Muaviye Kimdir?
Psikolojik açıdan hain ve ikiyüzlü bir karakteristik yapıya sahipti; utanma nedir bilmezdi. Köpeklerle oynar, köpek beslerdi. Her köpeğinin bakımını bir köleye vermiş ve o köleyi köpeğine bağışlamıştı! Romalılardan gördüğü şeyleri taklit ediyor, fazla içki içip sazlı-danslı eğlenceler tertipliyor, köpeklerine elbise giydirip odasına alıyordu. Maymunlara da düşkündü. Evinde maymun besliyordu. “Ebu Kays” adını verdiği maymununa elbise giydirir, kadehlerinin son yudumunu bu hayvancağıza içirirdi. Bazen onu bir sıpaya bindirir, ciddi at yarışlarına sokardı. Bir gün Ebu Kays, bu yarışlardan birini kazanınca Yezid pek mutlu olmuş, sevincinden Ebu Kays’a irticalen şiir söylemiştir!
Yine bir gün at yarışında Ebu Kays, kendisine içirilen şarabın da etkisiyle, üzerindeki merkepten düşerek öldü. Yezid onun ölümüne pek üzüldü, özel bir tören düzenletti ve bu hayvanı guslettirip kefenletti! Şam ahalisinin o gün gelip kendisine başsağlığı dileğinde bulunmasını emretti ve Şam’ın ileri gelenleri (ki bunların çoğu ya sahabe, ya da tabiindendi!) o gün gelip Yezid’e başsağlığı dileğinde bulundular, Yezid onların huzurunda oturup Ebu Kays’a ağıt ve mersiye okudu, hep birlikte bu maymuna ağladılar!
Yezid’in maymunlara düşkünlüğü neticesinde tarihe geçen lakâplarından biri de “maymun sever Yezid”dir!
Yezid içkiye aşırı düşkünlüğüyle ün salmıştı. Genellikle sarhoştu. Her gün içki sofrası düzenler, içkiye şiir yakardı, Şairdi de!.. Kendisi gibi ayyaşlarla içkili, sazlı ve dansözlü meclisler tertipler, körkütük sarhoş olup sızıncaya kadar içerdi.
Ertesi gün, halife unvanıyla, “Allah Resulünün halifesi” (!) unvanıyla ferman verir, fermanları bu unvanla mühürlerdi.
İçki ve ayyaşlıkta fazla aşırıya kaçtığı bir gün Muaviye, saray erkanından birkaç kişinin de huzurunda ona öğütte bulunmak zorunda kalıyor ve “Oğlum” diyordu, “Bunları gizli-saklı yapsana! Neden herkesin anlayacağı şekilde yapıyorsun? Biraz da mevkini düşün, sözünün geçmesini istiyorsan bunları herkesin huzurunda yapma!”
Yezid Hz. Resulullah’la -saa- o hazretin Ehl-i Beyt’ine (a.s.) karşı kin ve nefretle büyütülmüştü.
Hz. Resul-ü Ekrem’e -saa- karşı beslediği düşmanlık inanılır gibi değildi. Allah Resulünün -saa- soyundan intikam almayı düşünüyor, Haşimoğullarına karşı kan davası güdüyordu!..
Babası onu kendisinden sonra halifeliğe getirmek üzere veliaht ilan edince ilk işi şairlerle edebiyatçıları satın almak oldu. Bu satılık şairler, Yezid’i öven şiirler söylediler, bu şiirlerin dilden dile yayılması için büyük paralar harcandı. Ardından, kabile ve aşiret reisleri yüklüce paralar, hediyeler ve unvanlarla satın alındı. Muaviye, valilere gönderdiği bir emirnamede “her beldenin ileri gelenlerinden bir grubun derhal Şam’a gelmesi ve Yezid’in veliaht olması için Muaviye’ye ısrarda bulunmasını emrediyordu!!
Aynı günlerde yine Muaviye’nin emriyle, tanınmış şahsiyetler terör edilmeye başlandı.
İmam Hasan Müçtebâ’yı -s- zehirleterek şehid ettirdi.
Irak’ı fetheden Sa’d bin Ebi Vakkas’ı zehirletti.
Halk tarafından sevildiği için bir gün kendisine rakip olur korkusuyla; Şam fatihi Halid bin Velidoğlu Abdurrahman’ı Yahudi bir hekim vasıtasıyla hasta yatağında zehirletti!
Ebubekir’in oğlunu zehirletti!
Hıcr bin Adıyy hazretleriyle yarenlerini tutuklatıp öldürttü!
Kendisinden sonra açıkça Yezid’i veliaht ilan edip, herkesi ona biat etmeye zorladı.
Medine halkı, Muaviye’yle oğlu Yezid’i çok iyi tanıdığından, biati kabul etmedi, Medine valisinin de halktan biat almaya gücü yetmemişti. Muaviye Medine’nin bu kararlılığının diğer şehirlere de sıçramaması için bizzat Medine’ye gidip şehrin ileri gelenlerinden Yezid’e biat almaya karar verdi.
Kalabalık bir ordu ve altın akçelerle dolu keselerle Medine’ye girdi, tanınmış birçok sahabeden biat almayı başardıysa da, Hz. Resulullah’ın -saa- yiğit evladı İmam Hüseyin’den -s- biat alamadı. Her yolu denedi ama ne altın, ne tehdit, ne hile kâr etmedi Peygamber’in -saa- Hüseyn’ine… Medine valisi Mervan, Hz. Hüseyn’i -s- Şam’a sürmesini ve orada kendi nezareti altında bulundurmasını önerdi, ama Muaviye bu teklifi hemen reddederek “Sen” dedi, “Hem Hüseyin’den kurtulmak, hem onu benim canıma düşürmek istiyorsun!..”
