İlahi Dinlerde Ahır Zaman Kurtarıcısı Mehdi’ye İnanmak
Abdullah TURAN
Dünyayı ıslah edecek olan, insanlara vaat edilmiş Mehdi inancı, sadece İslâm dinine mahsus bir akide değildir. Bu inanç İslâm öncesi semavî dinlerde de mevcuttur. Ahir zaman kurtarıcısının zuhurunu, sadece İslâm ümmeti değil, bütün semavî dinlerin mensupları, hatta bütün insanlık beklemektedir. Bütün dinlerin mensupları, dünyanın karanlık ve buhranlı bir döneminde, yani her yeri zulüm, fesat ve dinsizliğin kapladığı bir zamanda büyük bir kurtarıcının zuhur edip gaybî bir güç sayesinde dünyanın bozuk durumunu düzelteceğine ve Allah inancını dinsizlik ve maddeciliğe üstün kılacağına inanmaktadırlar.
Bu ilâhî müjde, Kur'an-ı Kerim ve Allah Resulünün sahih sünnetine ilaveten, Zerdüştîlerin mukaddes kitaplarından sayılan Zend, Pezend ve Camasbname, Yahudilerin mukaddes kitabı Tevrat, ilâveleri ve Hıristiyanların mukaddes kitabı İncil gibi tahrif olmuş şekliyle de olsa baki kalan semavî kitapların yanı sıra, daha eski inançlardan olan Brahmanlar ve Budistlerin mukaddes kitaplarında da yer almıştır. Bu da şu demektir ki, bu inanç, bütün millet ve dinlerde mevcut olup, bütün inanç sahipleri gaybî yardımla desteklenecek vaat edilmiş güçlü bir kurtarıcıyı beklemekteler.
Demek ki, Zerdüştî'yle, Yahudi'siyle, Hıristiyan'ıyla ve Müslüman'ıyla bütün semavî dinlerin izleyicileri, dahası, bir şekilde semavî dinden etkilenen ya da semavî olması muhtemel olan inanç ve dünya görüşüne sahip olan herkes, ahir zamanda büyük bir ıslah edicinin zuhur edeceğine inanır ve onu bekler.
Hatta demek olur ki, dünyanın genelinde adalet ve barışı sağlayacak büyük bir kurtarıcının geleceğine inanmak ve böyle bir kurtarıcıyı beklemek, bütün insanların doğasında olan fıtrî bir içgüdüdür. Zaten herhangi bir dinî inanca sahip olmayan düşünür ve filozofların da böyle bir kurtarıcıyı ve onun kuracağı adalet düzenini beklediklerini ortaya koymaları, ancak böyle bir içgüdünün varlığıyla açıklanabilir.
Bundan dolayıdır ki, büyük müfessir ve filozof Allâme Tabatabaî (r.a) bu konuyu açıklarken özetle şöyle der: "İnsanoğlu yeryüzüne ayak bastığından itibaren mutluluk ve saadetle iç içe olan bir toplumsal hayatın ümidini hep kalbinde taşımış ve bu ümidine ulaşmak için çaba harcamıştır. Eğer böyle bir ümit gerçekleşmeyecek olsaydı, insanın böyle bir ümit taşıması mümkün olmazdı. Eğer yiyecek yaratılmasaydı, insana açlık duygusu da verilmezdi; eğer su olmasaydı, insanda susama duygusu da olmazdı; eğer ona bir eş yaratılmasaydı, cinsel duygu da verilmezdi.
İşte bu yüzden dünyada öyle bir zaman gelecek ki, insan topluluğu adalet ve eşitlikle dolacak, fertler barış ve sefa içinde yaşayacak, toplum fazilet ve kemal ile dolacaktır.
Yeryüzünü adaletle dolduracak bir şahsa olan inanç, İslâm'a özgü bir inanç da değildir. Kur'an-ı Kerim'de de bildirildiği üzere, diğer ilâhî dinlerde de bu müjde yer almıştır. Dahası, bu inanç insanın fıtratından kaynaklandığı için bütün insan topluluklarında, hatta putperestlerde bile vardır."
Buradan, Zerdüştîlerin ona, dünyanın kurtarıcısı anlamına gelen "Suşyant", Yahudilerin "Server-i Mikailî", Hıristiyanların "Vaad edilmiş Mesih" ve Müslümanların "Vaad edilmiş Mehdi" gibi, her milletin kendisinin anlayacağı bir lakap vermelerinin ve onu kendilerinden biri olarak görmelerinin de pekâlâ doğal olduğu anlaşılmaktadır.
