

İmam Cafer-i Sadık Mushaf-ı Fatıma hakkında şöyle buyurmuştur:

“Andolsun Allah’a ki Mushaf-ı Fatıma bizim yanımızdadır ve onda tek bir ayet bile yoktur.” [14]

Diğer bir rivayette İmam Musa Kazım şöyle buyurmuştur:

“Mushaf-ı Fatıma benim yanımdadır ve onda Kur’an’dan bir parça yoktur.”[15]

Bütün bu rivayetlerden yola çıkarak Mushaf-ı Fatıma’nın aslında genel manada Müslümanlar[16] ve hükümdarların[17] özelde ise Hz. Fatıma’nın evlatlarının yaşayacağı olayları içerdiğini söyleyebiliriz.

Örneğin İmam Hasan’ın evlatlarından olan Muhammed ve İbrahim, dönemin hükümdarı Mansur-i Devanegi’ye karşı kıyam ettiklerinde İmam Cafer-i Sadık “Mushaf-ı Fatıma’da onların adında bir hükümdara rastlamadım.” diye buyurmuştur.[18]

3- Mushaf-ı Ali

Mushaf-ı Ali; Resulullah’ın emri ve isteğiyle vefatından hemen sonra Hz. Ali tarafından toplanan fakat insanlara sunulduğunda gerekli ilgiyi görmediğinden gözlerden ırak bir şekilde Ehl-i Beyt’in ilmi mirası olarak o Hazretlerin ellerinde dolaşan ve bazı rivayetlere göre hal-i hazırda Hz. Mehdi’nin yanında olan Kur’an mushafıdır.

Hk. IV. yüzyılda yaşayan İbn Nedim Verraka göre; Hz. Ali, Resulullah’ın vefatından sonra Kur’an’ı toplayıncaya dek sırtına âbâ giymeyeceğine (evden dışarı çıkmayacağına) yemin ederek evden dışarı çıkmamak suretiyle Kur’an’ı topladı ve ilk mushaf özelliğini taşıyan bu Kur’an, Câfer soyunun nezdindedir.[19]

Muhammed İbn Sirin, Akreme’den şöyle nakletmiştir:

“Ebu Bekir’in hilafetinin ilk günlerinde Ali İbn Ebi Talib evinden hiç dışarı çıkmadı ve Kur’an’ı topladı.”[20]

İbn Cezza Kelbi ise şöyle demiştir:

“Resulullah’ın döneminde Kur’an-ı Kerim çeşitli sahifelerde ve Müslümanların sinelerindeydi fakat Peygamber’in vefatından sonra Ali İbn Ebi Talib Kur’an’ı nüzul sırasına göre topladı, şayet bu mushaf bulunursa onda pek çok bilgi vardır.”[21]

Şeyh Mufid’in bu konu hakkındaki görüşü şöyledir:

“Emir’el Müminin, Kur’an-ı Kerim’i nüzul sırasına göre topladı. Mekki ayetleri Medeni ayetlere ve mansuh ayetleri nasih olana göre mukaddem kıldı ve her şeyi uygun yerine yerleştirdi.”[22]

Bazı rivayetlerden anlaşıldığı üzere İmam Ali (a.s) bu görevi Resulullah’ın (s.a.a) emri üzere yerine getirmiştir.[23]

Sonuç itibariyle dikkat edilmesi gereken konu, tahrif iddiasında bulunan kimselerin aksine Hz. Ali’nin hazırladığı mushafın asla elimizdeki Kur’an’ın tahrif olduğu manasına gelmemesidir. Çünkü İmam Ali (a.s) mushafı üç nedenle toplamıştır:

1- Hz. Nebi (s.a.a) döneminde parça parça sahifeler halinde ve halkın ezberinde muhafaza edilen Kur’an’ın bir araya toplamasının gerekliliği.

2- İmam Ali (a.s) halkın hidayeti, Kur’an’ı anlayıp, yaşamaları için ayetleri nüzul sırasına göre toplamıştır. Bu bağlamda Mekki olanları Medeni ayetlere göre mukaddem kılmak ve böylece ayetler arasında tam bir intibak oluşturmuştur.