Muaviye, Hz. İmam Hüseyn’in -s- Şam’a gitmesinden korkmakta haklıydı. Zira İmam Hüseyin -s- Şam’a gidecek olsa Şamlılar çok kısa bir süre sonra Muaviye’ye karşı ayaklanacaktı. Çünkü İmam Hüseyin’le görüşüp konuşunca İslam’ın ne olduğunu öğrenecek, Muaviye’nin onlara kabul ettirdiği şeylerin İslam’la ilgisi bulunmadığını anlayacaklardı.
Şamlılar Muaviye’nin inceden inceye hesaplamış olduğu propaganda taktikleriyle şartlandırılmışlardı.
Muaviye’yi iyi bir Müslüman yönetici olarak tanımakta, onu Hz. Resulullah’ın -saa- hak halifesi ve vekili olarak görmekteydiler.
Hem, Muaviye Peygamberin akrabasıydı da…
Haşimoğullarını tanıyan yoktu Şamlılar arasında.
Muaviye’nin zehirli propagandaları neticesinde, Emeviler dışında Hz. Resulullah’la -saa- akraba olan herkesin dünya düşkünü olduğunu zannediyordu Şamlılar!..
Şam’da “Resulullah’ın -saa- Soyu” denildiğinde “Emeviler” anlaşılırdı sadece!..
Muaviye, iğrenç saltanatını bu Bizans oyunları ve Ümeyyeoğullarına has bu Ebu Süfyan sahtekarlıklarıyla ayakta tutabilmişti işte…
Yezid’in işlediği canilikler ve ihanetlerin İslam tarihinde ikinci bir benzerini görebilmek mümkün değildir.
Yezid, Hıristiyanlardan aldığı yüklüce bir rüşvet karşılığında İslam ordularının Yunanistan’la Kıbrıs’ı fethetmesini engelledi.
Hz. Resulullah’ın -saa- şehri olan Medine’ye saldırdı, kendisine biat etmeyi kalben kabullenmediği için bu mübarek şehrin ahalisini kılıçtan geçirdi, sağ kalanların kendisine köle olacakları taahhüdünde bulunmaları şartıyla boyunlarını ve ellerinin âyasını mühürledi! Bu taahhütte bulunmayı reddeden Müslümanlar acımasızca öldürüldü!..
Yezid, Ebrehe ordularının yapmadığını yapmış ve Hz. Resulullah’ın -saa- halifesi unvanıyla Mekke’ye de saldırmıştır.
Kâ’be’yi taşa tutan İslam halifesidir Yezid…
Evet, Beytullah’il Haram’ı mancınıkla yıktırdı, Kâ’be’nin perdelerini Mekke halkının şaşkın bakışları altında ateşe atıp yaktı ve Beytullah’ı yerle bir edip Mekke’den ayrıldı!..
Hz. Resulullah’ın -saa- Muaviye’ye “senin sulbünden gelecek bir köpek…” dediği Yezid’di bu…
Yezid’i bu ümmete musallat eden Muaviye; ikinci halife tarafından Şam valiliğine neden atanmıştı sahi?!!
İslam tarihinde, nedeni bir türlü sorulmayan ve her nedense, bulacağı cevabın aslında ne olduğunu tahmin ederek acı hakikatle karşılaşmaktansa tarihin bazı kesitindeki hakikatleri hemencecik geçiştiriverenlerin hiç hoşlanmadığı canlıcı nice sorudan biridir bu…
Kerbelâ hadisesi, yıllardır biriken kinlerin patlamasından başka bir şey değildi…
Bir elden diğerine, bir kalpten ötekine aktarılarak ve gitgide beslenip büyütülerek körüklenen bir “Muhammed düşmanlığı”, Resulullah evlatlarının iyice zaafa uğratılıp hesaplı bir şekilde tezyif edilmesinin ardından nihayet beklediği fırsatı bulmuş ve yıllar önceden çok daha başka eller ve çok daha başka yerlerde bileylenen kılıçlar Kerbelâ’da Hz. Resulullah’ın -saa- bütün soyunu katletmiştir…
Bu toplu katliam; yarasalarla gecenin, engereklerle akreplerin, sırtlanlarla çakalların yıllar önceden başlattıkları sessiz ve gizli işbirlikleriyle mümkün olabilmiştir…
Hz. Resulullah’ın -saa- rıhletiyle başlayan sapmalar giderek öyle büyüdü ki, bir gün, en inanılmaz şeyler bile vuku buldu Müslümanların gözleri önünde…
Yezid, Medine’yi bir dâr-ul harp gibi ele geçirdikten sonra askerlerine üç gün boyunca Medine Müslümanlarının ırzını ve namusunu helal ilan etti!
Bu üç gün boyunca Yezid’in ordusu 12 bin Müslümanı katletti.
Ve…
Üç binden fazla Medineli Müslüman kızın namusunu kirlettiler!..
Muaviye’yle ona iktidar kapılarını açık bırakanları bunca cânilikten berî tutmak mümkün müdür sahi?
Medineli Müslüman kızın namusunu kirleten askerin yakasına yapışıp, Yezid’i görmezden gelmek ve bu korkunç suçu sadece o askere veya komutana yükleyebilmek nasıl mümkün değilse, bu da mümkün değildir elbet…
Kaldı ki, kadınlarla kızların çoğu şehirden kaçıp dağlara veya aşiretlerine sığınmışlardı ve bu rakam, sadece Medine’de ele geçirebildikleri masum insanların sayısını gösteriyordu!..
