Ehl-i beyt(a.s), İmam Sâdık (a.s), Makaleler

İmam Câfer Sadık (a.s.)’ın Hayatından Dersler

quot; buyurdu. Aradım, birkaç ekmek buldum; getirip kendisine verdim. Abasının altında ekmek dolu büyükçe bir torba vardı, pek ağır olduğu belliydi. "Efendim, şu torbayı benim taşımamama müsaade etseniz?" diye rica ettim; razı olmadı. "Bu benim işim." dedi ve ekledi: "Ama dilersen, binimle gelebilirsin."

uuml;yorsam, Allah’ın g&uum

İmam’la birlikte Benî Saide Gölgeliği’ne gittik. Şehrin yoksulları birbirine sokulmuş, derin bir uykuya dalmışlardı. İmam onları uyandırmamaya özen göstererek her birinin abasının altına bir iki ekmek koydu, hiçbirini ihmal etmedi. Ekmekler bitince geri döndük. Yolda, dayanamayıp; "Efendim" dedim, "onlar Ehl-i Beyt dostlarından mıydı?" İmam; "Hayır." buyurdu, "Öyle olsaydı, çok daha fazla yardımımız olurdu onlara."

Hişam bin Salim de şöyle nakleder: "İmam Sadık’ın (a.s.) hiç terk etmediği bir âdeti vardı; gece yarısına doğru yanına para, yiyecek maddeleri, ekmek, et, vb. şeyler alır, bir torbaya doldurur, bizzat kendisi sırtlar ve Medine’nin yoksullarını dolaşarak onlara dağıtırdı. Onlar kendilerine bunca yardım eden o insanın kim olduğunu bilmezlerdi bile. Ancak İmam şehid olup beka âlemine göçtüğünde bu yardımların kesilmesi üzerine olayın farkına varıp kendilerine yıllardır yardım eden o esrarengiz iyilik meleğinin İmam Sadık (a.s.) olduğunu anladılar." (Biharu'l-Envar c.47, s. 20)

 

İmam Sadık’ın (a.s.) yakın ashabından biri, Lübnan topraklarında bulunan Cebel-i Âmil’de yaşıyordu. Bölgenin hatırı sayılır zenginlerinden olan bu Müslüman, hac için Mekke’ye giderken, yolu üzerindeki Medine’ye uğrayıp İmam’ı ziyaret etti ve İmam’a on bin dirhem vererek kendisine Medine’de bir ev satın almasını rica etti.

İmam parayı alıp Medine’deki yoksul seyyidlerle diğer yoksul Müslümanlar arasında paylaştırdı.

Adam hac yolculuğundan döndüğünde İmam’ın huzuruna çıkıp kendisine ev alınıp alınmadığını sordu. İmam; "Evet." buyurdu ve ekledi: "Tapusunu da ister misin?" Adam; "Evet efendim." deyince, İmam ona bir kağıt verdi. Adam açıp okudu, kağıtta şöyle yazılıydı: "Câfer bin Muhammed, bu adama cennette bir ev satın almıştır; bu evin bir tarafı Hz. Resulullah’ın (s.a.a.), bir tarafı Hz. Emir’ül-Mü’minin Ali’nin (a.s.) ve iki tarafı da Hasan ile Hüseyin’in (a.s.) evine komşudur."

Bu ilginç tapu olayı karşısında hiç şaşırmayan adam, İmam’ın el yazısı olan mektubu saygıyla öpüp başına koydu ve; "Ben razıyım efendim." diyerek teşekkür etti. İmam; "Ev için verdiğin parayı da seyyidlerle yoksullar arasında bölüştürdüm." buyurdu. Lübnanlı Müslüman dua edip memnuniyetle Medine’den ayrıldı.

Ülkesine döndüğünde, İmam’ın el yazısının kefeni arasına konulmasını vasiyet etti. (Biharu'l-Envar c.47, s. 134)

 

Ehl-i Beyt Muhabbetinin Tesiri

Abbasî hükümetine bağlı emirlerden birinin Rufeyd adlı bir kölesi vardı. Emir, bir gün kölesine fena halde sinirlenerek onu öldürtmeye karar verdi. Meselenin farkına varan Rufeyd emirin sarayından kaçarak İmam Sadık’ın (a.s.) evine sığındı.

İmam Sadık (a.s.) köleyi yatıştırdıktan sonra; "Şimdi emire git ve ona selamımı söyledikten sonra Resulullah’ın (s.a.a.) evladının sana aman verdiğini bildir." buyurdu.