Çünkü herhangi bir millete gönderilen bir ilâhî elçinin beyanında veya semavî kitapta ahir zamanda mutlak adaleti sağlayacak ve ilâhî dinin hâkimiyetini bütün cihanda kuracak bir ilâhî kurtarıcının geleceğine dair bir açıklama gelince, o millet ve topluluğun bu kurtarıcıyı kendilerinin anlayacağı bir lakapla anmalarından veya onun kendilerinden olan birinin olacağını sanmalarından yahut öyle yorumlamalarından daha doğal bir şey düşünülemez.
Elbette biz burada Hz. Mehdi'nin zuhur edeceğini ispatlamak için eski semavî kitaplarda yer alan müjdelere dayanmak istemiyoruz. Esasen buna ihtiyaç da yoktur. Zira konunun Kur'an ve Sünnet'te yeterli dayanağı vardır. Onlarca Kur'an ayeti açıkça veya dolaylı yoldan konuyu ortaya koymaktadır. Sünnet açısından da ister usul ister füruya ait olsun hiçbir İslami konu hakkında bu konuda geldiği kadar hadis gelmemiştir. Biz burada sadece ahir zamanda evrensel bir kurtarıcının zuhur edeceği gerçeğinin, bütün dinlerde yer alan ortak bir inanç olduğunu ve vahiy kaynaklı olup bütün peygamberlerin bu müjdeyi verdiğini belirtmek istiyoruz.
Bu arada diğer dinlerde yer alan bu konu hakkındaki bilgi ve belgelere geçmeden önce, İslam dinin bu hususta ortaya koyduğu bilgi ve belgelere işaret etmek istiyoruz.
Bununla birlikte biz burada konunun İslam dininin iki temel kaynağı olan Kur'an ve Sünnet'teki delillerini de burada sıralamak istemiyoruz. Gerçi ahır zaman kurtarıcısı inancı, hem Kur'an hem de Sünnette şüphe götürmeyen sayısız delillerle sabittir. Biz burada bu inancın asr-i saadetten itibaren, Müslümanların şüphe götürmeyen yaygın bir inanışı olduğu ve bu yüzden de İslam dininin hadis, tarih, siyer, tefsir, şiir ve edebiyat gibi bütün kaynaklarında yer aldığı ve aslında Müslümanların bu inanışla yoğrulduğu üzerinde durmak istiyoruz. Bu yüzden de konu üzerindeki araştırmamıza İslam kaynaklarını inceleyerek başlamak istiyoruz.
İslâm Kaynaklarında Hz. Mehdi'ye İnanmak
Hz. İmam Mehdi (a.s)'ın ahır zamanda zuhur edip zulüm ve haksızlıkla dolmuş olan yeryüzünden her türlü zulüm ve haksızlığı kökünden kazıyarak onu baştanbaşa adalet ve eşitlikle dolduracağı inancı, asr-i saadetten itibaren Müslümanlar arasında yaygın olan köklü bir İslamî akide olup, ilgili bilgi ve belgeler İslamî kaynakların genelinde yer almıştır. Ancak hemen-hemen İslâmî kaynakların tamamında yer alan İmam Mehdi (a.s) hakkındaki bilgi ve belgelere geçmeden önce, Hz. Resulullah (s.a.a)'ın: "Kim boynunda biat olmadan (başka bir hadiste ise) -Kim zamanının imamını tanımadan- ölürse, cahiliye ölümüyle ölmüştür."[i] hadis-i şerifine dikkat çekmek istiyorum.
Naklettiğimiz bu hadisler, her zamanda herkes için büyük bir sorumluluk getirmektedir. Bu hadisler herkesi kendi zamanının imamını tanımak ve ona biat etmekle yükümlü kılmıştır.
Nitekim Allah Tealâ'nın; "O gün ki, her grup insanı imamlarıyla (önderleriyle) çağırırız; o gün kitabı sağından verilenler kitaplarını okurlar; onlara kıl kadar haksızlık edilmez. Bu dünyada (kalbi) kör olan ise, ahirette daha kör ve daha şaşkındır."[ii] ayetleri de, istisnasız her zaman ve mekânda insanların itaat etmesi farz olan bir imamın var olduğunu, dünya yaşamlarında o imamı tanıyıp itaat edenlerin ahirette amel defterleri sağ ellerinden verilecek olan ilahi mükafatı hak eden Ashab-ı Yemin olduklarını, dünya yaşamlarında o imamı tanımak hususunda şaşkınlığa düşüp kör kalanların ise, ahirette daha kör ve daha şaşkın olacaklarını açıkça ortaya koymaktadır.