Yine o gün Yezid, Hz. Resulullah’ın -saa- mübarek Ravza-i Şerifine sığınanları o mübarek mekanda öldürtmüş ve Hz. Resulullah’ın -saa- mescidi olan “Mescid-un Nebi””yi ahır olarak kullanıp atlarla develeri bu mukaddes mekana bağlatmıştı!..
-*-
Hz. İmam Hüseyin -s-
Bir gün Hz. Resulullah’a -saa- gelip “Ümmü Eymen sürekli ağlıyor” dediler. Hazret, Ümmü Eymen’i çağırtıp neden ağladığını sordu, Ümmü Eymen şu cevabı verdi:
– Çok üzücü bir rüya gördüm.
– Nasıl bir rüya?
– Anlatması çok zor…
– Sandığın gibi değil o rüya…
– Ya Resulullah! Rüyamda sizin vücudunuzdan bir parçanın koparılıp benim evime konulduğunu gördüm!
Bunun üzerine hazret-i Resulullah -saa- gülümseyerek şöyle buyurdular:
– Üzülmene gerek yok ey Ümmü Eymen! Kızım Fâtıma bir çocuk getirecek dünyaya, o çocuğun dadısı sen olacaksın, onu sen yetiştirip büyüteceksin. Benim evladım senin evinde yetişeceğinden, vücudumun bir parçasının senin evinde olduğunu gördün rüyanda!…
Bu hadis Hz. İmam Hüseyin’in -s- Hz. Resulullah’ın -saa- mübarek vücudunun bir parçası olduğunu hatırlatan nice ayet ve hadislerden biridir.
Hz. Hüseyin -s- Hz. İmam Ali’yle -s- dünya ve cennet kadınlarının ulusu Hz. Fatıma-ı Zehra selamullah aleyha’nın oğludur.
Hasaneyn -s- için Hz. Resulullah’ın -saa- “torunum” değil, “oğlum” kelimesini kullanmış olması ve bu iki peygamber çiçeğini kendisine bunca yakın tutması salt beşerî bir duygudan ibaret değildir elbet.
Tarih kaynakları Hz. İmam Hüseyin’in -s- doğum günü olarak “Hicretin dördüncü yılı Şaban ayının 3’üne rastlayan Perşembe”yi kaydetmişlerdir.
Bebek dünyaya geldiğinde Hz. Resulullah’ın -saa- kucağına verdiler; hazret, bu mübarek bebeğin sağ kulağına ezan, sol kulağına ikame okudu.
Hz. Hüseyn’in -s- duyduğu ilk ses, Hz. Resulullah’ın -saa- sesidir; o hazretin mübarek sesiyle okuduğu tevhid şiarı, vahdeniyet andıdır.
Tevhid okulunun kurucusu olan Hz. Resulullah’ın -saa- mübarek sesiyle Hüseyin’in kulağına söylenen bu tevhid ve vahdeniyet andı, bebeğin kulağından kalbine aktı. Kalbinden canına işledi. Resulün kalbinden, Resulün evladının kalbine, canına aktı…
Böylece bu mübarek bebeğin beynine işleyen ilk şey tevhid çağrısı oldu.
Nübuvvet kalesinde, nebiler serverinin kucağında, Resuller efendisinin mübarek sesiyle…
Tevhid tohumu işte böyle atıldı Hüseyin’in ruhuna… Ve o, bu tohumu kendi kanıyla sulayarak yetiştirip kendisinden sonraki nesillere ölümsüz “Hüseynî Yol”u bıraktı.
Hz. Resulullah -saa- bu mübarek bebeğin adını “Hüseyin” koydu.
Araplar arasında ilk kez kullanılan bir isimdi “Hüseyin”…
Ve bu bebek, gerçek bir “Hüseyin” oldu.
İlk Hüseyin oydu ve ondan önce kimse Hüseyin olmamıştı.
Ondan sonra da hiç kimse ikinci bir “Hüseyin” olamayacak ve analar böyle bir Hüseyin doğuramayacaktı bir daha.
O, Allah Teala’nın insanlığa sunduğu benzersiz örnekti.
Hz. Resulullah -saa- mübarek dilini bebeğin ağzına verdi.
Bebek, süratle bu dili emmeye başladı.
Ve böylece bu bebeğin dünyadaki ilk gıdası da Resul’ün -saa- mübarek ağzından alınmış oldu.
Bu yüzdendir ki o “bizzat Hz. Resulullah’tan beslenen”dir.
Tıpkı babası Hz. Ali’yyül Murtaza -s- ve ağabeyi Hz. İmam Hasan -s- gibi…
Ve… Hüseyin’den sonra hiç kimseye nasip olmamıştır artık bu eşsiz ilahi nimet…
Bu ilahi besin, “rızkın sahibi olan Yüceler Yücesi Allah-u Azze ve Cell hazretleri”nin Hüseyin -s- için tayin edip nasip buyurduğu ilk “rızık”tı!..
İki cihan serveri ve Habib-i Hüda, bu mübarek bebeği doyasıya öpüp kokladıktan sonra dadısına verdi; gözlerinden akan yaşlar, orada bulunan herkesi hüzne boğmuştu:
“Hüseynim! Sana kıyacak olanlara lânet olsun…”
Ve Allah Resulü -saa- bu sözü üç kez tekrarladı.
Bebek 7 günlük olduğunda Ümmü Eymen onu tekrar Hz. Resulullah’ın -saa- huzuruna getirdi. Hazret, “Gelene de, getirene de ne mutlu!” buyurduktan sonra tebessüm ederek “Ey Ümmü Eymen!” buyurdular, “Gördüğün rüyanın tabiri budur işte!”