Rufeyd; "Aman efendim!" dedi telaşla, "Emir Şamlıdır, Şamlıların Ehl-i Beyt İmamlarına düşman olduğunu bilmez misiniz?! Ona sizin selamınızı söylersem, çok daha fazla öfkelenir."

İmam (a.s.); "Korkma!" buyurdu, "Git ve dediğim gibi yap!"

Rufeyd korku ve telaşla emirin sarayının yolunu tuttu, yolda karşılaştığı bir adamın; "Neyin var senin? Yüzünde ölüm izleri var gibi!" demesi üzerine korkusu kat kat artmıştı.…

Rufeyd bu korku içinde emirin sarayına gitti. İçeri girer girmez nöbetçiler onu tutuklayıp ellerini bağlayarak emire götürdüler; emir onun derhal öldürülmesini emretmişti. Cellat gelince Rufeyd; "Ya emir!" diye haykırdı, "Ben kendi ayağımla geldim buraya, size söylemek istediğim bir şey var, ama bu sırrı yalnız size söyleyebilirim!"

Emir, herkesin çıkmasını söyledi. Yalnız kaldıklarında Rufeyd; "İmam Câfer Sadık’ın (a.s.) selamını getirdim size." dedi, "İmam, bana aman verdiğini size söylememi istedi."

Emir pek şaşırmıştı. "Bu söylediklerinin doğruluğunu yeminle ispatlayabilir misin?" diye sordu. Rufeyd yemin edince, emir tekrar aynı soruyu sorup yeminini tekrarlattı. Emir pek sevinmişti. "Sen de benim ellerimi böyle bağlamazsan, kendimi affedemem!" diyerek hemen Rufeyd’in ellerini çözdü. Rufeyd emirin ısrarı üzerine, onun ellerini bağladı ve sonra da çözdü. Şamlı emir, parmağındaki yüzüğü çıkarıp onun parmağına taktı; "Bu benim mühürümdür." dedi, "Bundan sonra sen benim en yakın adamımsın, hazine sorumluluğu da sana ait, dilediğini yapabilirsin!"

Ehl-i Beyt’in velayetine sarılan Rufeyd, sadece ölümden kurtulmamış, emirin sarayında onun emini de olmuştu şimdi.

Allah ve Peygamber de Sevinir

İmam Sadık’ın (a.s.) dostlarından olan Necaşî adlı bir şahıs, dönemin iktidarı tarafından Ahvaz emirliğine atanmıştı. O bölgede yaşayan Şiilerden biri, İmam Sadık’a (a.s.) giderek Necaşî’nin bölgesinde kendisine on bin dirhem vergi ve haraç bağlandığını, kendisinin bunu verebilecek durumda olmadığını söyledi ve İmam’dan yardım istedi. İmam (a.s.), Necaşî’ye hitaben; "Kardeşini sevindir ki, Allah Teala da seni sevindirsin!" mazmununda bir mektup yazarak ona verdi. Mektubu alan adam Necaşî’ye gitti. Onunla yalnız kalınca, mektubu kendisine verdi. Mektubu saygıyla öpüp başının üzerine koyan Necaşî; "İsteğin nedir?" diye sorunca, adam; "On bin dirhem vergi ve haraç isteniyor, bunu verebilecek durumum yok benim." dedi.

Necaşî defterdarını çağırtıp; "Bu adama yazılan vergi ve haraç borcunu benim adıma yazın." dedi ve; "Gelecek yılki vergisini de benim hesabıma yazın." diye ekleyerek ona dönüp; "Şimdi seni sevindirebildim mi?" diye sordu. Adam; "Evet." dedi. Necaşî bununla da yetinmeyip ona kendi malından bir at, bir köle, bir cariye ve yeni bir takım elbise hediye etti. Necaşî, tekrar onu sevindirip sevindiremediğini sordu; olumlu cevap alınca, odasındaki halıyı dürerek; "Al, bu da senin olsun!" dedi.

Adamcağız, neye uğradığını şaşırmıştı; halıyı da alıp diğer hediyelerle birlikte oradan uzaklaştı.

Bir süre sonra Medine’ye gitmiş, ilk işi İmam’a uğramak olmuştu. Olup bitenleri anlattığında İmam’ın neşeyle kendisini dinlediğini görüp; "Efendim" dedi, "Necaşî’nin yaptıkları sizi de pek sevindirdi galiba!" İmam başını sallayıp; "Evet" buyurdu, "Allah’a yemin ederim ki o, Allah’ı ve Peygamberi’ni de sevindirmiş oldu!"

