Hz. Muhammed (s.a.a), Makaleler

Kur’ân’a Göre Hz. Peygamber’in Siyasi Hâkimiyeti

Muhammed Ali Rüstemiyan

 

Bu makale, Kur’ân ve Sünnet açısından Peygamber’in (s.a.a) siyasi hâkimiyeti meselesini ele almaktadır. Makalede, İslâm’ın temel kaynakları olan Kur’ân ve Sünnet çerçevesinde Hz. Peygamber’in, risalet, tebliğ ve hidayetin yanı sıra siyasi liderlik yükümlülüğünü de üstlendiği ilgili ayetler çerçevesinde ispatlanmaktadır.

Giriş

Peygamber’in (s.a.a) siyasi hâkimiyeti hakkında Kur’ân-ı Kerim’de geçen ayetler birkaç gruba ayrılabilir:

1. Peygamber’e (s.a.a) itaatle ilgili ayetler.

2. Peygamber’in (s.a.a) velayeti ve onun müminlere önceliğini konu eden ayetler.

3. Peygamber’in (s.a.a) hükmüne dikkat çeken ayetler.

4. Peygamber’i (s.a.a) toplumsal işlerde eksen olarak tanıtan ayetler.

5. Müminleri, teşriinin rükünlerinden biri olarak Peygamber’e (s.a.a) imana çağıran ayetler.

1. Peygamber’e (S.A.A) İtaatle İlgili Ayetler

Bu grup ayetler, Peygamber’e (s.a.a) itaati çeşit şekillerde ele almıştır. Bazı yerlerde “itaat edilmek” bütün peygamberlerle (a) ilgili hedefler arasında gösterilmiştir:

“Biz her peygamberi, Allah'ın izniyle ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik”[1]

Bazı yerlerde de Peygamber’e (s.a.a) itaate Allah’a itaatin devamında yer verilmiştir:

“Kim Resul'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur.”[2]

İster “Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin, sizden olan ululemre de.”[3] Ayetinde olduğu gibi emir kipi iki kez tekrarlansın, ister “Ey iman edenler! Allah'a ve Resulü’ne itaat edin, işittiğiniz halde O’ndan yüz çevirmeyin.”[4] Ayetindeki gibi emir kipi “ve” bağlacı kullanılarak bir kez zikredilsin asıl maksat Peygamber’e (s.a.a) itaatin emredilmesidir. Allah'a itaatin gerekliği ise apaçık bir şeydir; burada hatırlatma amaçlı zikredilmiştir. Çünkü Allah’a itaatin farz oluşu, kelam tartışmalarında söz konusu edildiği gibi, Allah’ın Mevla oluşunun akıl aracılığıyla tanınmasıyla hâsıl olur.

 Şu halde bu ayetlerde Allah’a itaatin emredilmesi, insanların bizatihi bildikleri bir şeye irşad etme amacı taşımakta; Peygamber’e itaatin Allah’a itaatin bir devamı olduğu hakikati beyan edilmektedir. Bunun delili, Allah’a itaatin hiçbir ayette tek başına geçmiyor olmasıdır. Nitekim pek çok ayette ya Allah diğer farzların yanında Peygamber’e itaati emretmiştir: “Namazı kılın, zekâtı verin; Peygamber'e itaat edin ki merhamet göresiniz.”[5] ya da söz konusu emir peygamberlerin dilinden aktarılmıştır: “Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.”[6]

Peygamber’e İtaatin Anlamı

İtaatin, “emri yerine getirmek” anlamına geldiğini kabul edersek, peygamberlerin emir ve yasak getirmemeleri durumunda itaatin anlamını tasavvur etmek mümkün olmaz; çünkü böyle bir durumda onlar sadece Allah’ın emirlerini aktaran aracılar olurlar, dolayısıyla da ayetlerde geçen “Resul’e itaat edin” ifadesi, “Allah’a itaat edin” ifadesinin tekrarından ibaret olur. Hâlbuki bu ifadenin bu şekilde anlaşılmasını sağlayacak hiçbir karine yoktur. Sıradan insanların sözü bile böyle saptırıcı istiarelerden uzakken fasihlik bakımından en üstün söz olan Kur’ân-ı Kerim’in ayetlerinin böylesi istiarelerden uzak olduğu apaçık bir gerçektir.