O gün Hz. Resulullah -saa- minik Hüseyni için iki koyun akike ettirdi (kurban kestirdi) ve kurbanlardan bir butla bir altın dinar hediye etti bebeği dünyaya getiren ebe kadına.
O gün bebeğin saçlarını tıraş ettirip saçları ağırlığınca gümüş sadaka verdi
Ve o gün Allah Resulü -saa- sofra açtırıp ihsan yemeği verdi, açları doyurdu, çıplakları giydirdi… Hüseynine eşi ve ortağı olmayan Rabbinin adını öğretti o gün, peygamber nefhasıyla sardı onu, Hüseynini bu ilahi nimetlerle besledi… Ve onun yüzü suyu hürmetine açları doyurdu, yoksulların yüzünü güldürüp hayır dualarını aldı Hüseyin için o gün…
-* –
Araplar arasında kız evlattan dünyaya gelen bebeği “evlat” saymak gibi bir gelenek yoktu, bizzat kız çocuklarının kendisi “evlat” sayılmıyordu çünkü! Hz. Resulullah -saa- bu cahiliyet geleneğini bozarak sevgili kızı Hz. Fâtıma’yı -s- olduğu gibi, ondan dünyaya gelen Hasan’la -s- Hüseyn’i de -s- “canının bir parçası ve sevgili evladı” ilan etti. Böylece Hz. Fâtıma’ya -s- olan sevgi ve ilgisi de Müslüman kamuoyuna duyurulmuş, bildirilmiş oluyordu.
Hüseyin -s- Müslümanların imamı olacak, onların liderlik ve yönetimini üstlenecekti.
İslâmî liderlik demek kalplerin ve gönüllerin idaresi demekti, bedenlerin değil…
İslam’da lider ve rehber olan kimse; yani Müslümanlara imam olan kimse vücutlara değil, ruhlara ve gönüllere hükmederdi çünkü.
İslâmî yönetim ve liderlikle, zorbalığa dayalı diktacı ve dayatmacı yönetim tarzları birbirine tamamen zıt iki yönetim tarzıdır.
İslamî liderlik demek gönüllere ferman sürmek demektir; sevgi ve şefkatin liderliği demektir.
Sevgi ve muhabbet, en mükemmel lider, en iyi önderdi. Ve, iyileri sevmek, insanı eğitip yetiştirir, nefsanilikten kurtarıp ruhaniliğe yaklaştırır insanı…
İyilikle yoğrulmuş bir sevgili, sevenini de iyilik ve güzelliğe götürür.
İslam dininin temeli de sevgi ve iyilik üzerine kuruludur.
Din de, sevgi ve şefkatten başka bir şey değildir aslında. İslam peygamberi bütün hayatı boyunca sevgiye davet etti herkesi, şefkatli ve merhametli olmaya çağırdı insanları; iyileri, salihleri ve takvalı insanları sevmeye davet etti Müslümanları… İyilerin sevgisiyle dolan bir gönül, sahibini Allah indinde pek aziz kılar zira…
-*-
Aile ortamı ve yetiştiği çevre, bebeğin üzerinde etki bırakan en önemli faktörlerden biridir.
Hüseyn’in -s- aile ortamı, en temiz ortamdı, en mükemmel insâni ortamda yetişiyordu Hüseyin -s-.
Evi vahyin merkezi, dedesi vahyin Resulü, annesi dünya ve ahiret kadınlarının efendisi, babası Resulün vasisi ve müminlerin efendisi…
Yüceler yücesi Rabb’ul Âlemin hazretleri tarafından insanları hidayete doğru yöneltip onlara kılavuzlukta bulunmakla görevlendirilen büyük insanlar, Hüseyn’i -s- yetiştirmekle vazifeliydiler şimdi.
Dünyanın kurtuluşu için dünyaya ayak basan ilahi memurlar, Hüseyn’in -s- eğitimiyle meşguldü şimdi.
Hüseyin -s- Resuller resulü Hz. Muhammed-i Mustafa’nın -saa- özel ilgisi, vasiler vasisi ve müminlerin emiri hz. Aliyy’ul Murtaza’nın -s- özel eğitimi ve mümin kadınların ulusu Hz. Fâtıma-i Zehra selamullah aleyhâ’nın terbiyesiyle büyüdü.
Bu ne nimet, bu ne kemal bu ne izzetti öyle!…
Böylesine seçkin ve nadide bir tim, neye hazırlıyordu Hüseyn’i -s- sahi?..
Bütün bir kâinatın önünde saygıyla eğildi bu emsalsiz şahsiyetler; Hüseyn’in -s- etrafında pervaneler misali dönmekte ve onu en mükemmel şekilde eğitip yetiştirmek için ellerinden gelen gayreti göstermekteydi…
Bütün bunlar, Hüseyn’in -s- çok özel bir görev için seçilmiş olduğunun işaretleriydi…
İman, takva, kemal, iyilik, mertlik, insanlık, bilgi, sevgi, ülfet ve büyüklüğü tam kaynağından alıyordu Hüseyin -s-
Annesi Fâtımâ’ydı -s- onun…
Erdem, fazilet ve iffetin timsali…
Şefkat, sevgi ve hâsenâtın kaynağı…
Kevser…
Bizzat Resul-ü Ekrem’in -saa- buyurmuş olduğu üzere: “İnsanlık tarihinin gelmiş ge
Muaviye, Ebu Süfyan’ın oğludur.
Ebu Süfyan, Hz. Resulullah’ın -saa- azılı düşmanlarından olup küfür ordularının reisiydi.
