Ehl-i beyt(a.s), İmam Mehdi (a.s), Makaleler

İmam Mehdi (A.S)’In Gaybeti Hakkında 10 Eleştiri 10 Cevap

 

Şeyh Müfid (r.a)

Dinine yardım edenlere yardım edeceğine vaad veren, yolunu tanıyıp, o yolda yürüyenleri zaferle müjdeleyen ve kendisini inkar edenleri kurtuluşermeyeceğını bildiren Allah’a hamdolsun. Öyle bir Allah ki nimetleri kendisine yönelmeye sebep olmaktadır. O’nun azap ve intkamından yalnıza ona sığınmak gerekir.

Selam olsun önderimiz Muhammed Mustafa (s.a.a)’e ve O’nun pak Ehl-i Beyt (a.s)’ına ki Onlar insanların gerçek rehber ve kılavuzlarıdırlar.

Ben, daha önce, imametin gerekliği hakkında bir kitap yazmıştır. O kitapta, İmamların masumiyeti, Onların öteki insanlardan üstünlüklerini sahip oldukları faziletleri ve amellerini genişçe ele almış iddia ettikleri şeylerin doğruluğunu ispat eden deliller getirmiştim. Ayrıca Onları tam olarak tanıtan ayetler ve hadisleri de naklettim. Orada muhalıflerin inançlarının batıllığını yine neden İmamlardan bazılarının kıyam zalimlerin karşısına dikildiklerini ve bazılarının kıyam etmeyip, zulümler dökülen kanlar ve Kur’an’a yapılan muhaletlerin karşısında direnmediklerini delillerle genişçe açıklamıştım. Sonunda da şirlerin son imamının ğaybetlin nedenlerini beyan ettim.

Daha sonra imanında, faziletinde ve inanın doğruluğunda şüphe etmediğim bir dostum, İmam Mehdi Sahibel Zaman (a.s) hakkında kafasına takılan bazı soruları daha doğru eleştirileri, cevaplamamı benden istemişti. Benden onlara sırasıyla (onun yazdığı sıraya göre) cevap vereceğim. Cevaplar öyle bir şekilde olacak ki düşünebilen herkes bunları anlayabilcektir. Bunlar için ömrünü ilim öğrenme yolunda harcamaya ve kendi yazdığım öteki kitaplara baş vurmaya gerek kalmayacaktır. Bu yolda Allah’tan yardım diliyorum.

SORULARIN ÖZETİ

Soruların özeti şöyledir:

1) İmamiyye Allah’ın Hasan b. Ali b. Muhammed b. Ali b. Musa el- Rıza (Aleyhumus Selam) yani 11. İmam Hasan Askeri (a.s)’a daha hayattayken bir oğul verdiğini iddia ediyor. Halbuki, O’nun ailesinden ya da akrabalarından hiç kimsenin böyle bir çocuğun olduğundan haberi yoktur. Ayrıca hiç bir mezhep ve fırka imamiye’nin bu iddiasını kabul etmiyor. Acaba bu İmam Hasan Askeri (a.s)in oğlu olmadığına delil değil midir?

2) İmam Hasan Askeri (a.s)’ın kardeşi ve ona en yakın olan Cafer b. Ali b. Muhammed İmam Hasan Askeri (a.s)ın böyle bir oğlu olduğunu şiddetle inkar etmiştir. Hatta imam (a.s) vefat ettikten sonra O’nun bütün mallarına sahip çıkmıştır. Cafer zamanın halifesine, şiilerden bazılarının böyle bir iddia da bulunduklarını haber verdi. Halifede, İmam Hasan Askeri (a.s)’ın hanımları ve kenizlerinin hamile ya da doğum yapıp-yapmadıklarını araştırması için bu işi iyi bilen kadınlar onun evine yolladı. Ama hamile yada doğum ait hiç bir alamet bulamadılar. Bu, İmam Hasan Askeri (a.s)in bir oğlu olduğu iddiasının doğru olmadığını göstermektedir.

3- Şii tarihçilerinin hepsi, İmam Hasan Askeri (a.s) bütün mal ve vakıflarını annesi “Hadis”e (künyesi “Eb-ul Hasan”dır) vasiyet ettiğini, bu vasiyette dünyaya gelmiş ya da gelecek olan oğlundan sözetmediğini yazıyorlar. Bu da imamiyyenin iddiasının doğru olmadığını gösteren delillerden bir başkasıdır.

4- İnsanı her şeyden çok şüphe ve tereddüte düşüren şey İmam Mehdi (a.s)’ın doğum ve yaşamının neden gizli olduğudur. Halbuki, Onun babalarının bulunduğu zaman ve şartlar daha zordu. Buna rapmen onların doğumları gizletilmemiş ve onlar açıklarak kendilerinin kim olduklarını bildirmişlerdir.