İmam (a.s.), yakın adamlarının hepsine bu talimatı vermiş, sıkıntıda olan Müslüman kardeşlerine yardım etmelerini, yoksulluk yüzünden onların zorba ve gasıp iktidarlara eğilmesini engellemelerini istemişti. (Biharu'l-Envar c.48, s. 174)

Biz Ahdimize Vefa Ettik

Emevîler zamanında devlet işlerinde çalışan bir genç, İmam Sadık’ın (a.s.) adamlarından olan Ali bin Ebî Hamza’ya giderek kendisini İmam’la görüştürmesini rica etti.

İmam, onun bu ricasını reddetmemiş ve genci huzuruna kabul etmişti. Genç; "Efendim" dedi, "ben Emevî iktidarında divan hizmetinde bulunarak epeyce mal mülk edindim ve kazandıklarımın helâl mi, haram mı olduğuna hiç aldırmadım. Şimdi hatamı anlamış bulunuyorum; bana bir yol gösterin, bu malları ne yapmam lazım şimdi?"

İmam (a.s.), karşısındaki genci şefkatle süzdükten sonra; "Evlat" dedi, "sen ve senin gibileri böylesine helâl haram demeden mal mülk edinip Emevîlere vergi ve haraç toplamamış, kalemlerini ve kılıçlarını onların hizmetine sunmamış, onların cemaat namazları ve toplantılarına katılmamış olsaydı, Emevîler biz Ehl-i Beyt’in hakkını gasbedecek gücü asla bulamazlardı. İnsanlar onlara yardım etmeyip onları kendi hallerine bırakmış olsalardı, Emevîler bugün bunca mal mülkün sahibi olabilir miydi gerçekten?"

Genç adam pek utanmıştı. "Haklısınız efendim." dedi mahcubiyetle, "Benim için hiçbir kurtuluş yolu yok mu?" İmam;

-Söylersem yapar mısın? diye sordu.

-Evet efendim.

-Bu yoldan kazandığın bütün mal mülk ve parayı ayır; hakkını yediğin insanları tanıyorsan, git onları bul ve haklarını ver; eğer tanımıyorsan, onların adına o malı sadaka olarak ver. Bunu yaparsan, cennete gireceğine ben söz veriyorum.

Genç adam kısa bir sessizlikten sonra başını kaldırıp; "Dediğiniz gibi yapacağım efendim." diyerek oradan ayrılıp Ali bin Ebî Hamza’yla birlikte Kûfe’ye gitti. Bütün mal varlığını satarak hakkını yediği insanların hakkını ödedi; geriye kalan malının tamamını Allah yolunda sadaka olarak verdi. Sırtındaki gömleği de sadaka olarak verdiğinden, Ehl-i Beyt dostları kendi aralarında para toplayıp ona bir elbise almışlardı. Çok geçmeden genç adam hastalanıp yatağa düştü. Ali bin Ebî Hamza onu ziyarete gittiğinde durumu çok ağırdı. Genç adam gözlerini güçlükle aralayıp Ali’yi görmüştü. Onu tanıyınca; "Allah’a yemin ederim ki İmam Sadık (a.s.) verdiği sözüne vefa etti, İmam doğru söyledi!" dedi. Bu, onun son sözleri olmuştu.

Ali’yle arkadaşları cenazeyi gusledip kefenledikten sonra toprağa verdiler. Genç adamın kefen için verecek parası bile kalmamıştı. Ali bu işi tamamladıktan sonra Medine’ye, İmam’ın yanına döndü. İmam (a.s.) Ali’yi görür görmez; "Allah’a yemin ederim ki" buyurdu, "o genç cennetlik oldu ve ben verdiğim söze vefa ettim." Ali; "Doğrudur efendim." dedi yaşlı gözlerle, "O da bunu söyleyerek sizi doğruladı zaten!"

Kurtuluş İçin Sürekli Dua Etmek

Bir gün İmam Sadık’tan (a.s.) Hz. Resulullah’ın (s.a.a.) soyundan olup, zuhur edecek olan Hz. Mehdi’nin (a.s.) zuhurunun bir an önce gerçekleşmesi için Allah’a dua etmenin ne kadar etkili olabileceği sorulduğunda, İmam tarihte vuku bulan bir hadiseye işaretle şöyle buyurdular:

İsrail Oğulları günah işlemiş, içlerinde bozukluk, fesat ve haram artmıştı. Bu nedenle Allah Teala dört yüz yıl Firavunları onlara musallat etti. Firavunların kanlı iktidarının üzerinden iki yüz otuz yıl geçmişti ki, İsrail Oğulları onların zulmü neticesinde Allah’a yönelip yakardılar; tam kırk gün boyunca, Allah’a el açıp gözyaşları içinde kurtuluş dilediler. Bu nedenle Allah Teala, Musa’yla Harun’a; "İsrail Oğulları’nı Firavun’un şerrinden kurtardım." buyurdu.