Öte yandan, bu güçlük, “Kim Resul’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.”, “Biz her peygamberi, Allah'ın izniyle ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik.” gibi ayetlerde daha da artmaktadır. Çünkü o zaman bu ayetlerdeki sözün gereği, Allah’ın insanlara kendisine itaat etmeleri için izin vermesi olacaktır!

İşlerin Peygamber’e Havalesi

Yukarıda geçen ayetler ile peygamberlerin kendi kavimlerine emirlerini nakleden ayetlere dikkat edilmelidir. Tıpkı Hz. Musa’nın Harun’a, halkın arasında kalmasını ve onları ıslah etmesini istediği talimatı gibi:

 “Musa, kardeşi Harun'a dedi ki: Kavmimin içinde benim yerime geç ve onları ıslah et.”[7]

Yine Harun’un insanlara emri gibi:

“Sizin Rabbiniz şüphesiz merhametli olan Allah'tır. Şu halde bana uyunuz ve emrime itaat ediniz.”[8]

Hz. Musa’nın Harun’a “Bana itaatsizlik mi ettin?” diyerek çıkışması:

“Emrime asi mi oldun?”[9]

Aynı şekilde Allah, müminleri Peygamber’in talimatlarına muhalefet etmekten sakındırmaktadır:

“Onun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.”[10]

Peygamberlerin (a.s), kavimlerini önce Allah’a ibadete ve onun indirdiği hükümlere uyarak elde edilebilecek ilahi takvaya çağırdığı ve sonra da kendilerine itaate davet ettikleri ayetler:

“Dedi ki: Ey kavmim, ben sizin için açık bir uyarıcıyım. Allah'a kulluk edin; O'na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.”[11]

Allah’ın, kendi izniyle insanlar arasında onların iyiliğine olan şeyleri emretmesi için işi peygamberlere havale ettiği ve halkın da onlara itaat etmesi gerektiği açıkça görülmektedir.

Rivayetlerde de, Kur’ân-ı Kerim ayetlerinin şahitliğiyle işlerin Peygamber’e (s.a.a) havale edilmesi meselesi muhtelif şekillerde gündeme getirilmiştir. Pek çok rivayet, “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının”[12] ayetinin deliliyle işleri Peygamber’e (s.a.a) havale etmeyi[13] ve din işlerini ona bırakmayı[14] emreder; neyi helal sayarsa helaldir, neyi haram ederse haramdır[15] ve halkın işlerinin Peygamber’e havale edildiğinden bahseder.[16]

Peygamber’e İtaatin Sınırları

Peygamber’e itaat konusunda tartışılan meselelerden biri de müminlerin itaat ederken tabi olmaları gereken sınırlardır. Ayetler ve bu mesele hakkında nakledilen rivayetler Peygamber’e itaati Allah’a itaat seviyesinde kabul eder. Ne bu ayetler, ne de diğer ayetler bu konuda belli bir sınır tayin etmiş değildir. Allah’a itaat mutlak olduğu ve Allah’a itaatte bir sınır tasavvur edilmediğine göre Peygamber’e itaat de aynı mutlaklığa sahiptir. Bu doğrultuda, “Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin, sizden olan ululemre de”[17] ayetini tefsir eden müfessir ve âlimler, “ululemr”e itaat de mutlak olduğundan, ululemrin masumiyetini ispat etmeye çalışmışlardır; çünkü masumiyet olmaksızın hiç kimse mutlak itaate layık olamaz.[18]

Peygamber’in Siyasî Hâkimiyetiyle İlgili Diğer Ayetler

Bu konuya dair ayetlerde, Peygamber’e itaatin bireysel ve toplumsal bütün işleri kapsadığı beyan edilmiştir. Burada biz, örnek olarak “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının”[19] ayetinin nüzul sebebinden bahsedeceğiz. Mesele ganimetim bölüşülmesiyle ilgilidir. Ayetin nüzulüne sebep olan olay, hem toplumsal hem de bireysel menfaatlerle alakalıdır. Bu olayda, Peygamber’in umumi gelirler hakkında karar verici olduğu, maslahat icabı ganimeti, savaşa katılan arasında eşit olmayan bir biçimde bölüştürebileceği hakikatinin aşikâr olduğuna işaret edilebilir. Her ne kadar bu ayetin manası genelse de Peygamber’in bütün buyruklarını -rivayetler de bunu beyan etmektedir- kapsamaktadır.