5- Esasen İmamiyyenin iddiası gerçeklerle uyuşmamatadır. Çünkü bu kadar uzun süre yaşayan bir insanın yaşadığı yerden ve yaşam farzından hiç kimsenin haberdar olamaması imkansız gibidir.

6- İmamiyyenin iddiası bir başka yöndende gerçeklerin tarsinedir. O da şu dur: Diyorlar ki, İmam Mehdi, babasının vefatından bir kaç yıl önce yani h.k. 260 yılında dünyaya geldi ve şu ana kadar ki h.k. 1410 yılındayız yaşamaktadır. Buda normal olarak imkansız bir şeydir. Bir insan bu kadar uzun süre yaşayamaz.

7-  İmamiyyenin iddiasını doğru ve gerçekle uygun olduğunu kabul etsek bile, gizli olarka yaşayan bir imamın ne faydası olacaktır? Esasen beşeriyet islami tebliğ etmeyen, İslami had ve hudutları uygulamayan, hükümleri beyan etmeyen, kimseye yoll göstermeyen, emr-i bil maruf ve nahy an-il münker etmeyen ve islam yolun da cihad etme imkanı olmayan bir rehbere neden ihtiyaç duysujn?!

8- Şianın imamiye dışındaki fırkalarıda imamiye gibi bir önderlerinin gizli olarak yaşadığını iddia etmektedirler. Ama imamiye bunu şiddetle reddetmekte, onların inançlarının batıl olduğunu söylemektedir. Oysa bu fırkaların iddiaları için getirdiği deliller imamiyyenin getirdiği dilillerin aynısıdır. Örneğin “Mumtevire” fırkası 7. İmam Musa b. Cafer (İmam Musa Kazım) (a.s)’ın gizli olarak yaşadığını ve gerekli olduğu zaman zuhur edeceğini söylüyorlar. “Kisaniye” Muhammed b. Hanefi’ynin gizlide yaşadığını ve sonunda kıyam edeceğini iddia ediyorlar. “Navusiyye” 6. İmam Cafer b. Muhammed (a.s) (İmam Cafer-i Sadık)’ın “İsmailiyye” İsmail b. Cafer Muhammed’in gizli olarak yaşadığını ve bir gün gelip kıyam edeceklerini iddia ediyorlar. İmamiye bunların iddiasını reddediyorsa, kendi iddialarını da reddetmeleri gerekiyor.

9- İmamiyye İmam Mehdi (a.s)’ın gaybet ve zuhuru konusunda çelişkiye düşmüşlerdi. Bir taraftan, Allah lütuf ve merhametiyle İmamın gözlerden kaybolmasına ve insanların ona ulaşamamasına izin veriyor ve Allah, kullarının ihtiyacı olduğu zaman toplumu hıfzetmek ve maslahatın dışında onlara görünme izni vermemektedir diyorlar öte yandan bir imamın olmasının gerekliliğinin felsefesi hakkında, insanların dinin kanun ve meselelerinin bilen birine ihtiyacı olup, Allah’ın onu göndermesi gerektiğini söylemektedirler. Eğer Allah böyle birini göndermez ve insanlar dinin hükümlerini öğrenme imkanını bulmazlarsa bu Allah’ın beşeri nizamı göztmediğini kullarının ihtiyacı tam ve güzel bir şekilde temin etmediğini göstermektedir. Görülüğü üzere bu iki iddia tamamen birbiriyle çelişmektedir.

10- İslami mezheplerinin hepsi, mucizenin yanlızca peygamnberlere özgü bir şey olduğuna özel olduğunua inanmaktadırlar. İmamiyyenin iddiasına göre, İmam Zaman (a.s) zuhur edeceği zaman kendisini tanıtması için mucizeye ihtiyacı olacaktır. Ancak bu şekilde kendisinin imametini ispat edebilir. Çünkü kimse mucize olmadan onu tanıyamayacaktır. Ama mucize peygamberlere özgü birşeydir.

BİRİNCİ ELEŞTİRİ VE CEVABI

Eleştirmen birinci eleştirisinde şöyle diyor: “Hasan b. Ali (a.s)’ın oğlu İmam Mehdi (a.s)’ın doğumunun halktan , hatta kendi ailesinden gizlenmesi ve bu gizliliğin devam etmesi normalın dıın da olan bir şeydir.” Bu eleştiri çok zayıf ve temelsizdir.

Sebebi şudur: Bu iş hiçte normalın dışında bir şey değildir. Akıl ve bürhan böyle bir olayın gerçekleşebileceğini kabul ve tastik etmektedir. Tarihte bunun bir çok örneğini görmek mümkündür. Padişahlar ve devlet adamları çeşitli sebeplerden dolayı çocuklarının doğumunu gizlemişlerdir.