Evet, böylece Hz. Musa (a.s.) peygamberlikle görevlendirilmiş ve İsrail Oğulları’nın samimiyetle Allah’a el açıp yakarmaları neticesinde dört yüz yıllık azapları iki yüz otuz yıla indirilmişti.

O halde ey müminler, şunu biliniz ki sizler de canı gönülden adalet ister ve Hz. Mehdi’nin (a.s.) zuhuru için Allah’a el açıp gözyaşları içinde yakarırsanız, Hak Teala onun zuhurunu çabuklaştırır; aksi takdirde mukadder vakte değin bu zorluk ve sıkıntılar böylece sürüp gidecektir."

Günah İşlemeseydiniz Siz de Böyle Olurdunuz

İmam Sadık (a.s.) bir kafileyle birlikte hacca giderken ansızın kafilenin karşısına bir arslan dikildi. Kafile durmuştu, kimsenin yerinden kıpırdayacak mecali yoktu. Bu sırada Hz. İmam Câfer Sadık (a.s.) öne çıkıp arslana doğru ilerledi ve yoldan çekilmesini işaret etti. Bu işaret üzerine yırtıcı hayvan geri çekilmiş ve kısa sürede gözden kaybolmuştu.

Kafiledekiler bu inanılmaz olayın etkisiyle hâlâ şaşkın bir haldeydiler. İmam onlara yaklaşıp; "Bunda şaşılacak bir şey yok aslında!" buyurdu, "Günah işlemeseydiniz, siz de böyle olurdunuz (yırtıcı hayvanlar size itaat ederdi, çünkü Allah Teala insanoğlunu bütün hayvanların efendisi olacak şekilde yaratmıştır).

Gerçek Nasıl Ortaya Çıktı?

Muhammed bin Abdullah İskenderî, zalim Abbasî halifesi Mansur’a giderek, İmam Sadık’ın (a.s.) aleyhine şahitlikte bulundu; "Câfer bin Muhammed’in bir sırrını öğrendim." dedi, "Hizmetkârı Muallâ bin Huneys’e silah toplattırıyor, devleti yıkmayı plânlıyorlar!"

Mansur, amcası olan Medine valisi Davud’a bir ferman yazarak İmam’ı hemen tutuklatıp Bağdad’a göndermesini emretti.

İmam (a.s.) saraya getirildiğinde Mansur öfkeyle İmam’ın karşısına dikildi:

-Neden bana karşı isyan hazırlığı yapıyorsunuz?

İmam sakin bir şekilde cevap verdi:

-Bu, yalan bir haber.

-Yemin eder misin peki?

-Yemin ederim!

-"Yalan söylüyorsam namussuzum, şerefsizim" diyebilir misin?

-Şeriatin emrettiği şekilde yemin etmemi kabul etmiyorsun; şeriate aykırı yeminimi mi kabul edeceksin?!

Mansur pek öfkelenmişti:

-Bana bilgelik mi taslıyorsun yani?! diye haykırdı.

İmam olanca soğukkanlılığıyla cevap verdi:

-Biz ilmin madeni ve Kur’an ehliyizdir. Kur’an’ın bizim evimizde nazil olduğunu ve ilmin hakikat ve aslının bizde bulunduğunu bilmez misin?

-O halde durumu haber veren adamımı çağırtırsam, yine "hayır" diyebilir misin?

-Çağır!

Çok geçmeden halifenin emriyle Muhammed saraydaydı. İmam’la yüzleştirildiğinde, halifeye dediklerini tekrarladı. İmam:

-Benim bir ayaklanmaya girişmek için silah topladığım konusunda yemin edebilir misin? diye sordu.

-Evet; eşi, ortağı olmayan Allah’a yemin ederim!

İmam bu yemini kabul edemeyeceğini söyledi.