Ne ilginçtir ki, Ehl-i Sünnet'in önde gelen müfessirlerinden Kurtubî, kendi tefsirinde bu ayeti tefsir ederken, Mucahid ve Katade'nin, ayette geçen "imamlar"dan maksadın, insanın kendine önder kabul ettiği liderler olduğunu, hak ehlinin kıyamet günü peygamberlerinin önderliğinde ayağa kalkarak amel defterlerini sağ ellerinden alacaklarını ve batıl ehlinin de dalâlet liderlerinin önderliğinde ayağa kalkarak amel defterlerini sol ellerinden alacaklarına dair görüşlerini naklettikten sonra Hz. Ali (a.s)'ın da; "Ayette geçen ‘imamlar'dan maksat, her asrın imamıdır." buyurduğunu kaydetmiş, sonra da Hz. Ali'nin Allah Resulü'nden naklettiği şu hadise yer vermiştir: Allah Resulü buyurmuştur ki:
"Kıyamet günü herkes kendi zamanının imamı, Rabbinin kitabı ve peygamberinin sünneti ile çağrılacak ve denilecek ki: ‘İbrahim'in takipçilerini getirin, Musa'nin takipçilerini getirin, İsa'nın takipçilerini getirin ve Muhammed'in takipçilerini getirin.' Böylece hak ehli ayağa kalkacak ve amel defterlerini sağ ellerinden alacaklar. Sonra; ‘Şeytanın takipçilerini ve sapık önderlerin takipçilerini getirin.' denilecektir. Evet, imam, ya hidayet imamı olur, ya da sapıklık imamı."[iii]
Bu gerçeği ortaya koyan diğer bir ayet de Allah Tealâ'nın; "Yarattıklarımız içerisinde bir topluluk vardır ki, hak ile hidayet eder ve onunla hükmederler."[iv] ayetidir.
Bu ayet-i kerime, her zaman için insanlar içerisinde hak üzere olup hakka hidayet eden ve hak ile hükmeden masum önderlerin var olduğunu ve var olmaya devam edeceğini açıkça ortaya koymaktadır. Nitekim Ehl-i Sünnet'in önde gelen müfessirlerinden Fahr-i Razî de bu ayetin tefsirinde Cübaî'den naklen der ki: "Bu ayet, yeryüzünün hiçbir zaman hak üzere olup hak ile amel eden ve hak ile hükmeden kimselerden boş olmayacağını ve onların hiçbir zaman batıl üzere birleşmeyeceklerini göstermektedir…"[v]
Fahr-i Razî, Allah Tealâ'nın; "O gün her ümmetten bir kişiyi onlara şahit tutarız; seni de bunlara şahit getiririz…"[vi] ayetinin tefsirinde de der ki: "Yeryüzünde var olan her topluluk içerisinde ve her asırda onlara şahitlik yapacak biri olmalıdır. Allah Resulü'nün asrındaki şahide gelince o, Allah Tealâ'nın; "Böylece sizi insanlara şahit olmanız için orta bir ümmet kıldık, Peygamber de size şahittir…"[vii] ayetinin mucibince Resul'ün kendisidir. Allah Resulü'nün zamanından sonra da her zaman için bir şahidin var olması gerektiği ispatlanmıştır. Bu, hiçbir asrın insanlara tanıklık edecek bir şahitten hali olmadığı sonucunu doğurur. Bu şahit de caizü'l-hata olmamalıdır. Aksi takdirde onun kendisi de başka bir şahide muhtaç olur ve bu sonsuza kadar teselsül edip gider. Teselsül ise batıldır. O hâlde, her asırda sözleriyle hücceti tamamlayan bir topluluğun var olduğu sabit olmuştur…"[viii]
Sonuç olarak naklettiğimiz bu ayet ve hadisler, her zaman ve asırda insanların tanıyıp itaat etmesi gereken masum önderlerin var olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Allah Resulü de; "Zamanının imamını tanımadan veya boynunda biat olmadan ölen, cahiliye ölümü ile ölür." buyururken mutlaka böyle bir imamı kastetmiştir. Yoksa Allah Resulü'nün, insanlara zamanın imamı olarak diktatör sultanları ve zalim yöneticileri tanıyıp onlara biat etmelerini söylemesi ve onları tanımayıp onlara biat etmeyenlerin cahiliye ölümü ile öleceklerini buyurması düşünülemez; aksine böyle bir şeyi düşünmenin kendisi kafirlik ve inançsızlık olur.