3- İmam’ın (a.s) bu mushafı hazırlamadaki en büyük amacı ve aynı zamanda en önemli özelliği, Peygamber Efendimiz’den ayetlerin tefsir, tevil, nüzul sebebi, vb. gibi açıklamalarını içermesidir. İmam Ali, halkın arasında yer alacak Kur’an’ın, Peygamber’in (s.a.a) tefsiri ve açıklamalarını da içermesini istiyordu. Hz. Nebi’nin (s.a.a) tefsir ve tevil, nasih ve mansuh, muhkem ve müteşabih gibi tüm Kur’ani ilimleri kendisine talim ettiğini buyurması da bunu gösterir.[24] Bu açıklamadan sonra o Hazret’in (a.s) mushafını tefsirli Kur’an olarak tanımlayabiliriz. Dolayısıyla bu mushafı kabul etmek, asla elimizde bulunan Kur’an’ın tahrif olduğunu iddia etmek anlamına gelmez.

Bu eserin ilk hadis kaynakları arasında zikredilmesinin sebebi, tefsir rivayetleri yani Peygamberimizin (s.a.a) sözleri açısından zengin bir eser olmasıdır. Allah Resulü’nün (s.a.a) emri üzerine İmam Ali’nin (a.s) bu girişimde bulunması da Ehl-i Beyt’in (a.s) rivayetler mirasına verdiği önemi açıklayan bir diğer husustur.

4- Nehc’ül Belaga

Rabb’ın kelamı değil ama beşer kelamından üstün olarak bilinen Nehc’ül Belaga, Seyyit Razi tarafından Hz. Ali’nin hutbe, mektup ve hikmetli sözlerinin toplanmasıyla ortaya çıkan bir eserdir. Seyyit Razi’nin Nehc’ül Belaga’yı (güzel konuşmanın yöntemi) böyle adlandırmasındaki sebep, İmam Ali’nin (a.s) sözlerinde olan o eşsiz fesahat ve belagattir. Öyle ki bu sözlerle tanışan herkes aslında uygun ve mantıklı konuşmanın da yöntemini öğrenmiş olur. Seyyit Razi, o dönemde (hk. IV. yüzyıl) var olan İmam Ali’nin sözlerinden sadece üçte birini bu kitapta toplamıştır.[25]

Tarih boyunca bu eser için binlerce şerh, talik ve tercümenin yapılması, gerek Şia gerekse Sünni ulemanın nezdinde Kur’an-ı Kerim’den sonra Nehc’ül Belaga’nın önemini göstermektedir. Bu yüzden de Nehc’ül Belaga’yı Şia’nın en önemli rivayet miraslarından birisi olarak tanımlayabiliriz.

Günümüzde mevcut olan Nehc’ül Belaga 214 hutbe, 79 mektup ve 480 hikmetli söz içermektedir. Burada bilmemiz gereken konu, Nehc’ül Belaga’dan önce yazılmış bir takım mecmualarda da Hz. Ali’den bir takım söz ve hutbelerin bulunmuş olmasıdır. Nasr b. Muzahim (ö. 212), Ali b. Muhammed Naini (ö. 225), Abdulazim Hasani (ö. 224), İbrahim b. Muhammed Sakafi (ö. 283), Muhammed b. Cerir Taberi (ö. 310), Muhammed b. Yakub Kuleyni (ö. 329), Şeyh Müfid (ö. 413) vb. büyük âlimler kendi kitaplarında Hz. Ali’nin sözlerinin önemli bölümünü nakletmişlerdir.[26]

Hz. Ali’nin hutbeleri, mektupları ve sözlerinin kayda alınması daha çok onun hilafeti döneminde gerçekleşmiş ve Seyyit Razi’nin ifadesiyle bu sözlerden yalnızca üçte biri Nehc’ül Belaga’ya yansımıştır. Bu da Hz. Ali’nin (a.s) önceki halifelerin aksine hadis yazımına engel olmadığı gibi ona önem verdiğini göstermektedir.