Mansur; "Nedenmiş o?" diye atılınca İmam:

-Çünkü Allah Teala’nın merhameti pek fazladır; O, Kerim ve bağışlayıcıdır. O’nu cemal isimlerinden biriyle anan kimse, O’nun bu sonsuz rahmet ve keremine uğrayarak kurtulabilir ve bu durumda gerçeği anlamak mümkün olmaz. Bu nedenle, böyle durumlarda yemin edenin; "Yalan söyl& İmam Câfer Sadık (a.s.)’ın  Hayatından Dersler

İsmail Bendiderya – Mehdi Rahimî

Bir Güneş Doğuyor, İmamet Semasında

Rebiü’l-evvel ayının 17. günü, Ehl-i Beyt dostları için pek kutlu ve mübarek bir gündür. Bundan 14 asır önce bu mübarek günde, Allah’ın son elçisi, nebiler ve resullerin efendisi, Hz. Muhammed Mustafa (s.a.a.) dünyaya gözlerini açmıştı…

Aradan 2 asra yakın bir zaman geçtikten sonra da, aynı günde, o yüce zatın pâk ve mutahhar soyundan bir yüce zat daha dünyaya gözlerini açıyordu…

O gün, zamanın imamı ve asrın hidayet meşalesi İmam Muhammed Bâkır’ın (a.s.) evi neşeyle doluydu…

Ceddi Resulullah’ın (s.a.a.) yüce dinini tüm insanlık âlemine tebliğ edecek, Allah’ın has kullarını eğitip yetiştirecek mübarek bir bebek geliyordu dünyaya… 

Medine, yeni bir güneşin daha doğuşuna şahit olmadaydı, insanlık âleminin ufkunda…

Güneş soyundan olan bu güneş çocuğun adını "Câfer" koydular, ceddi Resulullah’ın (s.a.a.) bildirdiği gibi tıpkı…

Künyesi "Ebu Abdullah", lakabı "Sadık" idi.

Babası, müminlerin beşinci imamı, İmam Muhammed Bâkır (a.s.); annesi, çağının nadide müminelerinden olan Ümmü Ferve’dir. İmam (a.s.), annesini anlatırken; "Yaşadığı devrin en takvalı, en mümin ve en iyiliksever kadınlarındandı." buyurmuştur.

İmam Câfer Sadık (a.s.), Hicrî 83 yılının rebiülevvel ayının 17. günü dünyaya gözlerini açmış, 65 yıl yaşamış, H. 114’te başlayan imameti, H. 148’de noktalanan ömrüyle 34 yıl sürmüştür. Bu müddet zarfında Hişam bin Abdulmelik, Velid bin Yezid, Yezid bin Velid, İbrahim bin Velid ve Mervan-ı Himar gibi zalim Emevî halifelerinin, keza Seffah ve Mansur Devaniki gibi Abbasî halifelerinin zulüm ve gaspla dolu iktidarlarına şahit olmuştur.

Kendisinden sonra imamet meşalesini, oğlu İmam Musa Kâzım (a.s.) taşımıştır.

Yedi oğlu, üç kızı olmuştur.

İmam Sadık (a.s.), sevgili dedesi İmam Zeynelabidin’in (a.s.) hayatta bulunduğu dönemde dünyaya geldi; geceleri aziz dedesi ve sevgili ninesinin Kur’an tilaveti, duaları ve münacatlarına şahit olarak yetişti. Babası İmam Muhammed Bâkır’ın (a.s.) türlü hadiseler ve zorluklarla geçen hayatında ona daima destek verip yardımcı oldu. Babasıyla birlikte defalarca hacca gitti. Şam yolculuğu sırasında ve gaddar Emevî halifesi Hişam’ın zulüm sarayında da babasını yalnız bırakmadı.

İmam Sadık (a.s.) çok oruç tutar, çok namaz kılar, sürekli Allah’ı anardı. Malik bin Enes, bu gerçeği belgeleyen insanlardan biridir; "Onu ne zaman gördüysem ya oruçluydu, ya namazdaydı, ya da zikirle meşguldü." der ve şöyle ekler: "İmam Sadık (a.s.), çağının en çok ibadet eden zahitlerindendi. Pek çok hadis naklederdi; çok güzel konuşurdu, konuşmaları pek faydalıydı. ‘Resulullah buyurur ki…’ derken hali değişiverirdi. Bir hac yolculuğunda onunla birlikteydim, ihrama bürünürken hali öyle değişti ki artık ‘lebbeyk’ diyemiyordu, neredeyse bineğinden düşecekti; "Ey Resulullah’ın oğlu! Lebbeyk deyiniz, demezseniz olmaz ki…" dedim. İçinde bulunduğu o ulvî manevî haliyle; "Nasıl lebbeyk diyeyim?! Ya karşılık olarak ‘La lebbeyk! La sa’deyk!’ derse, ne yaparım?!" dedi." 