Kısacası; zalim yöneticileri tanımamak ve onlara biat etmemek, ne cahiliye ölümüyle ölme sonucunu doğurabilir, ne de ahirette kör ve şaşkın olarak haşrolmayı. Aksine, onlara gönül vermek ve onlara biat ederek yaptıkları mezalime katkıda bulunmak, böyle bir sonuç doğurabilir. O hâlde, tanınması ve biat edilmesi farz olan imam, Allah Resulü'nün; "Benden sonra hepsi Kureyş'ten olan on iki halife gelecektir."[ix], "Kureyş'ten on iki halife oldukça bu din, düşmanlarına karşı hep muzaffer olacak ve hiçbir muhalif ve münafık ona zarar veremeyecektir."[x], "Benden sonra halifelerin sayısı, İsrail oğullarının reisleri gibi, on ikidir."[xi], "Benden sonra imamların sayısı, İsrail oğullarının reisleri ve İsa'nın havarîleri gibi, on ikidir."[xii],"Benden sonra Ehl-i Beyt'imden on iki imam gelecektir."[xiii],"Ben peygamberlerin efendisiyim, Ali bin Ebu Talip de vasilerin efendisidir; benim vasilerim on iki kişidir. Onların ilki Ali, sonuncusu da Kaim'dir."[xiv] gibi tabirlerle ümmete muştuladığı kimseler, Ehl-i Beyt'inden olan On İki İmamlardan gayrisi olamaz.
Ama ne var ki, Allah Resulü'nün ümmetine hidayet meşalesi ve kurtuluş gemisi olarak tanıttığı Ehl-i Beyt İmamları'ndan on biri, kendi dönemlerinde Hz. Resulullah'tan sonra fırtınalara kapılan İslâm ümmeti gemisine kaptanlık yapmış ve hidayet arayanları selâmetle kurtuluş sahiline hidayet etmişlerse de, sonunda onların on biri de zalimler tarafından katledilerek veya zehirlenerek şehit edilmişlerdir. Sadece Ehl-i Beyt İmamları'nın sonuncusu olan on ikinci imam Hz. Mehdi (a.s), bir takım bizce bilinen ve bilinmeyen neden ve hikmetlerden dolayı şimdilik gözlerden ırak olsa da, Allah Tealâ'nın özel korumasıyla hayatta bulunmakta ve Hz. Resul ve Ehl-i Beyt İmamları'nın belirttiği üzere, yeryüzünü dinsizlik, zulüm ve haksızlık sardıktan sonra, Allah Tealâ'nın izniyle bir gün zuhur edip haksızlık ve zulümle dolan bu dünyayı adalet ve eşitlikle dolduracak ve Allah'ın kesin vaadi olan ilâhî dinin bütün cihana egemenliğini sağlayacaktır.
Evet, yukarıda zikrettiğimiz ayet ve hadisler, bu zamanda onu tanımayı ve ona biat etmeyi herkese farz kılmaktadır. Onu tanıyan ve ona biat eden basiret ehli; onu tanımayan ve ona biat etmeyen ise, bu dünyada kör olduğu gibi, ahirette de daha kör ve daha şaşkın olacaktır.
Bu konu, öyle hafife alınabilecek bir konu değildir. Özellikle de Hz. Resulullah (s.a.a)'ın sadece yukarıda işaret ettiğimiz hadiselere iktifa etmediğini ve bizatihi Hz. Mehdi (a.s)'ın kıyamını zikrederek onu inkâr edenlerin İslâm'ından şüphe edilmesi gerektiğini buyurduğunu görmekteyiz.
Cabir bin Abdullah'tan; dedi ki: Allah Resulü şöyle buyurdu:
1- "Mehdi'nin çıkışını inkâr eden, Muhammed'e indirileni inkâr etmiştir…"
2- "…Mehdi'yi inkâr eden, şüphesiz kâfir olur…"[xv]
Evet, Mehdi'yi inkâr etmek insanı küfre bile düşürebilir. Çünkü Mehdi'yi inkâr eden kimse, eğer bilinçli olarak inkâr ediyorsa, Allah Resulü'nün ahir zamana ait sözlerini inkâr etmektedir, Kur'an-ı Kerim'in ahir zamanda salih insanların önderliğinde mutlak hâkimiyetin Allah'ın dinine ait olacağı vaadini inkâr etmektedir. Bunun içindir ki, Ehl-i Sünnet'in önde gelen âlimlerinden Alaiddin Muttaki Hindi, bu hadisi naklettikten sonra, Mehdi (a.s)'ın zuhurunu inkâr etmenin küfre sebep olmasının tevcihinde Ehl-i Sünnet'in büyük fakihlerinden olan Ahmed bin Hacer Heytemî'nin sözlerine değinmiş ve özetle onun şöyle dediğini kaydetmiştir: "İnkâr eden şahıs, Mehdi'ye inanmanın Nebevî sünnette yer aldığını biliyorsa, bu gerçek anlamda küfür olur. Çünkü bu, onun kesin olan sünnetten saptığının ve yalan saydığının belirtisidir."[xvi]