Mekke fethi sırasında, tepesinde kılıcı gördüğü ve canını kurtarmak için başka çare kalmadığı için kelime-i şehadet getidiği halde kimi safdiller onu Müslüman bilmektedir halâ.
Ebu Süfyan İslam’a ve Hz. Resulullah’a -saa- olan nefret ve düşmanlığını mezara kadar sürdürmüş, oğlu Muaviye’ ve onun oğlu Yezid’e de bu nefret ve kini aktarmıştır.
Bir gün Hz. Resulullah -saa- bir grup ashabıyla giderken uzaktan Ebu Süfyan’ın bir binek üzerinde geldiğini gördü, Muaviye hayvanın yularını tutmuştu, Yezid de arkadan hayvanı dehlemedeydi. Allah’ın Resulü -saa- elini göğe kaldırıp “Ya Rabbi!” buyurdu, “Her üçünü de rahmetinden uzak tut!”
İslam tarihinde hiçbir Müslüman’ın unutamayacağı en çirkin isim ve en iğrenç karakterlerden biri olan Hind, Muaviye’nin anasıdır.
Evet, Muaviye’nin babası Ebu Süfyan, anası Hind’dir!..
Hind, Hz. Resulullah’ın -saa- pek sevdiği amcası Hz. Hamza’yı -s- şehid etmek için bir terörist kiralamış ve bu kiralık katilin eliyle o yüce insanı şehid ettikten sonra mübarek na’şının yanına gelip ciğerlerini sökmüş ve bizzat katilin şaşkın bakışları arasında hayvanca bir hırsla şehidin ciğerlerini defalarca ısırmış, parçalamıştı!..
Buna rağmen cesedi bırakmamış, parmaklarını kesip gerdanlık yaparak boynuna asmıştır.
Hind’in ölünceye kadar bir hazine gibi koruduğu – ve İslam’ı kabul etmiş gibi göründükten sonra gizlice saklamaya devam ettiği- ve her fırsatta oğullarıyla torunlarına gösterip onlara kin ve nefret aşıladığı “parmak kemikler gerdanlığı” budur…
Bir gün Muaviye’ye “Seni Hz. Resulullah -saa- çağırıyor” dediler.
Onu çağıran adam bir süre sonra yalnız dönerek Hz. Resulullah’a -saa- “Yemek yediğimi ve gelemeyeceğimi söyleyin” dediğini aktardı.
Hazret, peşine adam gönderip tekrar çağırttı.
Muaviye bu kez de aynı cevabı gönderdi ve Hz. Resulullah’la -saa- görüşmektense yemek yemeyi tercih etti.
Üçüncü kez çağrıldığında da aynı mesajı gönderince Hz. Resulullah -saa- pek rahatsız oldu, elini semaya kaldırıp “İnşaallah hiç doymaz…” buyurdu.
Tarih kaynaklarında Muaviye’nin çok fazla yemek yediği ve “yedikçe acıkıyorum”, dediği ve bir türlü doymak bilmediği kayıtlıdır. Muaviye’nin sofradan çekildiğinde genellikle şu cümleyi söylediği meşhurdur: “Yemek yemekten yoruldum, ama doymadım!”..
Muaviye, Allah Resulü’nün -saa- bedduasını alan sayılı insanlardan biridir.
Muaviye, birçok “ilk” e de imza atan bir isimdir.
İktidara geçtiğinde ve hilafet adına saltanat kurup tahta oturduğunda ilk işi İslam hükümlerini ayaklar altına alıp “geçmiş atalarının örf ve geleneklerine göre” davranmak oldu!
şarap içti.
İpek elbise giydi.
Altın ve gümüş yemek servisleri kullandı.
Gınâ -haram çalgıları içeren müzik- meclisleri tertipletti, bu meclislere katıldı.
İslam fıkhına aykırı, yargılamada bulundu; şeriata aykırı hükümler verdi.
Hırsızı cezalandırmadı.
İslam tarihinde “Müslüman” adıyla yağma ve çapulculuğu başlatan ilk isim oldu.
Siyasi çıkarlar elde etmek için komplolar kurdu.
Osman’ın faziletleri ve Hz. Ali’nin -s- kınanacak vasıfları olduğuna dair hadisler uydurttu ve bunun için yüklüce paralar harcadı!
Sahabeye sebbettirmek (küfrettirme) bid’atini ilk başlatan da yine o oldu. Hükmü altındaki camilerin imam ve vaizlerine ferman gönderip minberde Hz. Ali’ye -s- lanet okutturdu ve nice Müslüman’ın yıllarca bu lanete “amin” diye bağırmasına ve Ali düşmanlığının yayılmasına neden oldu
* (1)
Çarşamba günü, Cuma namazı kıldırdı.
İslam düşmanlığı doruğa ulaştı.
İslam halifesine karşı tuğyan etti.
75 bin Müslüman’ın ölümüne neden oldu.
Hz. Ali şiasını bulduğu yerde öldürttü.
Şia olan aşiret ve kabileleri çocukları ve kadınlarıyla birlikte topluca katliam ettirdi.
Baskı, zulüm, hafakan, işkence, şantaj, sabotaj, terör, yıldırma, dehşet, hakların çiğnenmesi…vb. uygulamalar Muaviye saltanatının en belirgin özelliklerindendi.
Kimsenin Muaviye’yi eleştirmeye veya ona itirazda bulunmaya cüreti yoktu.
Muaviye’yi eleştirmeye veya onun icraatlarına itiraz etmeye kalkışanlar ya acımasızca terör ediliyor, ya da tutuklanarak işkence altında öldürülüyordu.