Ehl-i Beyt İmamları, babaları Hz. Resulullah’ın (s.a.a.) yüce ahlakına sahiplerdi. Etraflarını saran müminlere daima; "İslam’ı dilinizle değil, amelinizle tebliğ edin." buyurur ve herkesten önce bizzat kendileri bu prensibe uyuyorlardı.

İslam’ın emrettiği her konuda herkesten öndeydiler onlar; amel etmedikleri hiçbir mâruf, uzak durmadıkları hiçbir münker yoktu. İnsanları dâvet ettikleri her iyiliği önce kendilerini yaparlar, insanları men ettikleri hiçbir işi kendileri yapmazlardı.

Bu ilahî insanlar, taşıdıkları ihlas, iman, ilim ve diğer insanî erdemlerden dolayı müminlerin gönlüne taht kurmuş, aradan geçen asırlara rağmen onlara duyulan ilgi ve sevgide zerre kadar azalma olmamış, hatta zaman geçtikçe kişiliklerinin boyutları daha iyi anlaşıldığından sevgileri gönüllerde daha bir yer etmiştir.

Biz bu yazımızda, İmamet semasının 6. güneşi olan İmam Câfer Sadık’ın (a.s.) insanî erdemler yönünden ne denli yüce bir makama sahip olduğunu açıklamak gayesiyle, bu İmam’ın nurlu hayatından tarih kitaplarında yer alan bazı kıssa ve öyküleri aktaracağız.

Helâl Kazancın Önemi

Abdulalâ şöyle anlatır: "Çok sıcak bir gündü, İmam Sadık’ı bir işin peşine giderken gördüm; "Efendim!" dedim, "Allah’a ve Resulü’ne sizin kadar yakın birinin bu sıcakta bunca zahmete katlanması neden?!" diye sordum. İmam; "Sen ve diğerlerine muhtaç olmamak ve kendi alnımın teriyle helâl rızk edinmek için!" diye cevap verdi."

* * *

Ebu Amr Şeybanî de İmam’la ilgili bir hatırasını şöyle anlatır: "Hava pek sıcaktı, İmam Sadık (a.s.) hiç de yumuşak olmayan bir elbise giymiş, elindeki kürekle bahçede çalışıyordu. Tepeden tırnağa ter içinde olduğunu görünce; "Canım efendim!" dedim, "Küreği bana verin de ben çalışayım, siz dinlenin biraz." İşini hiçbir zaman başkalarına yaptırmaktan hoşlanmayan İmam (a.s.); "Rızk kazanmak için güneşin kavurucu sıcağına bizzat kendim tahammül etmek isterim." diyerek çalışmaya devam etti."

* * *

İmam Sadık (a.s.), yakın adamlarından olan Musadif’i ticaret maksadıyla Mısır’a göndermiş, sermaye olarak da kendisine bin dinar para vermişti.

Musadif, bu parayla mal alıp develere yükledi ve Mısır’a giden bir kervana katıldı. Yolda, Mısır’dan dönen bir kervanla karşılaştılar. Mısır’da piyasanın durumunu sorduklarında; "Sizin götürmekte olduğunuz bu mallar, Mısır piyasasında az bulunduğu için çok değerlidir." dediler. Bunun üzerine, Musadif ile diğer tüccarlar kendi aralarında anlaşarak, Mısır’a vardıklarında mallarını yüzde yüz kârdan daha aşağı fiyata satmamaya karar aldılar ve bu kararlarını uyguladılar. Satış tamamlanınca, Musadif tam bin dinar kâr etmişti.

Medine’ye varır varmaz, her birinde bin dinar bulunan iki keseyle İmam Sadık’ın (a.s.) huzuruna varıp; "Biri sizin verdiğiniz sermaye, diğeri de kârı!" dedi.

Keseyi eline alan İmam (a.s.); "Bu kâr çok fazla!" dedi, "Nasıl kazandın bunca parayı?!" dedi.

Musadif olayı baştan sona olduğu gibi anlattı.

İmam (a.s.); "Suphanallah!" buyurdu, "Malınızı iki katından az kâr etmeyecek şekilde satabilmek için aranızda anlaştınız öyle mi?!" Sonra da önündeki keselerden birini alıp; "Bu, benim verdiğim sermayeydi." buyurdu, "Ötekini al, benim öyle insafsızca elde edilen kâra ihtiyacım yok! Ey Musadif! Şunu bil ki, helâl yoldan rızk kazanmak, kılıç kuşanıp savaşmaktan daha zordur!"