İslâm Peygamberi ve Ehl-i Beyt İmamları defalarca çeşitli münasebetlerle Hz. Mehdi (a.s)'ın gaybeti, zuhuru, kıyamı ve diğer özelliklerinden bahsetmişlerdir. Hz. Mehdi (a.s) hakkındaki bu hadisler hem Ehl-i Beyt, hem Ehl-i Sünnet'in en muteber hadis, tefsir ve siyer kitaplarında yer almış ve her iki fırkanın birçok büyük âlimi bu hususu konu edinen müstakil kitaplar yazmışlardır. Ehl-i Sünnet'in önde gelen âlimlerinden olan Ali Muhammed Ali Dâhil'in yazdığı el-İmamu'l-Mehdi kitabı bu mevzuu ele alan onlarca cilt kitaptan sadece birisidir. Yalnızca bu eserde Hz. Mehdi (a.s) ile ilgili hadisleri nakleden sahabe ve tabiînden ellişer kişinin ismi kaydedilmiştir.[xvii]
Hz. Resul-i Ekrem ve Ehl-i Beyt İmamlarından Hz. Mehdi (a.s) hakkında gelen hadisler, öyle birkaç kişinin nakliyle sınırlı kalan ahad türünden hadisler de değildir. İleride göreceğimiz üzere bu hadisler tevatür haddini bile aşmıştır. Asr-ı saadetten itibaren bu hadisler yaygın bir şekilde İslâm ümmeti içerisinde bilinmekte ve dilden dile dolaşmaktaydı. Öyle ki, Hz. Mehdi (a.s)'ın zuhur edeceğine dair olan inancın ve onun teşkil edeceği vaat edilen adalet düzenine duyulan özlemin henüz o hazret dünyaya gelmeden bile İslâm ümmetinin kültürel, siyasî, ekonomik ve toplumsal sahalarını etkisi altına aldığını ve asr-ı saadetten itibaren İslâm ümmetinin büyük şairlerinin son kurtarıcı olan Mehdi inancını ve bu müjdeyi ifade eden hadislerin taşıdığı manayı şiirlerinde dillendirmeye başladıklarını görmekteyiz.
a) Örneğin; Hz. Mehdi (a.s)'ın doğumundan onlarca yıl önce vefat etmiş olan Ehl-i Beyt ekolunun mücadeleci ve yorulmaz şairi Kumeyt'in (Ö: Hicrî 126) İmam Muhammed Bâkır (a.s)'ın huzurunda Kerbelâ şehitleri hakkında okuduğu şiirinde vaat edilen İmam Mehdi (a.s)'ın ne zaman kıyam edeceğini sorduğunu görüyoruz.
Kumeyt'in şiiri şöyledir:
"Zaman beni güldürdü ve ağlattı; zira ki,
zaman türlü türlü, rengârenk olaylarla doludur.
Benim ağlamam o dokuz yiğit içindir ki,
Kerbelâ çölünde bırakıldılar,
hepsi de kefenlere bürünmüş bir hâlde.
Yine ağlamam o altı yiğit içindir ki,
hiç kimse onlara ulaşamaz;
Akil oğullarını diyorum, o en hayırlı süvarileri.
Sonra benim ağlamam, onların en hayırlısı,
yani efendileri içindir ki onları hatırlamak
benim dertlerimi coşturmaktadır.
Eğer birisi size ulaşanlardan dolayı sevinir
yahut zaman içinde bir gün alay ederse, (buna şaşmam).
Zira ki, siz izzetten sonra zillete düştünüz;
benim de sizi savunmaya gücüm yoktur.
Peki, ne zaman hak sizde ayağa kalkacak,
ne zaman ikinci Mehdi'niz kıyam edecektir?"[xviii]
Açıktır ki, şairin İmam Mehdi (a.s)'ın doğumundan onlarca yıl önce o hazretin ne zaman kıyam edip de hakkı ortaya koyarak Ehl-i Beyt'e yapılan zulümlerin intikamını alacağını sorması, o zamandan beri Mehdilik inancının toplum içinde yaygın olduğunu ortaya koymaktadır.
Yine, büyük Şair Kumeyt'in aynı dönemlerde yaşayan kardeşi Verd bin Zeyd-i Esedî, İmam Muhammed Bâkır (a.s)'ın methinde okuduğu şiirinde sözü İmam Mehdi (a.s)'a getirerek İmam (a.s)'a aynı soruyu sormaktadır.
Verd'in şiiri şöyle başlıyor:
"Sizi görmek için, nice yüksek tepeleri aştım da geldim.
Size olan aşk ve iştiyakımdan, nice çölleri aştım da geldim."
Sonra şair şöyle devam ediyor:
"Ne zaman Samirra bina olacak da o çocuk,
gecenin parlak yıldızı gibi tulu edecek?
Doğumundan bir süre sonra gaybete çekilecek;
yeryüzünü kat edip dolaşacak.