Peygamber’e İtaat Hakkında Şüpheler

Peygamberlere (a.s) itaat konusunda, bir kısmı doğrudan din meselesi ve dinin insanların hayatındaki rolüyle ilgili, diğer kısmı özellikle İslâm diniyle alakalı bazı şüpheler ortaya atılmıştır. Birinci kısım hakkındaki tartışma bu makalenin mevzusu dışındadır ve bağımsız bir araştırmaya ihtiyaç duyar. Bununla birlikte, Kur’ân-ı Kerim’de hem önceki peygamberler söz konusu edildiği, hem de din hakkında genel meseleler gündeme getirildiğinden ikinci kısım hakkında yapacağımız açıklamalarla belli ölçüde birinci kısım da izah edilmiş olacaktır.

Bazıları Kur’ân-ı Kerim ayetlerine dayanarak dinin halkın günlük hayatıyla irtibatı olmadığı ve Peygamber’in mümin toplum üzerinde hâkimiyeti bulunmadığı sonucuna varmışlardır. Hz. Peygamber’i, sadece, mebde ve meâd konusundaki mesajı tebliğ etmek üzere Allah tarafından gönderilmiş bir elçi olarak tanıtmışlar, dini de yalnızca bu iki meseleye odaklanmış bir şey biçiminde tefsir etmişlerdir. Bu yüzden de topluma liderlik ve bireysel hayata müdahaleyi peygamberlerin görev alanı dışında saymışlardır. Önceki bahislerde belli ölçüde Kur’ân-ı Kerim’e göre dinin ve Peygamberlerin konumu meselesinden bahsetmiştik. Burada ise doğrudan Peygamber’in toplumsal olmayan işlerdeki göreviyle ilgili ayetleri ele alacağız.

Kur’ân-ı Kerim’de Peygamberin Sakındırıldığı Şeyler

Peygamber’in sakındırıldığı şeyler olduğuna delil getirilen ayetlerden biri, Hz. Peygamber’e hitap eden şu ayettir:

 “Senin yapacağın bir şey yoktur; ister tövbelerini kabul eder, ister onlara azap eder”[20]

Bu ayet, ayetin siyakından ve müfessirlerin açıklamalarından anlaşıldığı üzere[21], Müslümanların Uhud savaşında yenilmesi hadisesiyle ilişkilidir. Uhud savaşında yenilgi alınmış, Bedir savaşında ise zafer kazanılmıştır. Ayet, Hz. Peygamber’in (s.a.a) Allah tarafından gönderildiğini ve bu yenilginin onunla ilgili olmadığını anlatmak istemektedir. Bunun delili, Müslümanların belli bir konumdan mı nasiplendiklerinden şüphe duymalarına cevaben Allah’ın bütün her şeyi kendisine tahsis ettiğini bildiren sonraki ayettir:

“Hepsi tamamen Allah’a aittir”[22]

Bununla birlikte ayet, bazı rivayetlerde olduğu gibi, Hz. Ali’nin (a.s) velayetinin haber verilmesine dair Hz. Peygamber’in (s.a.a) kaygısıyla ilişkilendirilse bile makbul bir çıkarım için yeterli görünmemektedir. Çünkü her şeyden önce söz konusu rivayetlerde eleştiri, ayetin hiçbir işin Peygamber’in (s.a.a) elinde olmadığını söylediğini zanneden kişi tarafından yöneltilmiştir. İmam (a.s) “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının”[23] ayetini delil getirerek bu iddiayı çürütmüş, Allah’ın her şeyi Peygamber’in (s.a.a) yetkisine bıraktığını ifade etmiş ve sonra ayetin, Peygamber’in (s.a.a), Hz. Ali’nin velayetini açıklaması bağlamında düşmanlardan çekinmesiyle ilgili olduğu biçiminde müşahhas hale getirmiştir.