Toplumsal meselelere Önem vermek

Ehl-i Beyt dostlarından olan bir Müslüman’la akrabaları arasında miras konusunda bir anlaşmazlık çıkmıştı. Derken, iş kavgaya vardı. Bu sırada İmam’ın yakın adamlarından olan Mufazzal da oradan geçmekteydi. Hadiseyi görünce kavga eden tarafları ayırdı, ikisini de yanına alıp evine götürdü ve dört yüz dirhemle anlaşmalarını sağlayıp parayı da kendisi ödeyerek onları barıştırdı. Taraflar barıştıktan sonra Mufazzal; "Bu para benim değil, İmam Sadık’ındı; İmam (a.s.), Ehl-i Beyt dostları arasında ihtilaf olduğunu görürsem, onların arasını bulabilmek için bu paradan harcamamı emretmiştir bana!" dedi.

Zalimlere Karşı Tepki Göstermek

Harun bin Cehm şöyle anlatır: "Gaddar ve gasıp Abbasî halifesi Mansur Devaniki’nin Kûfe yakınlarında askerî amaçlarla yaptırdığı Hire şehrindeydik. Zalim Mansur, İmam Cafer’i (a.s.) zorla buraya getirmiş ve gözaltına almıştı. Burası, şehirden ziyade büyük bir askerî kışla idi aslında. Halifenin bu şehirdeki komutanlarından biri, bir gün verdiği bir ziyafete İmam’ı da çağırdı. Şehrin bütün ileri gelenleri ve üst düzey yetkililer de oradaydı. Yemek sırasında misafirlerden biri su istedi; su yerine, bir kadeh şarap koydular önüne. İmam (a.s.), bu sahneyi görür görmez yerinden doğruldu ve; "Hz. Resulullah (s.a.a), şarap içilen sofrada oturan kimsenin Allah’ın rahmetinden uzak ve melun olduğunu buyurmuşlardır." dedi."

En Güzel Üslupla İnsanları Uyarmak

Halife Mansur’un emriyle bir bayram münasebetiyle, herkese bir şeyler verilmedeydi. Şagranî de bir şeyler alabilmek umuduyla koşup gelmiş, ama kendisini tanıyan birini bulamadığından hiçbir şey alamamıştı. Dedelerinden biri Hz. Resulullah’ın (s.a.a.) azat ettiği bir köle olduğundan Şagranî de, "Resulullah’ın azatlı kölesi" anlamına gelen "Mevla Resulullah" lakabıyla tanınmadaydı. Bu nedenle Şagranî, kendisini Hz. Resulullah’ın (s.a.a.) yakınlarından sayar ve bu lakapla iftihar ederdi.

Kalabalık arasında kendisini tanıyan birini bulmaya çalışırken İmam Sadık’ı gördü. Hemen İmam’a yaklaşıp, beytülmalden kendisine bir pay verilmesine yardımcı olmasını rica etti. İmam (a.s.), onun bu ricasını hemen yerine getirerek yetkililerin bulunduğu odaya girdi ve çok geçmeden Şagranî için aldığı payla geri döndü. Beytülmalden aldığı payı Şagranî’ye verirken; "İyi işi kim yaparsa iyidir; ama sen kendini, biz Resulullah’ın (s.a.a.) ailesine mensup bildiğin için, senin yapman daha iyidir. Keza, kötü işi kim yaparsa, kötüdür; ama bize olan yakınlığın nedeniyle, senin yapman çok daha kötüdür." buyurdu ve tebessüm ederek Şagranî’den ayrıldı.

Şagranî neye uğradığını şaşırmış, söyleyecek bir söz bulamamıştı. Demek ki, İmam (a.s.) onun herkesten gizlediği sırrını biliyor ve Şagranî’nin içki içtiğinden haberi olduğunu yüzüne vurmuyordu. Tenha bir yerde bu hatırlatmayı ona yapmış, üstelik onun bu ayıbını bildiği halde, kendisine yardımcı olmuştu.

İmam’ın bu bilgece mertliği karşısında bir an kendisine gelen Şagranî, pişmanlık duygusu içerisinde, başı öne eğik bir halde sessizce ağlamaya başlamıştı.