Mesela, birisi resmi olmayan karısından çocuk sahibi oluyor. Resmi karsının bunu bilmesini istememektedir. Çünkü resmi karısı bunu bilirse hased eder, kin besleyip, kocasının hayatını mahyedebilir. Bu yüzden aile düzeninin yıkılma tehlikesi geçinceye kadar çocuğunun doğumunu bütün yakınlarından gizlemektedir. Bazen de ölünceye kadar kimseye söylememekte yanlızca ölüm esasında çocuğun kime ait olduğu meçhul kalmasın ve hakları zayi olmasın diye açıklamaktadır.

Bir bakıyorsunuz çocuğu oluyor ve Padişah onun doğumunun bilinmesine izin vermiyor. Çocuk büyüyüp geliştikten sonra bunu açıklıyorlar. İran, Rum ve Hind padişahlarının bazıları işi yapmışlardı.

Tarihçiler şöyle yazıyor: Siyaveş’ın karısı ve Türk padışahı Efrasya’ın kızı Vesfaferid “Keyhusrev”i dünyaya getirmişti. Vesfaferid, Keyhusrev’in doğumunu uzun bir müddet dedesi Kikavus’dan gizledi. Kikavus, Babil ve daha çok doğunu padişahı idi. Kikavusun epey bir zaman ondan haberi olmadı. Halbuki yıllarca onu bulmak için uğraşmıştı. Tarih kitaplarıda bu olayı genişçe yazmışlardır. Fars tarihçileri Keyhusrev’in doğumunu ve gizletilmesinin sebebini yazmışlardır. Muhammed b. Cerir Taberi de “Tarih” kitabında olayı nakletmiştir.

Bu olay İmam Mehdi (a.s)’ın olayı gibidir. Eleştirmenler tarihteki bu olayları kabuyl ederken İmam Mehdi (a.s)’ın inkar etmektedirler.

Bazılarıda çocuğunun doğumunu yakınlarından ve akarabalarınden gizler çünkü onlar ırs yüzünden çocuğu öldürebilirler dolayısıyla varis sayısını azaltırlar. Ama çocuk büyüyüp artık ona bir zarar gelmeyeceği anlaşılınca kimliği açıklanır.

Bazen bakıyorsunuz bir padişah ülkesinin durumunu gözönüne alarak çocuğunu halktan gizliyor. Çünkü bazı ülkelerin halkı padişahın kendi neslinden olmayan birisini onun yerine kabul etmemektedir. Padişahta ordunun ve elinin altında olanların kendisine itaat edip etmedilerini denemek için çocuğunu onlardan saklamaktadır. Ülkenin işleri yerine oturucaya kadar onu gizlemektedir. Daha sonraları çocuğun kendi yerine geçeceğini açılıyor. Bu siyaset dünyasında meşhur olan bir şeydir.

Bazen bir padişah emrinin altındaki insanlara emniyet yönünden veya başka yönlerden nasıl tesir ettiğini anlamak için kendisini gizliyor veya öldüğünü halkın içinde yayıyor. Hatta bu gibi şeyler müslümanların arasındada çok görülmuştür. Bir çok çocuğun soyu babasının ölümünden sonra ortaya çokmıştır. Bu süre içinde kimse onu tanımamıştır. İki müslüman şahidin şahitliğiyle babasının kim olduğu  belirlenmiştir. Çünkü babası çocuğun ona ait olduğunun bilinmesini istememiştir. Çocuk onun gerçek çocuğu değildir, sadece islami maslahat icabı çocuk ona nisbet verilmektedir.[1]

Tarihe göze attığımızda, çeşitli sebeplerden dolayı padişahların ve normal insanların çocuğunu gizlediğini veya onun ölümünü ilan ettiklerinin bir çok örneklerini görmekteyiz.

Yine müslüman tarihçiler ve müslüman olmayan tarihçilerin hepsi Hz. İbrahim (a.s)’ın doğumunun gizli olduğunu ve akrabalarından kimseinin haberi olmadığını yazmışlarıdr. Çünkü o zamanın padişahının öldürmesinden korkuluyordu. Hz. Musa (a.s)’ın doğumu da Firavun tarafından öldürmesinden korkulduğu iöin gizli tutulmuştu. Kur’an Kerim açıkça Hz. Musa (a.s)’ın annesinin onu bir sandığa koyup, nehire attığını ve vahiy yoluyla çocuğunun salim kulacağının ona ilham edildiğini beyan etmektedir. Hz. Musa (a.s)’ın annesi onu korumak için bu işi yapmıştı.