5-Sahife-i Seccadiye

Zebur-i Al-i Muhammed, İncil-i Ehl-i Beyt veya Uht’ul Kur’an diye de bilinen[27] Sahife-i Seccadiye, İmam Zeynelabidin’den (a.s) nakledilen çeşitli konularda önemli öğretilerin saklı olduğu bir dua mecmuasıdır. Dua, sünnetin bir parçası olduğundan sahife de bir nevi bir hadis mecmuasıdır.

Sahife’nin senet halkalarında kopukluk olsa da İlahi hüccettin dışında kimsenin sarf edemeyeceği engin maarif dolusu dua ve münacatları bunun İmam Zeynelabidin’den nakledildiğini kesin kılmaktadır.

Allame Seyyid Muhsin Cebel Amuli’nin konuyla ilgili görüşü şöyledir:

“Sahife’nin sonsuz belagat ve fesahatı, kıymetli mana ve muhtevası, Allah katında huşu ve tevazuyu öğreten derin ve eşsiz kelamı ve Hak Teâlâ’nın huzurundan af dileyip ona tevessül etmedeki inanılmaz öğretileri bunun İmam Seccad’a (a.s) ait olduğunu gösteren en büyük şahitlerdir.”[28]

Elimizde mevcut olan Sahife 54 duadan müteşekkildir. Muhaddisler aynı zamanda çeşitli hadis mecmualarını inceleyerek İmam Seccad’dan nakledilen diğer duaları derleyip çeşitli sahifeler yazmışlardır. Şeyh Hürr-i Amuli’den Sahifet'us-Seccadiye’tus-Saniye, Mirza Abdullah Efendi’den Sahife’tus-Seccadiye’tus-Salise, Muhaddis-i Nuri’den Sahifet’us-Seccadiye’tul Rabia, Seyyid Muhsin Cebel Amuli’den Sahifet’us-Seccadiye’tul Hamisa bunlardan bir kaçıdır.[29] Ayrıca Şeyh Aga Bozorg-i Tehrani Sahife için yaklaşık elli şerhten bahsetmiştir.[30]

 

İkinci Dönem:
Usul-i Erba’a Mi’e Adıyla Şia’nın Hadis Mirasının Şekillenmesi

Usul-i Erba’a Mi’e ya da Dörtyüz İlke, Ehl-i Beyt İmamları özellikle de Sadıkayn (İmam Muhammed Bakır ve Cafer-i Sadık) döneminde yarenleri tarafından hazırlanan ve Şia’nın hadis mecmuaları için temel kaynak sayılan sahifeleridir.

 

Asl’ın[31] Manası, Kitap ve Tasnif ile Farklılığı

Asl’ın manası hususunda âlimler tarafından iki farklı görüş aktarılmıştır:

1- Bazıları Asl’ı kitap ile eşanlamlı olarak görmüşlerdir. Allame Şuşteri bu görüşü şöyle savunmaktadır:

“Mutekaddimler (ilk dönemlerdekiler) Asl ile kitabı birbiri yerine kullanmışlardır. Örneğin Şeyh Tusi, Ahmed b. Meysem için şöyle demiştir: Hamid b. Zeyd’den Melahim ve Delalet kitabı ile diğer bazı Usul nakledilmiştir. Ya da Ahmed b. Seleme için şöyle demiştir: Hamid b. Ziyad ondan Kitab-ı Ziyad b. Mervan Kandi gibi birçok Usul nakletmiştir. Gördüğümüz gibi Şeyh, kitab ile Usul’u birçok yerde birbiri yerine kullanmıştır.”[32]

2- Çoğunluğun savunduğu diğer görüşe göre ise Asl ve kitap arasında özel ve genel mutlak kaidesi geçerlidir. Buna göre Asl aşağıdaki özellikleri taşıyan kitaba denir:

a- Sadece Masumların (a.s) sözlerini içermelidir. Kitap ise müellifin görüşlerini de ihtiva etmektedir.

b- Asl, başka bir kitaptan alıntı olamaz. Oysa kitap başka bir Asl’dan alıntı olabilir.[33]

Bu görüşe göre Asl özel bir kitap türüdür. Kısaca onu şöyle tanımlayabiliriz: Asl, Masum İmamlara (a.s) ait herhangi bir dizim veya değişikliğe uğramamış ilk haldeki rivayetleridir.