İkincisi, diğer ayetlerle birlikte düşündüğümüzde ayetin, Allah’ın Peygamberi’ne yasakladığı hidayet meselesiyle ilgili olduğu anlaşılacaktır:

“Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidayet verir.”[24]

“Sen körleri sapıklıklarından çevirip doğru yola getiremezsin.”[25]

Bazı ayetlerde ise hidayet Hz. Peygamber’le ilişkilendirmiş ve Hz. Peygamber “hâdi” olarak isimlendirilmiştir: “Şüphesiz ki sen dosdoğru yola hidayet etmektesin”[26]

Aynı şekilde Allah, Haşr suresinin 7. ayetinde ve yine “İş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven”[27] ayetinde “iş”i, Hz. Peygamber’e nispet etmekte, başka ayetlerde ise işi bütünüyle kendisine tahsis etmektedir: “Hepsi tamamen Allah’a aittir.”[28] “Fakat bütün işler Allah'a aittir.”[29]

Söz konusu ayette “iş”, Hz. Peygamber’e (s.a.a) yasaklanmıştır. Bu hakikat, Kur’ân-ı Kerim’in her şeyi Allah’ın tasarrufunda gördüğü, dilerse her şeyi bir kişiye, bu cümleden olarak Peygamberine bahşedebileceği; buna karşılık bir kimsenin bağımsız olarak bir şeyin sahibi olabileceği vehmini bütünüyle çürüttüğü ve bunu tamamıyla Allah’a nispet ettiği meselesine dönmektedir. Nitekim bu, şu ayette müşahede edilmektedir: “Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı.”[30]

Gerçi konu ettiğimiz ayette “iş” (el-emr) kelimesinin başına “min” edatının getirilmesiyle bu ayet özel bir işe dair zuhur etmektedir. Nitekim rivayetlerde de “el-emr” özel bir iş olarak tefsir edilmiştir.

Hz. Peygamber’in Bek& ccedil;i, Vekil, Musallat Ve Zorba Olmaması

Hz. Peygamber’in risaletinin toplumsal işlerle irtibatlı olmadığına dair delil olarak kullanılan ayetler vardır. Bunlar, Hz. Peygamber’in halkın üzerinde bir egemen ve zorba ya da bekçi ve vekil olduğunu reddeden ayetlerdir.[31] Birinci meseleye dair Kur’ân-ı Kerim’de iki ayet geçmektedir. Bunlardan biri Peygamber’in (s.a.a) halk üzerindeki hükümdarlık ve tasallutunu, diğeri de zorba olduğunu reddeden ayetlerdir:

“Onların dediklerini çok iyi biliriz ve sen onların üzerinde zorba değilsin”[32]

“Öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin. Onların üzerinde hükümdar değilsin”[33]

Bu ayetlerin her ikisi de Mekki surelerde geçmektedir. Önceki ve sonraki ayetlerin siyakından da anlaşıldığı gibi hidayet ve iman işiyle ilgilidirler. Çünkü bu ayetlerin muhatabı müşriklerdir. Bu bakımdan Allah bu iki ayette hidayetin mecburi olmasını reddetmekte ve Peygamberine (s.a.a) şöyle demektedir: “Sen, güç kullanarak onları hidayete ulaştıramazsın. Çünkü bu işte seni onların başına hükümdar tayin etmedim.” Zira ilahi sünnet, insanların kendisinin, kendi tercihleriyle hidayeti kabul etmesi şeklinde tecelli etmektedir. Eğer birisini hidayete zorlamak mecburi olsaydı Allah herkesi mümin yapabilirdi: “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederdi”[34]

“Öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin. Onların üzerinde hükümdar değilsin”[35] ayeti bu konuyu apaçık beyan eder. Ayetin ikinci bölümü (“Onların üzerinde hükümdar değilsin”), “Öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin” birinci bölümünün tefsiridir.

Öte yandan ayetleri toplumsal meselelerle ilişkilendirerek değerlendirir ve muhataplarını da Medine’deki müminler olarak kabul edersek, Peygamber’e (s.a.a) yasaklanan şeyin, zorbalık ve güç kullanarak yönetmek olduğu anlaşılır. Böyle bir vasıf, Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) siyasi hakimiyetini kabul etme durumunda bile yasaklanmıştır. Çünkü Hz. Peygamber’in hükümeti hakka dayandığından Allah’a ve Rasül’e iman, yumuşaklık ve anlayış esasına göre gerçekleşmiştir: “O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi.”[36] Allah’ın peygamberlerin (a.s) hükümeti karşısında tanıttığı zorbalık ve dayatmacılık esasına göre değil:

“İşte Âd, Rablerinin âyetlerini inkâr ettiler; O'nun peygamberlerine âsi oldular ve inatçı her zorbanın emrine uydular.”[37]

Peygamber’in (s.a.a) bekçi ve vekil olduğunu reddeden ayetler de, hidayete has olmaları, müşrikler karşısında ifade edilmeleri ve imandan önce nazil olmaları bakımından önceki ayetlerle birdirler. En’am suresi 107. ayet, her iki başlığı da kapsamakta ve ondan önceki ayet Peygamber’e (s.a.a) “sadece vahye tabi ol” emriyle başlamaktadır: “Rabbinden sana vahyolunana uy. O'ndan başka tanrı yoktur. Müşriklerden yüz çevir. Allah dileseydi ortak koşmazlardı. Biz seni onların üzerine bekçi kılmadık. Onların vekili de değilsin”

Bu doğrultuda her ne kadar bu ayetler bekçilik ve vekillik sorumluluğunu Peygamber’in (s.a.a) omuzlarından alıyorsa da bu konuda ayetin hitabı müşrikleredir. Allame Tabatabai bu konuda şöyle buyurur:

Allah’ın “Biz seni onların üzerine bekçi kılmadık. Onların vekili de değilsin” kelamı, ayetin önceki kısımları gibi Peygamber’in (s.a.a) teselli edilmesiyle ilgilidir ve nefsinin sükûn bulması içindir. Bir kimsenin “bekçi”si olmaktan kastedilen galiba insanların yaşamak, gelişmek, rızık ve diğerleri gibi işlerinin yönetilmesinin yükümlülüğünü üstlenmektir. Bir kimseye vekil olmak ise kişinin işlerinin vekâleten yürütülmesi, bu vesileyle de onun adına çıkarlarını temin etmek ve zararı ondan uzak tutmak demektir. Öyleyse ayetin anlamı özetle şudur ki, ne müşriklerin tekvinî işleri, ne de dinî hayata dair işler, hiçbiri senin sorumluluğunda olmadığına göre davetini reddetmeleri ve çağrının onlar tarafından kabul edilmemesinden mahzun olmamalısın.[38]

Diğer yandan bu durumun Müslümanların Peygamber’in (s.a.a) etrafında bir cemaat oluşturmalarından sonra değiştiğini, onlara bekçilik ve istikametlerinin gözetimi sorumluluğunun Hz. Peygamber’in omuzlarına yüklendiğini görüyoruz. Bir rivayette[39] İbn Abbas şöyle der: Peygamber’e bundan daha ağır bir ayet inmedi. Bu yüzden, ashap ona “Ey Peygamber, erken ihtiyarlık peşinde dolanıyor” dediğinde, “Hud ve Vakıa sureleri beni ihtiyarlattı” buyurdular.

Başka bir rivayette bir kişi bu meselenin sebebini sorar, Peygamber (s.a.a) de “Emrolunduğun üzere dosdoğru ol” ayetine işaret buyurur. İmam Humeyni (k.s), Peygamber’in (s.a.a) Şura suresindeki değil de Hud suresindeki bu ayete işaretinin hususiyetini, ayetin devamındaki sebebe bağlamıştır. Nitekim Peygamber’e (s.a.a) hitap ederken ümmetin istikametini gözetmesi de istenmiş ve bu iş Hz. Peygamber’in omuzlarına yüklenmiştir. Böyle olmasa Peygamber (s.a.a) kendi istikametini gözetmekte onu erkenden ihtiyarlatacak herhangi bir müşkül görmezdi.[40]

Peygamber’in Görevinin Müjdelemek Ve Korkutmakla Sınırlı Olması

Peygamber’in (s.a.a) toplumsal işlere müdahalesini reddetmek için Hz. Peygamber’i münhasıran uyarıcı ve müjdeleyici olarak isimlendiren ayetler delil getirilmiştir:

“Sen sadece bir uyarıcısın.”[41]

“Ben inanan bir kavim için uyarıcı ve müjdeleyiciyim.”[42]

O halde peygamberlerin insanları korkutmak ve müjdelemekten başka görevleri yoktur, onlara itaat bu sınırdadır ve toplumsal işlerle irtibatlı değildir.[43]