Bütüm bunları göz önüne alarak şimdi şu soruyu soruyoruz: İmam Hasan Askeri (a.s) oğlunun doğumunu akraba ve yakınlarından gizlemesi acaba mantık ve normal şartların dışında olan bir olaymıdır. Oysa İmam Mehdi (a.s)’ın doğumunun gizli tutulmasının sebepleri öteki insanların doğumunun gizli tutulmasından daha açık ve daha normaldı. İleride bu sebeplerin neler olduğuna değineceğiz.

İMAM MEHDİ (A.S)’IN DÜNYAYA GELİŞİ KESİNDİR

İmam Askeri (a.s)’ın bir oğlu olduğunu kimse haber vermemiştir iddiasına gelince gerçekten çok zayıf ve asılsız bir iddia olup, gerçeğe de yakırıdır. İmam Hasan Askeri (a.s)’ın “Mehdi” adında bir oğlunun olduğunu ait veliller öteki insanların çocuklarının olduğunu ispatlayan yollardan daha emin ve güvenilidir. Çünkü insan, çocuğunu doğumunu bir çok yoldan ispat edebilir:

1) Ebe yada başka bir kadının doğum sırasında orada olması ve halka çocuğun kime ait olduğunu söylemesi.

2) Erkeğin karısının doğurduğu çocuğun kendisine ait olduğu söylemesi.

3) İki adil müslüman babanın çocuğun kendisine ait olduğunu söylemesine şehadet vermeleri.

İmam Mehdi (a.s)’ın doğumu bu yolların her üçüylede ispat olunmaktadır. İlim ve fazilet ehli, dindar ve takvalı bir çok kadın ve erkek, imam Hasan Askeri (a.s)dan kendisinin bir oğlu oluğunu ve Onun kendisinden sonra İmam olacağını buyurduğunu nalediyorlar. Onların bir kısmı İmam Mehdi (a.s)’ı kundaktayken, bir kısmı da üç-dört yaşındayken görmüşledir.

İmam Mehdi (a.s)’ın kendileri de babasından sonra şiilerin sorularını cevaplamış onlara emirler vermiştir. Şiilerde üzerlerine farz olan hums, zekat vb. gibi şeyleri O’na ulaştırmışlardır. Bu konuyu İmam Hasan Askeri (a.s)’dan nakleden, daima O’nun huzurunda olan ve İmam Hasan Askeri (a.s)’dan sonra İmam Mehdi (a.s)’ın hizmetinde bulunan güvenilir insanlardan bazılarının isimlerini “el- İrşad fi Marifet- illah Al- al ibad” ve “el- İzah fil İmamet vel Ğaybet” adlı kitaplarımda naklettim. Daha çok bilgi edinmek isteyenler o kitaplara baş vurabilirler.

İKİNCİ ELEŞTİRİ VE CEVABI

Eleştirmen şöyle diyor: “Cafer b. Ali kardeşinin (İmam Hasan Askeri (a.s)) oğlu oluğunu şiddetle reddetmiştir. Bu yüzden İmam (a.s)’ın ölümünden sonra O’nun mallarına sahip çıkmış, zamanın sultanın O’nun kadınlarının ve kenizlerinin hamile olup-olmadığını öğrenmek için araştırmaya zorlamış ve İmam (a.s)’ın oğlu olduğunu iddia edenin kanının dökülmesini caiz bilmiştir.”

Bu eleştiride önceki eleştiri gibi bir kaç yönden temelsiz ve boştur:

1- Bir isanın amelinin delil olarak kabul edilmesi o amelin doğruluğuna ayrıca o şahsın yalnış ve hata yapmamasına bağlıdır.  O insan asla günah işlememelidir. Müslümanların hepsi Cafer b. Ali’nin böyle bir makamının olmadığını biliyorlar. Onun Masum imam (a.s)’ın oğlu olması böyle bir makama (günah işlememe makamı) sahip olmasını gerektirmemektedir. Geçmişte bir çok insan vardı ki peygamberin oğlu olmasına rağmen büyük günahlara düçar olmuşlardır.

Kur’an-ı Kerim, Hz. Yakup (a.s)’ın evlatlarının babaları peygamber olmasına rağmen Hz. Yusuf (a.s)’a zulmettekilerini açıkca buyurmaktadır. Hz. Yakup (a.s) Hz. Yusuf (a.s)’ın koruması için evlatların sıkı sıkı tenbihleyip, onlardan ahit almasına rağmen onlar şeytanın hilesine uyarak, O’nu kuyuya atmışlardı. Hz. Yakup (a.s)’ı uzun bir süre, Hz. Yusuf (a.s)’dan ayrı bırakmış, O’nu üzüntü ve kedere boğmuşlardı. Suçsuz olduklarını ispatlamak için de yalan yere yemin ettiler. Hz. Yakup (a.s)’ın çocukları gibi peygamber evlatları böylesi yanlış bir düşünce ve amele kapılmışlarsa, makamı onlardan daha aşağı olan birisinin de aynı şeyi yapması acaba ihtimal dışı mıdır?