Bu Usul’un varlığı Masum İmamlar ve ashabının hadis yazımına verdiği önemi göstermektedir.

Şeyh Bahaî, bir hadisin sıhhat şartları arasında Usul-i Erba’a Mie’de yer almasını belirttikten sonra Usul’un önemi hakkında şöyle demiştir:

“Hadis şeyhlerinden edindiğimiz bilgiye göre Usul’un sahip ve yazarları Masum İmamlardan herhangi bir hadis duyduklarında kısmen de olsa unutulmaması için hemen onu Usul’a kaydetmişlerdir.”[34]

Bazı rivayetlerden anlaşıldığı üzere Masum İmamlar da bu Usul’den bazı bölümleri gözden geçirmişlerdir. Bu da Usul’ün güvenilirliğine katkı sağlamaktadır.[35]

Usul’ün tam olarak ne zaman yazıldığı ve hangi Masum İmamlar’ın sözlerini içerdiğiyle ilgili farklı görüşler vardır. Şehid-i Evvel, Muhakkik-i Hilli, Şeyh Hüseyn Abdussamed (Şeyh Bahaî’nin babası) ve Muhakkik-i Damad’a göre bu Usul, İmam Cafer-i Sadık’ın (a.s) dörtyüz ashabı tarafından yazılan ve İmam’ın söz ve sorulara verdiği yanıtları ihtiva eden hadis mecmuasıdır.

Şehid-i Evvel şöyle yazmıştır:

“İmam Cafer-i Sadık’ın sorulara verdiği cevaplardan dörtyüz sahife dörtyüz müellif tarafından hazırlanmıştır.”[36]

Muhakkik-i Hilli de şöyle demiştir:

“Sadece İmam Sadık’ın sorulara verdiği yanıtlardan dörtyüz tasnif dörtyüz muellif tarafından yazılmış ve bunlara Usul denilmiştir.”[37]

Emin'ul İslam Tabersi’ye göre ise bu mecmuada İmam Cafer-i Sadık'ın yanıtlarıyla birlikte İmam Musa Kazım’ın da yanıtları bulunmaktadır.[38]

Diğer görüşe göre ise Usul-i Erba’a Mi’e İmam Ali’nin döneminden başlayarak İmam Hasan Askeri’nin dönemine değin Masum İmamlar’ın tümünün özellikle de İmam Cafer-i Sadık’ın sözlerini ihtiva etmiştir.

Fazıl-i Derbendi bu konuda şöyle demiştir:

“İmamiye ekolündekiler Emir’el Mü­minin’den İmam Hasan Askeri’ye dek Usul diye meşhur olan dörtyüz kitap yazmışlardır.”[39]

Usul-i Erba’a Mi’e’nin Akibeti

Tarih kaynaklarından edindiğimiz bilgilere göre bu mecmua Şia’nın ilk hadis kaynaklarının yazıldığı Muhammedun-i Selas[40] yani Üç Muhammed dönemine dek var olmuş ve onlar tarafından istifade edilmiştir. Usul-i Erba’a Mie’nin bir bölümü ise Muhammed b. İdris Hilli (ö. 598), Seyyid İbn Tavus (ö. 673), Şehid-i Sani (ö. 966), Kef’emi (ö. 905) ve Mirza Hüseyn-i Nuri’nin dönemine kadar var olmuş ve ondan istifade edilmiştir.[41]

Şeyh Aga Bozorg-i Tehrani “Ez-Zerie” adlı eserinde Neccaşi’den Rical, Şeyh Tusi’den Fihrist, İbn Şehraşub’dan Mealim’ul Ulema gibi çeşitli tarih ve rical kaynaklarından yararlanarak 122 Usul fihristini açıklamıştır.[42]

Bugün sadece on altısı elimize ulaşan bu hadis mecmualarını merhum Hasan Mustafavi “el-Usul Sitte Aşr” adlı kitapta toplamıştır.