Bu tür bir muhtevaya sahip ayetler incelendiğinde hepsinin de kâfirler ve müşrikler karşısında tavır belirlediği müşahhaslaşmaktadır; isterse Medine’de hicretten sonra inen ayetler olsun:

“Ey ehl-i kitap! Peygamberlerin arası kesildiği bir sırada size elçimiz geldi. Gerçekleri size açıklıyor ki ‘Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi’ demeyesiniz. İşte size müjdeleyici ve uyarıcı gelmiştir.”[44]

Başlangıçtaki görevin korkutmak, daha sonra da müjdelemek olması bütün peygamberler (a.s) için genel kuraldır. Buradan peygamberlerin görevinin -mantıksal yolun böyle olması ve Kur’ân-ı Kerim ayetlerinin de buna delalet etmesi gibi- çeşitli aşamalar içerdiği açıkça görülmektedir. Bisetin başlangıcında, henüz yardımcı ve taraftarı bulunmadığı sırada korkutmak ve müjdelemekten başka bir işi yerine getiremezlerdi. Çünkü kâfirler ve müşriklerden başka muhatapları yoktu. Her ne kadar bu görev risaletin sonuna kadar, yani risaletlerinin coğrafi sınırlarında mümin olmayan bireyler varoldukça omuzlarında duracaksa da bu ayetler onların müminler karşısındaki görevi hakkında meseleyi açıklığa kavuşturmamaktadır. Çünkü yeni durumda muhatapları tamamen değişmiştir.

Kur’ân-ı Kerim ayetlerine dikkat edildiğinde peygamberlerin (a.s) korkutma ve müjdeleme görevi iman aşamasına kadardır ve ondan sonra bir diğer önemli vazife hem onların, hem de takipçilerinin yükümlülüğüne bırakılmaktadır. Fetih suresinde 8. ve sonraki ayetlerde bu konu gayet açıktır. Allah önce Peygamber’in (s.a.a) şahitlik, müjdeleme ve korkutma görevini beyan etmekte, bu işin gayesinin insanların Allah’a ve Rasulüne iman etmesi, daha sonra da ona yardım ve saygı göstermek olduğu gösterilmekte, sonra da Peygamber’e (s.a.a) biat edenleri Allah’a biat etmişler olarak tarif etmekte, sorumluluğuna ve sözüne vefalı davranan ve Peygamber’e (s.a.a) karşı çıkmayı asla hoş karşılamayanlar övülmekte ve sözlerinden cayanlar kınanmaktadır. Bu nedenle Peygamber’in (s.a.a) buyruğuna itaat ve kulak vermek iman aşamasından sonradır, korkutma ve müjdeleme ise önceki aşamaya aittir. Bu konunun delili; cihattan, peygambere itaatten ve ona muhalefet edilmemesinden söz eden bütün ayetlerin Medeni ayetler olması, İslâm toplumuyla ilgili bulunması ve muhataplarının da müminlerden oluşmasıdır.

Burada Peygamber’in (s.a.a) görevini sadece korkutmakla veya müjdelemek ve uyarmakla sınırlayan ayetler hakkındaki soru yerinde durmaktadır.

Cevaben, önce sınırlamanın iki çeşit olduğu söylenmelidir: Hakiki sınırlama ve izafi sınırlama. İzafi sınırlama, bir şeyi başka bir şeyle ilgili özel durumlar, haller ve şartlara nispetle ölçtüğümüz yerlerde kullanılır. Bu durumda sınırlama da aynı konuya özgü olur ve başka bir konuyu kapsamaz. Fakat hakiki sınırlama, onun aksine, bütün şartlara ve her şeye şamildir. “Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de hiç şüphesiz yemek yerler, çarşılarda dolaşırlardı”[45] ayetine dikkat ettiğimizde izafi sınırlamanın anlamı açıklığa kavuşmaktadır. Çünkü eğer hakiki sınırlama olsaydı Peygamber’in (s.a.a) işinin yemek yemek ve çarşıda dolaşmak olması lazım gelecekti. Hâlbuki sonraki ayetlere topluca bakıldığında bu sınırlamanın, müşriklerin Peygamber’e (s.a.a), yönelttiği “neden kendilerine meleklerin indirilmediği” itirazına cevap vermek üzere olduğu anlaşılmaktadır.