2) Cafer’in kardeşinin oğlunun varlığını bilmesine rağmen onu inkar etmesi çok doğal olup, beklentinin dışında bir şey değildir. Çünkü Caferi, kardeşinin oğlunun inkar etmeye sürükleyen tabii sebepler çoktu. Bu sebepleri şöyle sıralayabiliriz:

A) İmam Hasan Askeri (a.s)’ın çok malı vardı. Cafer, eğer bu malı ele geçirebilseydi bir çok nefsani isteklerine ve maddi arzularına kavuşacaktı.

B) İmam Askeri (a.s)’ın şiaların içinde öyle büyük ve değerli bir makam vardı ki, şiirler her türlü şahsi ve toplumsal işlerinde onu kendilerine mukaddem eder, ona itaat ederlerdi. O’nun rızasını Allah’ın rızası ve gazabını Allah’ın gazabı olarak kabul ederlerdi.

C) İmam Hasan Askeri (a.s) şiilerin maddi ve manevi işlerinin mercii ve ve sorumlusu idi. Şiilerin hepsi zekat ve humuslarını ilahilar vazife olarak Ona veya Onun vekillerine teslim ederlerdi. O da müstehak olanlara ulaştırırdı. Cafer, şiilerin İmam Askeri (a.s) dan sonra bu paraları onun halifesine vereceklerini biliyordu. Bu kadar tahrik edici sebepleri gören Cafer “Mehdi” (a.s) inkar ediyorsa, acaba onun sözünü ve şahitliğini kabul etmek doğru mudur?

Caferin inkarını delil olarak kabul edenler gerçekte Hz. Muhammed (s.a.a)’ın peygamberliğini inkar eden Ebu Leheb’in inkarını delil olarak kabul eden bir kısım yahudi ve hıristiyanlar gibidirler. Hz. peygamber (s.a.a)’in amcası Ebu Leheb, O’nun (s.a.a) peygamber olduğunu ispat eden mucizeleri görmesine rağmen yine de Hz. Muhammed (s.a.a)’in peygamberliğini inkar ediyrodu Halbuki Cafer ve Cafer gibilerin gerçeği keşfetmesi çokdu kolay bir şey değildir. Çünkü gerçek bu gibi insanlardan gizli tutuluyordu.

Kısaca şunu demek istiyorum, bu konuyu kabul etmeyenler Cafer b. Ali veya Ebu Cehl veya Ebu Lehebin inkarlarını delil olarak getirmezler. Çünkü onlar ne tarafsız bir alim ve nede islam fakihidirler. Aksine onlar avam ve cahillerdendirler.

3) Şii tarih yazarları ve şii olmayan tarihçiler Cafer b. Ali’nin yaşam ve ahlakını onun kardeşinin oğlu “Mehdi” (a.s)’ı inkar etme sebeplerini ve neden halifeyi İmam Mehdi (a.s)’a ve şiilerine karşı tahrik ettirdiğini nakletmişlerdir. Eğer bende onları burada nakledersen durum açığa çıkacak ve Caferin kötü niyyetini herkes anlayacaktır. Ama bir kaç sebepten dolayı bunları aktaramıyorum. Bu sebeplerden biri şudur: Bugün Caferin soyundan gelen bir çok insan var ki onlar İmam Mehdi (a.s) ve Onun yüce makamını kabul edip, iman getirmişlerdir. Hatta yaptığım araştırmalar sonucunda diyebilirim onların hepsinin inancının “imamiyye”nin inancı gibi olduğunu gördüm. Onlar İmam Mehdi (a.s)’ın yaşadığını ve zuhurunu beklediklerini söylüyorlar. İslami inanç ve insanın halaki yapısı, onların geçmişini burada açıp, daha fazla rencide etmememi gerektirmektedir.

Sonra burada verdiğim cevaplar, İmam Hasan Askeri (a.s)’ın oğlunun olduğunu inkar eden “Mutezili”, “Haşeviye”, “Zeydiye”, “Hariciler” ve “Murcie” gibi dar düşünceli fırkalar için yeterlidir. Caferin yaşamına ve ahlağına ayrıca değinmeye gerek yoktur.

ÜÇÜNCÜ ELEŞTİRİN VE CEVABI

Eleştirmen şöyle diyor: İmam Hasan Askeri (a.s) ölüm döşeğinde iken annesi “Hadis” (Ümm-ül Hasan)’e vakıflarını ve mallarını vasiyet etmiş onlarda tasarruf etme hakkını ona vermiştir. Bu İmam Askeri (a.s)’ın oğlu olmadığının delilidir.