Şeyh Aga Bozorg’a göre bu Usul’ün yok olmasında iki faktör etken olmuştur:

1- İlk hadis mecmualarının yazımı ile birlikte âlimlerin Usul-i Erba’a Mie’ye olan ilgisi azaldı; çünkü zaten bu hadis mecmuaları Usul-i Erba’a Mie’den esinlenerek hazırlanmıştı ve ayrıca Usul-i Erba’a Mie’de belirli bir düzen ve fihristin olmayışı da ilginin azalmasına sebebiyet vermekteydi.

2- Ehl-i Sünnet [43] ekolünden fanatik görüşlü bazı kimselerin hk. 448 yılında Şeyh Tusi’nin kütüphanesini yakması sonucu birçok Usul yanmıştı.

 

Üçüncü Dönem:
Şia’nın İlk Hadis Mecmualarının Yazımı

Şia hadis tarihinin ikinci dönemini incelerken değindiğimiz üzere Masum İmamlar’ın ashabı, İmam Hasan Askeri’ye kadar Ehl-i Beyt’in hadis mirasını Usul kapsamında kaydetme çabasında bulunmuşlardır. Bu bağlamda herkes kendi metod ve yöntemleriyle ve de İmamlar’ın huzurundan faydalandığı kadarıyla bir hadis sahifesi hazırlamaya çalışmıştır. Her ne kadar Hamid b. Ziyad, Yunus b. Abdurrahman, Muhammed b. Yahya gibi bazı muhaddisler bu sahifeleri bir araya getirip kapsamlı bir mecmua oluşturma çabasında bulunmuşsa da bu sahifelerin tümüne erişememeleri ve yalnızca fıkıh gibi bazı özel konulara odaklanmaları neticesinde kayda değer bir sonuç elde edememişlerdir.

Diğer taraftan Gaybet-i Suğra’nın bitmesi ve Gaybet-i Kübra’nın başlamasıyla kapsamlı bir hadis mecmuasının olmayışı ve var olan Usul’ün de dağınık ve perakende olması neticesinde fıkıh ve kelam gibi çeşitli konularda âlimler arasında ihtilafların meydana gelmesi, kapsamlı bir hadis mecmuasının varlığını zaruri hale getirmiştir.

İşte bu eksikliğin giderilmesi için Sıkat’ul İslam Kuleyni (ö. 329), Şeyh Saduk (ö. 381) ve Şeyh Tusi (ö. 460) gibi büyük âlimler “el-Kâfi”, “Men La Yahzuru’l Fakih”, “Medinet’ul İlm”, “Tahzib ve İstibsar” gibi kapsamlı hadis mecmualarını kaleme almışlardır. Mezkûr âlimlerden önce Ahmed b. Muhammed b. Halid Barki (ö. 274), Muhammed b. Saffar (ö. 290) ve Hamid-i Kummi (ö. 300) gibi büyük âlimler de bu konuda çaba sarfederek “el-Mehasin”, “Besair’ud-Derecat”, ve “Gureb’ul Esnad” adlı eserleri tedvin etmişlerdir. Aynı zamanda Muhammedun-i Selas döneminde de bu şahsiyetler veya Şeyh Saduk, Şeyh Tusi ve diğer âlimler tarafından “Uyun-i Ahbar-i Rıza”, “el-Hisal”, “el-E’mali”, “el-Gaybe” ve “el-İktisad” gibi çeşitli hadis mecmuaları yazılmıştır. Fakat ilk belirttiğimiz beş eser diğer mecmualara nazaran kapsam, senetlerinin güvenirliği ve rivayetlerin içeriği bakımından daha zengin olduklarından Şii âlimlerinin ilgisine mazhar olmuş ve zamanla Kütüb-i Hamse (Beş Kitap) diye meşhur olmuşlardır. Sonraki dönemlerde “Medinet’ul İlm” adlı eserin yok olmasıyla geride kalan dört mecmua Kütüb-i Erba’a (Dört Kitap) adıyla Şia’nın dört temel hadis kaynağı olarak tanınmıştır.

Bu dört kaynak eserle ilgili kısa bilgiler aktaracağız:

1- Kâfi, Sıkat& rsquo;ul İslam Muhammed b. Yakub Kuleyni (