Musa ve İsa'nın gaybete çekilmesi gibi;
eğer onların ömürleri kadar yaşasa da
ölüm ona gelip çatmayacak.
Benim ümidim onu görmek, ona ulaşmaktır ki
onun en hayırlı yaranından olayım.
Bunu bize ravilerden bir grup haber vermiş;
onlar Allah'tan korkan ve çok itaat edenlerdir.
Babalarınızın getirdiği kanunları nakleden hak ravileri
bunu sizden bize bildirmiş; şüphesiz onlar,
en hayırlı babalar ve en hayırlı kanun koyanlardır."[xix]
Verd'in bu şiiri bu manayı ortaya koyan açık bir belgedir.
Keza, İmam Mehdi (a.s)'ın doğumundan onlarca yıl önce Emevîler'den Kerbela şehitlerinin intikamını almak için kıyam edip, savaşan ve sonunda da canını bu yolda feda eden Zeyd bin Ali bin Hüseyin bin Ali bin Ebu Talib, (Ö: Hicrî 122) Hz. Resul-i Ekrem'e intisap etmesinden ve vaat edilen Mehdi (a.s)'ın kendilerinden olmasından dolayı iftihar ettiği şiirinde şöyle demektedir:
"Biz Kureyş'in efendileriyiz; hak bizimle ayakta durur.
Biz öyle nurlarız ki, halkın yaratılmasından önce vardık.
Bizdendir seçilmiş Mustafa, bizdendir Mehdi.
Allah bizimle tanınır, hak bizimle ayakta durur.
Bugün bizden yüz çeviren, yarın cehennem ateşini boylaya durur."[xx]
Burada dikkate şayan nükte şudur ki; anlaşılan, Zeyd'in Emevî zulmüne karşı olan bu kıyamından heyecana kapılanlar ve hatta onun vaat edilen Mehdi olduğunu sananlar bile olmuş ki, Benî Ümeyye'nin meşhur şairi Hâkim bin Abbas Kelbî, Zeyd'in şehit edilip cansız bedenin asılmasından sonra Benî Haşim'e hitaben okuduğu bir şiirinde Zeyd'in Mehdi olduğunu sananları alaya almıştır. Bu şiirin bir bölümü şöyledir:
"Sizin Zeyd'i hurma ağacına asıverdik;
doğrusu ben hiç ağaca asılan bir Mehdi'yi görmemiştim."
Adı geçen Benî Ümeyye şairi bu şiirini, Hicrî ikinci asrın başlarında okumuştur. Bu, o zamandan beri Mehdi inancının Müslümanlar içerisinde yaygın olduğuna dair tarihî bir belgedir. Zira bu şiir, insanlardan bazıları mısdakında yanılmış olsalar bile, Mehdi inancının o zamandan beri toplum içerisinde var olan yerleşik bir inanç olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Yine, İmam Mehdi'nin doğumundan onlarca yıl önce yaşayıp vefat etmiş olan Araplar'ın cahiliye ve İslâm döneminin önde gelen üç büyük şairinden biri olan İsmail Himyerî'nin (Ö: Hicrî 173)[xxi] İmam Sadık (a.s)'ın huzuruna varıp o hazretin eliyle hidayet bulduktan sonra hazretin huzurunda okuduğu uzun bir kasidesi vardır. Onun da bu kasidede İmam Mehdi (a.s)'dan söz ettiğine şahit oluyoruz. İşte aşağıdaki beyitler bu kasidenin bir parçasının tercümesidir:
"Allah'ımı şahit tutarım ki, senin (İmam Sadık'ın) sözün, ister boyun eğer olsun, ister günahkâr,
bütün mahlûklara hüccettir; hani buyurdunuz ya:
Kalben arzuladığım veliyy-i emir ve Kaim'in bir gaybet dönemi olacak;
şüphesiz o gaybet edecektir, Allah'ın selâmları o gaibe olsun.
Bir müddet gaybet perdesi ardında kalacak,
sonra zuhur edecek ve dünyanın doğusunu ve batısını adaletle dolduracaktır.
Gizlide ve açıkta ben buna inanıyorum, kınansam da ondan vazgeçmem."[xxii]
Görüldüğü üzere şair İmam Mehdi (a.s)'ın dünyaya gelmesinden bir buçuk asır öncesinden o hazret hakkında tam bir basiretle söz etmektedir. Elbette şair, dipnotta naklettiğimiz bu şiirinin başlangıcında itiraf ettiği üzere, İmam Sadık (a.s)'ı mülâkat ettikten sonra böyle bir basirete ulaşabilmiştir. Yoksa şair şiirinin dipnottaki bölümünde belirttiği üzere daha öncelerden Mehdilik inancına sahipti. Ancak onun mısdakında yanılmış ve vaat edilen Mehdi'nin Muhammed Hanefiye olduğunu sanmıştı. Bu da Mehdilik inancının o zamandan beri toplumda yaygın olduğunun açık bir kanıtıdır.