Hicr’le adamlarına Muaviye’nin neler yaptığını yazmak bile zordur…
Muaviye hepsini öldürttü.
Amr bin Hımak’ın boynunu vurdurdu.
Şam, o günlerde bir ülkeydi…
Şam fetholunduğunda oraya önce Ebu Ubeyde vali olarak gönderilmişti ama çok geçmeden bu vali vebaya yakalanarak öldüğünden ve 2. halife Ömer; Muaviye’nin kardeşi olan Yezid bin Ebu Süfyan’ı Şam valiliğine atamıştı
Emeviler ve Ebusüfyanoğullarının İslam tarihinde resmen devlet görevine getirilmesi bu tarihe rastlar…
Emevilere iktidar kapısı 2. halife döneminde açılmıştır.
Yezid öldüğünde her ne hikmetse halife Şam valiliğini tekrar Emevilere bıraktı ve ölen Yezid’in yerine kardeşi Muaviye atandı!
Böylece Şam’ın yönetimi bir hanedana bırakılmış oluyordu!..
Burada, birilerinin diyet borcunun ödenmekte olduğunu sezmek hiç de zor değildir…
İkinci halife, neden Yezid bin Ebu Süfyan’ı Şam valiliğine atamıştı sahi?
Ondan sonra Muaviye’yi ataması neyle açıklanabilir?
Dahası…
İkinci halifenin, kendisinden sonra ancak Osman’ın halife olarak belirlenebileceğinin apaçık belli olduğu “özel olarak terkibi tertiplenmiş bir şûrâyla” Osman’ın halifeliğini garantilemiş olması neyle açıklanabilir sahi?
O merhaleye kadar Haşimoğullarından, hatta bir tek Haşimiye bile önemli makamlardan hiçbirinin verilmemesi ve Hâşîmîlerin iktidardan özellikle uzak tutulması da “basit bir tesadüf” müdür gerçekten?”
Ve… Sorulmaması öteden beri âdet haline getirilmiş, cevabı hep ört-bas edilmeye çalışılmış daha nice sorular…
Yaradan’ın biricik sevgilisi Habib-i Hûdâ Hz. Resul-ü Ekrem’in -saa- sünnet ve emirlerinin bunca çiğnenip onun soyuna onca kinle davranıldığını ve Allah’ın peygamberinin sarih emirlerine rağmen, tam tersi cihette şahsi görüş ve politikaların yürürlüğe konulup dayatılmış olduğunu görüp de “neden?” diye sormamak mümkün müdür sahi?
Bir gün Muaviye minberde hutbe okurken bir Müslüman kılıcını çekip tekbir getirerek minbere doğru atıldı. Muaviye’nin özel koruma muhafızları vardı; bu Müslüman’ı hemen yakalayıp sorguladılar:
– Bu eyleme neden giriştin? Kimin emriyle yaptın bunu?!
– Peygamberin emriyle! O büyük peygamberin “Muaviye’nin emîr olduğunu görürseniz kalçasını kılıçla parçalayın!” buyurduğuna bizzat şahid oldum ben!
– Onu emirliğe kimin atadığını biliyor musun?
– Hayır.
– Halife Ömer atadı onu!
– Öyleyse Ömer haklıdır, duydum ve itaat ettim!!!
İslam kaynaklarında bu örnekler pek çoktur…
Şam emirliği, Muaviye için halifeliğe tırmanmaya yetecek kadar güçlü bir merdivendi.
Muaviye’nin Şam emiri olmasına yardım edildi…
Ve böylece Hz. Peygamber-i Ekren’in -saa- minberine kadar tırmanması sağlandı…
Hz. Resulullah’ın -saa- minberinde hutbe okumakla meşgul olduğu bir gündü… Abdullah bin Mesud cemaatin arasında ayağa kalkıp “Hz. Resulullah -saa-” dedi, “Muaviye’yi benim minberimde görürseniz hemen öldürün!”…
İktidar, Muaviye’nin biricik aşkıydı, onun için devlet vesile değil, bizzat gayeydi!..
Kufe şehrini ele geçirdiği gün minbere çıkıp Kufe halkına hitaben şöyle diyordu: “Yemin ederim ki ben namaz için savaşmadım sizinle; oruç, zekat veya hacc ibadeti rahatça uygulansın diye de savaşmadım!.. Siz bütün bu ibadetleri yerine getiriyordunuz zaten. Ben, sadece sizin başınıza geçebilmek için savaştım sizinle!”
Minberlerde, vaaz ve hutbelerde Hz. Ali’ye -s- lanet ve bedduada bulunulması bid’atini koyan kimse de Muaviye oldu.
Hz. Ali’ye -s- sebbettirirken, aslında kimi sebbediyor, kime karşı nefretini kusuyordu Muaviye?..
O tarihten itibaren sahabeye sebbetmek Müslümanlar arasında gayet normal karşılanır olmuştur.
Bu iğrenç bid’atin de temelini atma şerefi (!) yine Muaviye’ye aittir!
Bir gün Muğiyre bin Şu’be Muaviye’ye “Yeter artık!”dedi, “Resulullah’ın soyu olan Haşimoğullarına yaptıkların yeter! Artık onlar, kendilerinden korkmana neden olacak kadar güç ve nüfuz sahibi değil ki!”