Dolayısıyla, peygamberlerin görevini korkutmak ve müjde vermekle sınırlandırmış yerlerde geçen önceki ve sonraki ayetlere müracaat ettiğimizde bütün bu sınırlandırmaların, kâfirlerin ve müşriklerin, kıyametin zamanının somut olarak söylenmesi veya azap indirilmesi ya da Peygamber’e (s.a.a) neden hazine indirilmediği ve beraberinde bir meleğin bulunmadığı gibi yersiz istekleri karşısında ortaya konduğunu görüyoruz.

“Ona bir hazine indirilseydi veya onunla beraber bir melek gelseydi demelerinden dolayı adeta sana vahyolunanın bir kısmını terk edeceksin ve bu yüzden ruhun daralacak. Sen ancak bir uyarıcısın. Allah ise her şeye vekildir.”[46]

Kur’ân, hiçbir zaman Peygamber’in (s.a.a) bu işlerdeki gerçek görevini sınırlandırma niyetinde olmamıştır.

Bu yerlerde geçen sınırlandırmanın izafi olduğunun bir diğer delili de Peygamber’in (s.a.a) görevlerinin farklı farklı olmasıdır. Sınırlandırmanın söz konusu edildiği ve onun vazifelerinden bahseden tüm ayetlerde, öyle ki bazıları Hz. Peygamber’i sadece ikaz edici olarak nitelemekte, bazıları korkutucu ve müjdeleyici şeklinde isimlendirmekte, sınırlandırmaya ihtiyacın bulunmadığı bir kısmı da bu görevleri ayrıntılı olarak beyan etmektedir.

“Ey Peygamber! Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Allah'ın izniyle, bir davetçi ve nûr saçan bir kandil olarak.”[47]

2. Peygamber’in (S.A.A) Velayeti Ve Onun Müminlere Önceliğini Konu Eden Ayetler.

Daha önce (çalışmanın önceki bölümünde) velayetin anlamından bahsetmiş ve bu kelimenin, daima bireysel veya toplumsal işlere hâkimiyet türüyle birlikte olduğu sonucunu çıkarmıştık. Bu sebeple burada, Peygamber’in (s.a.a) velayetini gündeme getiren ayetler çerçevesinde bu velayetin sınırlarını inceleyeceğiz.

Eskiden beri Peygamber’in (s.a.a) velayetinden, onun işler üzerindeki hâkimiyetini kabul eden görüşle bahseden kimseler, velayetin çerçevesi için muhtelif boyutları söz konusu etmişlerdir. Nitekim en kısıtlayıcı olanları, toplumsal ve şahsi işlere mahsus olan velayettir. Fakat son olarak velayetin anlamına özgü bir telakkiyle ve nebilerin toplumsal işlere müdahalesi hakkında menfi görüşle Peygamber’in (s.a.a) velayetini, çocuklar ve deliler gibi kendiişlerini idare edebilecek yeterlilikle olmayanlarla kısıtlayan iddialar ortaya atılmıştır. Sonra da “Peygamber, müminlere kendi nefislerinden daha önceliklidir”[48] ayeti uyarınca, Peygamber’in (s.a.a) müminlerin işleriyle ilgili olarak onlara kendilerinden önceliği bulunduğundan bahsedilmesindeki velayet, bu tür işlerde müminlerin velayeti ile Peygamber (s.a.a) arasında çelişki oluşacak konuya hasredilmektedir.[49] Hairi Yezdi burada velayeti sarih biçimde “yeterlilik” konusuna mahsus kabul etmekte ve bu yüzden Ayetullah Cevadi Âmuli tarafından ortaya atılmış “âkil insanların velayeti” tabirini, âkil olmakla velayet arasında çelişki bulunduğu gerekçesiyle eleştirmektedir.

Öyle görünüyor ki muhterem münekkid, makalenin[50] aslına bakmamıştır. Çünkü makalede ayrıntılı olarak mallarını kullanamayacaklar üzerindeki velayet ile topluma velayet arasındaki farktan söz edilmiş ve her birinin ahkâmı ayrı ayrı açıklanmıştır. Buna ilaveten eleştiriye cevap verirken bu konu tekrar izah edilmiştir.

Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) teşriî velayeti konusunu ve bunun anlamını aydınlatmak için şu noktaya dikkat etmek zaruridir: Peygamber’in (s.a.