Bu şairlerden biri de Ebu Muhammed, Süfyan bin Mus'ab Abdî Kufî'dir. Bu şair, İmam Sadık (a.s)'ın döneminde yaşamış Ehl-i Beyt'in methinde, özellikle de Hz. Ali (a.s)'ın faziletlerini içeren güzel şiirler okumuştur. O, Hz. İmam Sadık (a.s)'dan Ehl-i Beyt'in faziletleri hakkında öğrendiği hadisleri şiir hâlinde dillendirmiştir. İmam Sadık (a.s) da onun bu hizmetini takdir etmiş ve "Ey Ehl-i Beyt takipçileri, Abdî'nin şiirlerini çocuklarınıza öğretiniz ki, o Allah'ın dini üzeredir." buyurmuştur.[xxiii]
Abdî'nin "Gadiriyye" ismiyle bilinen uzun bir kasidesi vardır. O bu kasidesinin bir bölümünde On İki İmamları teker teker isimleriyle saymıştır. Onun bu şiirini okuduğu zamanda İmam Mehdi (a.s) da dâhil olmak üzere o mübarek zatların bir kısmı henüz dünyaya bile gelmemişlerdi. Abdî'nin adı geçen şiirinin bir bölümü şöyledir:
"Sevgimi onlara (Ehl-i Beyt'e) verdiğim andan beri bana Rafızî ismini taktılar;
oysaki bu isim, en güzel ismimdir benim.
Arş sahibinin kesintisiz salâtı olsun, o gamlara deva olan Fatıma'nın oğluna.
Onun o iki oğluna ki, birini zehir ile yok ettiler,
diğeri de yüzünü toz kaplamış hâlde topraklar üstünde yatmaktadır.
Ondan sonra abid, zahit olan Seccad'a; sonra ilmin sonuna yaklaşan Bâkıru'l-Ulum'a.
Cafer'e, oğlu Musa'ya, sonra da ihsankâr Rıza'ya ve zahmet çeken abid Cevad'a.
İki Askerî'ye ve Kaimleri olan Mehdi'ye ki işin sahibidir ve yeni hidayet elbiseleri giyecektir.
O kimse ki, yeryüzünü zulümle dolduktan sonra, tekrar onu adaletle dolduracak;
sapıklık ve fitne ehlinin kökünü kesecek.
O; korkusuz, silâh kuşanmış dilâverlerin önderi ki,
yararsız otları kazımak için tuğyan ehli ile savaşacak.
Hidayet ehlidirler, Kayyum Allah'ın dinini, dünya ve dünya makamlarına satan insanlar değillerdir.
Eğer onların gazabı cehennem ateşinde gizlenirse,
artık cehennem ateşini alevlenen odundan biniyaz eder."[xxiv]
Görüldüğü üzere şair, şiirinde On İki İmamı birer birer isim veya lakaplarını anarak saymıştır. Oysaki şairin yaşadığı o dönemde ismini veya lakabını zikrettiği imamların bir kısmı henüz dünyaya bile gelmemişti. Yine şair, açıkça İmam Mehdi, yaranı ve yüklendikleri misyondan açıkça bahsetmiştir. Bu da o dönemde halkın Mehdilik akidesi ile aşina olduklarını ve özellikle de Ehl-i Beyt İmamları'nın takipçilerinin bu hususta tam bir basiret içerisinde olduklarını göstermektedir.
Bu şairlerden bir diğeri de, Hicrî üçüncü yüzyılın büyük şairi Ebu Ali Muhammed bin Rezin Di'bel Huzaî'dir. O, Hicrî 148 yılında Kufe'de dünyaya gelmiş, orada büyümüş, sonra da Bağdat'a yerleşmiştir. O, gençliğinin ilk yıllarında Müslim bin Velid'in terbiyesi altına girmiş ve ondan şiir sanatını öğrenmiştir.[xxv] Di'bel, genellikle Bağdat'ta yaşamıştır. Ancak ara sıra oradan ayrılarak seyahate çıkmıştır. Ebu'l-Ferec demiştir ki: "Di'bel yıllarca evinden ayrılır ve yeryüzünde seyahat yapardı. Her defasında da büyük faydalarla dönerdi."[xxvi]
Di'bel, Ehl-i Beyt aşığı idi. O, bu sevgisi nedeniyle Ehl-i Beyt'i metheden, Ehl-i Beyt düşmanlarını da yeren şiirler söylemiştir. Bu nedenle de Ehl-i Beyt karşıtı güçlerin düşmanlığını kazanmıştır. Öyle ki, artık emniyeti elden gitmiş ve canını koruyabileceği bir sığınağı kalmamıştır. Bilahare canını kurtarmak için kaçmak ve çöllerde gizlenmek zorunda kalmıştır. Onun kendisi demiştir ki: "Elli yıldır ki, kendi darağacımı sırtımda taşıyorum, ama beni asacak birini bulamıyorum." Onun Ehl-i Beyt'in methinde okuduğu en güzel kasidelerinden biri, "Taiyye" kasidesidir. O, bu kasideyi İmam Rıza (a.s)'ın huzurunda okumuş ve hazretin beğenisini kazanmıştır. O, bu kasidede Ehl-i Beyt'e yapılan mezalimden söz ettikten sonra İmam Mehdi'nin zuhuruna olan özlemini ortaya koymuştur. Yüz beyitten fazla olan bu kasidenin bir bölümü şöyledir:
"(Kur'an) ayetlerin öğretildiği medreseler tilâvetten yoksun olmuş;
vahiy evi yıkılmaya yüz tutmuştur.