Muaviye nefret dolu bakışlarını uzaklara dikerek “Neler söylüyorsun sen?!” diye çıkıştı Muğiyre’ye “Haşimoğullarından olan o adam (Hz. Resulullah -saa- için Muaviye’nin kullandığı tabir daha ağır, ancak bu kadarını yazabiliyorum ben – Bendiderya) öyle birşey yapmış ki her gün beş kez onun adı Allah’ın adıyla birlikte bütün Müslümanlarca anılmada!.. Muğıyre! Bu ismi mezara gömmekten başka çare yok, anlıyor musun?!”
Olanca zekâ, kin ve nefretine rağmen Muaviye o yüce ismi mezara gömemedi; bilakis, Hz. Resulullah -saa- ve onun ailesine beslediği o kinle birlikte kendisi gömüldü mezara. O hazretin ismi ise her geçen gün daha bir parlayarak güneş misali insanlık ufuklarını aydınlatıyor halâ…
“Allah, nurunu tamamlayacaktır; kafirler istemese de…”
Muaviye, İslam devleti adına küfürle uzlaşan bir küfür devletine (2)
* resmen eğilerek ona haraç veren ilk Müslüman yöneticidir…
Bu korkunç zillet ve bu büyük bid’atin ise bir tek nedeni vardı: İslam’la savaşabilmek!.. Ali’yle -s- savaşırken, Romalıların kendisine saldıramayacağından emin olmak!..
Muaviye, Yezid’i kendi veliahdi olarak ilan etmek istiyor, ama İmam Hasan -s- hayatta olduğu sürece Müslüman halkın önemli bir çoğunluğunun böyle bir zilleti kabule yanaşmayacağını biliyordu.
İmam Hasan’ın eşi Cude binti Eş’as’a yüz bin dinar göndererek “İmam Hasan’ı zehirleyebilirse, onu oğlu Yezid’e nikahlayacağını ve Yezid’den doğacak çocuğunu tahta oturtacağı”nı vaadetti.
Eş’as’ın kızı, Muaviye’nin gönderdiği özel hazırlanmış zehiri İmam Hasan’ın -s- su içtiği testiye dökerek Peygamber çiçeğini şehid etti.
Yezid’in veliahdlığı ancak Hz. İmam Hasan’ın -s- şehadeti; tahta oturup dilediğince hüküm sürmesi de ancak Hz. İmam Hüseyin’in -s- şehadetiyle mümkün olmuştur.
Tarihte, Yezid’in iktidarından daha siyah ve aşağılık bir iktidar görülmemiştir.
Muaviye iyice hastalanmış, öleceğini anladığı günlerden birinde şu şiiri söylemişti:
“İktidarı ele geçirmeseydim keşke
Keşke zevkle tepinmeseydim keyif otlaklarında.
Keşke mezara giderken insanların saygı gösterdiği
bir hırka bir hurma’lık bir derviş gibi olsaydım ben de!”
Evet, ölüm meleği göğsüne konduğunda “keşke şöyle yapsaydım, keşke şöyle yapmasaydım” diyen pek çok insan vardır.
Ölüm anında mutluluk duyan insanlarsa pek azdır.
Muaviye o “pek çok” lardan, Hz. Ali -s- ise “pek az” larındandır tarihin…
Muaviye’nin hastalığı giderek ağırlaşıyor, ölüme adım adım yürüdüğünü görüyordu artık. Son günlerinde Muaviye’nin şuurunu yitirdiği kayıtlıdır. Aklını yitirdiğine delalet eden saçma sorular sormaya, anlamsız şeyle söylemeye başlamıştı. Onun bu hali kızını pek üzüyordu, ağlamakta, figanlar etmekteydi.
Muaviye öldüğünde Yezid Şam’da değildi.
Muaviye’nin ölüm haberini Zehhak bin Kays duyuracak ve onun cenaze namazını da yine zehhak kıldıracaktı!
Mekke fethedildiği sırada Muaviye Yemen’deydi. Babası Ebu Süfyan’ın korkudan Müslüman olduğunu duyunca Yemen’den yazdığı bir mektupta şiir ve nesir diliyle onu kınıyor ve Müslüman olduğu için babasını alaya alıyordu. Kendisi o lahzaya kadar müşrik ve kafir olarak kalmıştı.
Muaviye Mekke’ye döndüğünde Mekke Müslümanların elindeydi artık! Müşrik olan Muaviye, sığınacak kimse bulamayınca Medine’ye gidip hz. Peygamber’in -sav- amcası Abbas’ın ayaklarına kapandı ve sözle İslam’ı kabul ettiğini söyledi.
Abbas, onun için Hz. Peygamber’e -saa- aracılıkta bulunup şefaatini istedi, bu istek kabul edildi ve Muaviye öldürülmekten kurtulmuş oldu.
Muaviye’nin ne zaman, hangi şartlarda ve nasıl Müslüman olduğu başlı başına ilginç ve ibret verici bir tarih kesitidir.
Muaviye beklemiş ve Hz. Resulullah’ın -saa- hastalanması ve vefat edeceğinin tahmin edilmesi üzerine Müslüman olduğunu ilan etmiştir.
Yani Hz. Resulullah’ın -saa- rıhletinden birkaç ay önce Müslüman olmuştur Muaviye! Bu nedenle de o hazretin yanında bulunmamıştır pek…
Kimilerinin zannettiği gibi Muaviye senelerce Hz. Resulullah’ın -saa- hizmetinde bulunmuş değildir asla!
Bu doğrultuda uydurulan hadislerin çoğu da, bizzat Muaviye’nin saltanatı zamanında ve onun altın keseleri sayesinde uydurulmuş olup Muaviye tarafından tezgahlanan propagandaların bir parçasıdır sadece.
Bir Alman bilim adamının Şeyh Muhammed Abduh’a “Muaviye, İslam’a fütuhat kapılarını kapadı” dediği bilinmektedir.