Bu eleştiri de zayıf ve temelsizdir. Buna dayararak İmam Hasan Askeri (a.s)’ın oğlunun olmadığı ispat edilemez. Çünkü İmam Askeri (a.s) annesine vasiyette bulunmuşsa bunun sebebi oğlunun doğumunu gizlemek, onun kanının dökülmesini helal bilenlerden saklamak içindi. Eğer vasiyetinde ondan bahseder veya onun kedisine direk olarak vasiyet etseydi, o zaman asıl ve yüce hedef olan “Mehdi” (a.s)’ın gerekli ve münasip bir zamana kadar korunması hedefi tehlikeye düşerdi. Hatta İmam (a.s) vasiyetinde halifeye yakın olan “Mevla Vasık”, “Mevla Muhammed b. Me’mun” ve “Feth b. Abdrabbih” gibi saray adamlarının adının da getirdi ki, vasiyet Abbasiler tarafından muteber sayılsın ve oğlunun varlığını hususunda şüphe uyanmasın. Bu şekilde onların “Mehdi” (a.s)’ı aramalarına engel olmak ve şiileri onun varlığına ve imametine inanma ittihamından uzak tutmak istiyordu.[2]

Yukarıda söylenenlerden şu anlaşılmaktadır: Her hangi Birisi, İmam Askeri (a.s)’ın anesine yaptığı vasiyeti dayarak İmamiyyenin inancını batıl etmeye çalışır ve İmam (a.s)’ın gizlide yaşayan oğlunu inkar ederse bu durum onun düşünme ve anlama kapasitesinden yokson olduğunu göstermektedir. Bu şahısın önemli işlerde tedbir alan akıllı insanların matodundan haberi yoktur. İnsanlar, işlerinde her zaman böyle yollara başvurular.

MANSUR, 6. İMAM (A.S)’IN VASİSİ OLUYOR

Şii tarihçilerinin hepsi şöyle yazıyorlar: Şiilerin 6. İmamı İmam Cafer b. Muhammed vefatı esnasında 4. kişiyi kendisine vasiy olarak seçti.

Birincisi zamanın halifesi Mansur, ikincisi halifenin veziri Rabi’, üçüncüsü hanım Hamide Berberi, dördüncüsü ise oğlu İmam Musa Kazım (a.s) dır.

Bu dördüne bütün mal ve vakıflarından tasarruf etme hakkı verdi. Öteki çocuklarının vasilik iddiasında bulunacağını bileliği için vasiyetinde onlardan onların ismini vasiyetinde zikretmiş olsaydı sözkonusu bu durum onların iddialarını güçlendirecekti. Eğer İmam Musa Kazım (a.s) fazilet, kemal, zühd ve rehberlikte meşhur olmayıp, İmam Mehdi (a.s) gibi tanınmamış olsaydı şüphesiz ki İmam Cafer-i Sadık (a.s) onun adını vasilerinin içinde getirmezdi. İmam Cafer-i Sadık (a.s)’ın vasiyeti bu şekilde etmesi, gerçelk vasi ve halifesi olan İmam Musay-ı Kazım (a.s)’ı korumak, Mansurun hususiyetinden uzak tutmak içindi.

Bu olay, İmam Hasan Askeri (a.s)’ın İmam Mehdi (a.s)’ı zamanın rejiminin zararlarından korumak için gizlemesi geretiğini başka bir delildir.

DÖRÜNÜCÜ ELEŞTİRİ VE CEVABI

Eleştirmen 4. eleştirisinde şöyle diyor: İmam Hasan Askeri (a.s) oğlunu duyduğu endişeden dolayı gizlemişi kimseye Onun doğumnu ve yaşamını bildirmemişse, öyleyse bunu kendisinden önceki İmamlar (a.s)’ın da yapması gerekirdi. Çünkü önceki İmamlar (a.s) kendi zamanlarındaki halifeler tarafından daha çok baskı altında olup, tehdit ediliyorlardı. Halifelerin İmamlar (a.s) ve şiilere karşı davranış daha şiddetli idi. Ama İmam Hasan Askeri (a.s) ve oğlunun zamanında şiiler daha çok ve daha zengindiler; dolayısıyla endişlemesine gerek yoktu.