Bir an Bile Allah’tan Gafil Olmamak

Mesma’ bin Abdulmelik şöyle anlatır: "Minada İmam Sadık (a.s.) ile birlikte oturmuş üzüm yiyorduk; bu sırada bir fakir gelip yardım istedi. İmam, ona bir salkım üzüm ikram etti, ama adam bu ikramı kabul etmeyip para istedi. Bunun üzerine İmam; "Allah versin." diyerek onu saldı.…

Çok geçmeden başka bir fakir gelip yardım istedi. İmam ona üç üzüm tanesi verdi. Adam üzümleri alıp; "Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun, bana rızkımı ulaştırdı." diye şükretti. Bunun üzerine İmam fazlaca üzüm verdi; adam tekrar Allah’a şükredip; "Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun." dedi ve gitmek istedi. İmam, ona biraz beklemesini söyleyip yanındaki hizmetkârına döndü: "Ne kadar paramız var?" diye sordu. Yanılmıyorsam, yirmi dirheme yakın bir para dediler; İmam paranın hepsini alıp o fakire verdi. Adamcağız yine; "Allah’a hamd olsun." dedi, "Allah’ım! Şükürler olsun sana! Bu nimetler, hep sendendir; sen birsin, teksin; ne eşin var, ne ortağın!" Bunun üzerine İmam, tekrar onu durdurarak üzerindeki yeni bir elbiseyi çıkarıp ona giydirdi. Fakir adam; "Beni giydirip doyuran Rabbime şükürler olsun!" dedi ve İmam’a dönerek; "Allah senden razı olsun!" diye ekledi."

Mesma’; "Yanılmıyorsam" der, "o, bu son kez de İmam’a teşekkür etmeyip, yine sadece Allah’a şükretseydi, İmam ona yine başka ikramlarda bulunacak ve bu hal böylece sürüp gidecekti."

Kesinleşen İlahî Takdire Rıza Göstermek

İmam Sadık’ın (a.s.) yakın ashabından Kutayba, İmam’la ilgili bir hatırasını şöyle anlatır: "İmam’ın çocuklarından biri hastalanmıştı; ziyaret amacıyla evine gittiğimde İmam’ın kapı önünde durmuş olduğunu gördüm; pek mahzun ve üzgündü. Çocuğun durumunu sordum. "Vallahi gidici." dedi ve içeriye girdi. Bir süre sonra dışarıya çıktığında epey rahatlamış gibiydi, çocuğun iyileştiği düşüncesiyle sevinçle; "İnşaallah iyileşiyor?" dediğimde; "Rabbine kavuştu." buyurdu. Çok şaşırmıştım; "Canım sana feda olsun!" dedim, "Çocuk hastayken çok daha üzgündünüz." İmam gözlerini ufka dikerek; "Biz Resulullah ailesi" buyurdu, "bir acıya uğramadan önce tedirgin ve mahzun oluruz, ama ilahî takdir vuku bulur da kaçınılmaz kader tecelli ederse, yüceler yücesi Rabbimizin rızasına razı olur, O’nun takdirine canı gönülden teslimiyet gösteririz."

Hizmetçiye Karşı Şefkatli Olmak

İmam Sadık (a.s.) hizmetçilere ve kölelere karşı çok şefkatliydi. Hafs bin Ebu Aişe şöyle anlatır:

"İmam Sadık (a.s.), hizmetçisini bir iş için göndermiş, hizmetçi epey gecikmişti. İmam bizzat peşine gidip onu bir köşede uyurken buldu. Hemen yanı başına çöküp sabır ve şefkatle onu yelpazelemeye başladı. Hizmetçi uyandığında da; "Vallahi" buyurdu, "hem gece, hem gündüz uyuman doğru değil. Gecen senin olsun; gündüzlerini bize ayırman gerekmez mi?!"

Yoksullara Yardım

Muallâ bin Huneys der ki: "Karanlık bir gecede İmam Sadık’ın (a.s.) Benî Sâide Gölgeliği denilen yere doğru gittiğini gördüm. Orada büyükçe bir çardak vardı, şehrin yoksun ve dilencileri bu çardağın altında uyurlardı. İmamın peşine takıldım. Yolda, abasının altından bir şey düştü. İmam bir besmele çekerek; "Ya Rabbi!" dedi, "Yere düşen o şeyi şu kuluna ulaştırıver!"

Yak aşıp selam verdim. "Muallâ, sen misin?" buyurdu. "Evet efendim.&qu t; dedim. "Şuralara bir şey düştü, bak baka ım bulabilecek misin?&