Bu yerinde, ama başka nedenlere dayalı bir tespittir aslında.
Muaviye, İslam tarihinde dâhili savaşları başlatan ve bu çirkin bida’ti koyan insandır. Muaviye, kafirlere karşı çekilen kılıcı Müslümanlara karşı kullandırtmasaydı, dahili savaşlar değil, fütuhat sürecekti elbette!
Bunun yegane sebebi ise Muaviye’nin Müslümanlara “emir” olması bedbahtlığıdır!
İslam peygamberinin -saa- hak vasisi de onunla uğraşmak zorunda kalmaz, iktidarının bütün zaman ve imkanlarını Muaviye’nin oyunlarını bozup onun saldırgan ordularının tecavüzlerine karşı koymaya harcamak mecburiyetinde olmazdı.
Dost görünümlü düşmanla savaşmak düşman görünümlü düşmanla savaşmaktan elbette ki daha zordur.
Evet, İslam ve insanlık tarihinin en yalın hakikatlerinden biridir bu:
Şam valisi Muaviye olmasaydı…
Daha yerinde bir deyişle Muaviye Şam valisi olmasaydı Müslümanlar yıllarca dahili savaşlara girip birbirini kırmakla meşgul olmayacak, bunun yerine İslam’ı bütün dünyaya yayacaklardı. O günlerde zaten hızla ilerleyip yayılmakta olan İslam bütün insanlığı kurtaracak, küfrün bedbahtlığına gömülen bir tek insan kalmayacaktı bugün!
Zulüm ve haksızlığın kökü kazınmış, adalet güneşi bütün insanlığın iliklerini ısıtmış olacaktı bugün…
Şam valisi olmasaydı, müminlerin emiri Hz. Ali -s- şehid edilmeyecekti.
Şam valisi olmasaydı, Hz. Hasan -s-şehid düşmeyecekti.
Şam valisi olmasaydı, Hz. Hüseyin -s- şehid olmayacaktı…
Hatta hiçbir mazlum, bir zalim tarafından öldürülemeyecekti artık.
Çünkü adalet egemen olduğu bir dünyada zalimin zulmedecek gücü kalır mı?
Mahrumiyet ve yoksulluk ortadan kalkar, yoksul kimse bulunmazdı o zaman…
Yeşil saraylarda yutulan ve sahabe olarak geçinenlerin -öldükleri zaman- zulalarından çıkarılan ve ancak baltayla kırılıp parçalanabilen külçe altınlar, İslam ümmetinin yoksullarına harcansa ve o muazzam servetler Ali’nin -s- adaletiyle kullanılmış olsaydı, Müslümanlar içinde bir tek fakir insan kalır mıydı sahi?
Parası olmadığı için evlenemeyen genç kalır mıydı?
Muaviye Şam valisi olmasa kimsenin burnu dahi kanamaz, Yezid halife olmaz, İbni Ziyad, Şimr, Sa’doğlu Ömer…vb’leri olmaz bu katiller ve hainler bunca katliam ve cinayet işleyemezdi.
Muaviye’nin İslam’a soktuğu bid’atlerden biri de cebriye ve kadercilik ekolünü Müslümanlar arasında yaymasıdır. İşlediği zulümleri “kader” telakki ettirebilmek ve Müslümanları her vak’a karşısında salt teslimiyete yöneltmek için yapmıştı bunu. Böylece kimse onun icraatlarına karşı çıkmayacak ve iktidarı güvencede olacaktı!
Muaviye’nin üç günlük iktidar için İslam’a soktuğu bu bid’at, İslam ümmetine çok pahalıya mal olmuş, bugün bile çoğu Müslümanlar bu belaya müptelâ olmaktan kurtulamamıştır!
Yezid’in Kufe valisi İbni Ziyad’la Hz. İmam Hüseyin’in -s- biricik yâdigarı İmam Seccad Zeyn’ul Âbidin hazretleri -s- arasında geçen konuşma ve bu konuşma sırasında İbn-i Ziyad’ın söyledikleri, söz konusu bid’at konusunda yeterince bilgi vermektedir zaten…
-*-
Yezid
Yezid tam anlamıyla kâfirdi.
Vahyi inkar ediyor, peygamberliği yalanlıyordu.
İçki içiyor, dansöz oynatıyordu.
Alenen günah işliyor, fısk ve fücurda bulunuyor, bunları gizlemeye bile gerek duymuyordu.
İşte böyle biri, “Peygamberin halifesi” adıyla Muaviye’den sonra İslam ümmetine musallat oldu!
Oysa ki İslam kaynaklarında Hz. Resulullah’ın -saa- bir gün Muaviye’ye, ashabının yanında şunları söylediği kayıtlıdır:
“Ümmetim senin elinden neler çekecek neler!.. Senin elinden, gün gelecek, benim evlatlarım acılar yaşayacak, senin soyundan gelecek bir köpek Allah’ın ayetleriyle alay edecek ve Allah Teala bana karşı saygısızlığı haram etmiş olduğu halde o, bana karşı saygısızlıkta bulunacak, hürmetimi ayaklar altına alacaktır!”
Yezid’in çocukluğu annesinin akrabaları arasında geçmiştir.
Yezid’in anası, “Kelâb” kabilesindendi!
İslam terbiyesinden tamamen uzak olan Kelaboğullarının elinde büyüyen Yezid, bu kabilede içki ve köpekle haşır neşir olarak yetiştirildi!
Yezid buğday tenli, çopur yüzlüydü, obur olduğu için semiz bir vücudu vardı, bedeni haylice kıllıydı.