Bu eleştiri de çok temelsiz bir eleştiridir. İmam Askeri (a.s)’ın oğlunun doğumunu ve yaşadığını gizlemesi ve şiilere bile Onun adını söylememesi hatta işaret edilmesine dahi izin vermemesinin sebebi şudur. Halifeler önceki İmamların (a.s) saltanat işlerine karışmadıklarını ve onların aleyhine silahlı kıyamlara izin vermediklerini biliyorlardı. İmamlar şialara tekiyye etmelerini tavsiye ediyorlardı. İmamları kendi yakınlarından bazıları silahlı mücadele etmek istediklerinde bunu şiddetle kınıyor ve bir kaç şart gerçekleşmeden silahlı mücadelenin yapılmayacağını söylüyorlardı. Bu olaylar şunlardı:

1) Öğle vakti güneşin durması

2) Gökten özel bir şahsın adının işitilmesi

3) Beyda’da bir ordunun toprağa gömülmesi

Bu olaylar gerçekleştiği zaman son hak rehber zalim ve batıl devletleri yok etmek için silahlı mücadelesini başlatacaktır. Bu yüzden o zamanın halifeleri imamlar (a.s)’ın varlığına ve onları tebliğ edenlere çok ehemmiyet vermezlerdi. Ayrıca silahlı kıyamlara yeltenen veya silahlı kıyamlara olumlu cevap veren şii çok azdı.

Ama İmam Hasan Askeri (a.s)’ın vefatından sonra artık İmamların (a.s) sessizlik dönemi bitiyor ve sılahlı kıyamı başlatacak bu işi kesinlikle yapacak imam (a.s)’ın dönemi başlıyordu. Bu durum, Onun (a.s) yakalanıp şehid edilmesi sebebini şiddetlendiriyordu. İmam Mehdi (a.s)’ın dönemindeki halifeler, eğer Onu öldürürlerse önemli ve tehlikeli bir kıyamı yokedeceklerdi.[3]

BEŞİNCİ ELEŞTİRİ VE CEVABI

Eleştirmen şöyle diyor: İmam Mehdi (a.s)ın doğumundan bu güne kadar uzun bir süre geçmesine rağmen kimse O’nu görmemiş, yakınlarındanda hiç Onun nerede olduğu hususunda bilgisi yok. Bu durum normalın dışında olan bir şeydir. Çünkü bir insan, düşmanın korkusundan veya başka bir sebepten dolayı gizleniyorsa, onun gizlenme süresi genellikle 20 yıldan öteye geçmez. Sonunda gizlendiği yerin neresi olduğu bilinir. Hatta gizli oluğu bu süre içinde yakınları ve güvendiği dostları onu görmeye gider, onun durumundan haberdar olurlar.

Bu eleştiride bir kaç yönden rededilmiştir:

1) Şiilerden güvenilir bir grup İmam Hasan Askeri (a.s)’ın  sırdaşı olup, Onunla şiilerin arasında vasıta idiler. Onları, İmam Mehdi (a.s)’la görüşüp, Ondan çeşitli hüküm ve meseleler nakletmişlerdir. Şiilerden aldıkları malları İmam (a.s)’a teslim ediyorlardı. Osman b. Saide Amri, onun oğlu Muhammed b. Osman bu güvenilir vasıtalardandır. Yine “Beni Said” ve “Beni Mehziyar” Ahvazda, “Ben-il Rukuli” Kufede, “Ben-i Nevbaht” Bağdatta ve bazılarıda Kum, Kazvin v.s. bölgelerdeki vasıtalardandırlar.Onların hepsi İmamiyye ve Zeydiye’nin içinde meşhur olup, Ehl-i Sünnetin çoğunluğu tarafındanda tanınmaktadırlar. Onlar akıllı, emin, düşünen, bilgin ve siilerin ve şii olmayanların itimat ettiği insanlardı. Hatta halifeler bile onlara saygı gösterirlerdi. Çünkü Onlar faziletli ve adildiler. Öyleki halife düşmanların onlara ettiği ittihamlara asla itina etmezdi. Onlar hassas olan siyasi inanç ve görüşleri beyan etmezlerdi. Düşmanın eline bahane verecek hiç bir söz söylemezlerdi.

2) Daha Mehdi (a.s) dünyaya gelmeden yıllar önce peygamber (s.a.a) ve İmamlar (a.s), Onun kıyam etmeden önce biri küçük biri de büyük olmak üzere iki ğaybetinin olacağını olacağını haber vermişlerdi. Büyük gaybeti çok uzun olacaktır. Ğaybet-i Suğra (küçük ğaybet)da özel dostları Onun haberlerini yerini başkalarına söyleyeceklerdir. Ğaybet-i Kubra (büyük ğaybet) da ise mü’min ve takvalı insanların dışında kimse Onun yerini bilmeyecek, Ondan haber alamayacaktır.

Bu konudaki hadisler, İmam Askeri babası ve ceddi (a.s) daha dünyaya gelmeden şiilerin hadis kitaplarında nakledilmiştir. İki ğaybetin gerçekleşmesi, bu hadislerin ve İmamiyyenin inancının doğru olduğunu ortaya koymuştur.

3- Dini bir gereklilikten dolayı gözlere görünmeyen bir insanın hangi delile dayanarak mutlaka yakınları veya güvendiği dostları tarafından yerinin bilinmesi gerektiği iddia olunuyor? Bir çok insan vardı ki gizlendikleri zaman kimsenin haberi olmadı. Bu gibi insanların bazılarını aşağıda örnek olarak getiriyoruz:

A) Müslüman ve müslüman olmayan tarihçilerin hepsi, semavi dinlerin takipçilerinden Hz. Musa (a.s)’dan çok önce gelen Hızır (a.s) adında bir peygamberin gözlerden saklandığını ve bu güne kadarda yaşadığını naklediyorlar. Kimse onun yerini keşfedememiş, onunla irtibatı olanlardan daha onun hakkında haber alammıştır. Sadece Kur’an-ı Kerim onunla, Hz. Musa (a.s) arasında geçen bir olayı kısaca aktarmıştır. Bazı tarihçilerde, Onun takvali insanlardan bazılarına tanınmayan bir şekilde göründüğünü söylüyorlar. Halkın da bir kısmı şöyle diyor: Bazı takvalı insanlar onu görmüşlerdir, ama tanıyamamışlardır. Ondan ayrıldıktan sonra, O şahsın Hz. Hızır (a.s) olduğunu anlamışlardır.

B) Kur’an, Hz. Musa (a.s)’ın Firavun rejiminin vatanından kaçıp gizlendiğini bu uzun süre içinde kimsenin Onun şahsından ve yerinden haberi olmadığını beyan ediyor. Ancak peygamberliğe seçildikten kavmini davet için Mısır’a geri döndü.

C) Kur’an-ı Kerim, “Yusuf” suresinde Hz. Yusuf (a.s)’ın hikayesini ve Onun kayboluşunu beyan etmektedir. Bu olay babası Hz. Yakup (a.s)’ın kayboluşunu beyan etmektedir. Bu olay babası Hz. Yakup (a.s)’ın peygamber olduğu ve kendisine vahiy nazil olduğu zaman gerçekleşmiştir. Kur’an Hz. Yusuf (a.s)’ın kayboluşunu, baba ve kardeşlerinin hiç bir şekilde ondan haberleri olmadığını kaybolduğu sırada Onun Mısırın padişahı olduğunu buyuruyor. Kardeşleri defolaraca onu görmüş ondan eşya almış ve onunla sohbet etmelerine reğmen kaybolan kardeşleri olduğunu anlayamamışlardır. Hz. Yakup oğlu Hz. Yusuf için yıllarca ağladı. Bu ayrılık Hz. Yakup’un bekini büküp zayıflattı. Sonunda gözleri kör oldu. Neticede birbirlerine kavuştular.

D) Hz. Yunus (a.s)’ın hikayesi de şaşırta hikayelerden biridir. Hz. Yunus (a.s) bir müddet kavmine tebliğ etti. Kavmi Onu dinlemiyor ve Onunla alay ediyorlardı. Sonra onlarıne elinden firar etti. Onların arasından ayrıldığı süre içinde Allah’tan başka kimse onun yerini bilmedi. Çünkü Allah onu bir balığın karnında saklamıştı. Hz. Yunus burada uzun bir sürel kaldı. Daha sonra Onu balığın karınından çıkarıp, sahilde bir ağacın altına attı. Hz. Yunus (a.s) ağacı ve o yeri tanımıyorud. Bu şekilde kaybolmak normalın dışında olan bir şeydir. Ama bu olay Kur’an’da beyan edilmiş ve bütün semavi dinlerin takipçileri bunu tarih kitaplarında nakletmişlerdir.

E) Bundan daha şaşırtıcı şey Ashabı Kehf’in hikayesidir. Onların kavimlerinden ayrılıp, mağaraya gitmelerini Kur’an nakletmiştir. Kur’an bu hikayeyi şöyle anlatıyor: Onlar, köpekleriyle beraber mağaraya gittiler. Köpekleri mağaranın ağzında başını ön ayaklarının üstüne koyup oturdu. Onlar 309 yıl mağarada kaldılar. Normal olarak uyuyan bir insan gibi o tarafa bu tarafa dönüyorlardı. Bu süre içinde güneşin onlara yansıması ve rüzgarın üstelerine esmesi bir zarar vermemiş ve salim kalmışlardır. Benden telerinde hiç bir zayıflık ve kokuşma olmamıştı. Sonra Allah-u Teala onları uyandırdı. İçlerinden birini kendi zamanlarının geçerli olan parasıyla yiyecek alması için şehire gönderdiler.

Kur’an’ın uyurduğu gibi bu süre içinde kimsenin onlardan haberi yoktu.

Böyle bir olay normal olarak imkansız bir şeydir. Ama eğer Kur’an’da a& ccedil;ıkca gelmeseydi bu olayı maddec