Resulullah'ın Ehl-i Beyt'inin Mina'daki Hîf'i, Rükn'ü, Arafat'ı, Cemreleri.
Ali'nin, Hüseyin'in, Cafer'in, Hamza'nın ve alnı nasır bağlayan Seccad'ın evleri.
Kınanmam Peygamber'in Ehl-i Beyt'inden dolayıdır.
Oysa onlar yaşadıkları sürece, benim dostlarım ve güvendiklerimdir.
Ben onları işlerimin önderi olarak seçtim; zira onlar her hâlde hayırlıların en hayırlısıdırlar.
Ey Rabbim! Yakinimde basiretimi artır ve ey Rabbim! Onların sevgisini benim hayırlarıma ekle.
Görmüyor musun ki, otuz senedir ki, gece gündüz daim hasret içindeyim.
Onların servetinin başkaları arasında paylaşıldığını,
onların ellerinin ise kendi servetlerinden kesildiğini görüyorum.
Resulullah'ın Ehl-i Beyt'inin cisimleri zayıf düşmüş; Âl-i Ziyad ise, şiştikçe şişmiştir.
Ziyad'ın kızları kasırlarda koruma altındayken,
Resulullah'ın Ehl-i Beyt'i çöllerde avare ve perişandır.
Zulme uğradıklarında açarlar zalimlere ellerini; yardımcı ve koruyucudan yoksun olarak.
Bugün veya yarın gerçekleşmesine ümitli olduğum şey olmasaydı,
Kalbim onların (Ehl-i Beyt'in) kederinden parça parça olurdu.
Allah'ın adı ve bereketiyle şüphesiz kıyam edecek İmam'dır ümidim.
Aramızda hak ve batılı birbirinden ayıracak, ödül ve ceza verecek İmam'dır özlemim.
Ey nefsim, sevinçli ol; sonra ey nefsim, muştular olsun sana ki,
o gelecek olanın gelmesi uzak değildir.
Zulmün sürüp gitmesinden de sabırsızlığa kapılma ki, gücümün sabitleşeceğini görüyorum.
Eğer Rahman zamanımı ona yakınlaştırır, ömrümü biraz uzatır, vefatımı da biraz geciktirirse,
Öcümü alırım, artık bir gamım da kalmaz;
kılıcımı zalimlerin kanıyla kana kana bir sulayıp da giderim."[xxvii]
Görüldüğü üzere, büyük şair Di'bel, Ehl-i Beyt'e yapılan mezalimden duyduğu elem karşısında, İmam Mehdi (a.s)'ın zuhur edip zalimleri yok edeceği muştusuyla kendisine teselli vermektedir. Bu şiir de, İmam Mehdi (a.s)'ın zuhur edeceğine dair inancın o zamandan beri Müslümanlar arasında yaygın bir inanç olduğunun ayrı bir belgesidir.
Nakledilir ki, Di'bel bu beyitleri okuyunca İmam Rıza (a.s) başını doğrultarak ona: "Ey Huzaî! Bu şiirleri Ruhu'l-Kudüs senin diline getirdi." buyurmuş, sonra da eklemiştir: "O imamın kim olduğunu biliyor musun?"
Di'bel: "Bilmiyorum; yalnız o imamın sizin soyunuzdan geleceğini ve dünyayı adaletle dolduracağını duymuşum." diye cevap verince, İmam:
"Ey Di'bel! Benden sonra oğlum Muhammed, ondan sonra oğlu Ali, ondan sonra oğlu Hasan, imamdır. Hasan'dan sonra da oğlu Hüccet-i Kaim imamdır ki, gaybete çekildiği zaman insanlar onu bekler, zuhur ettiği zaman da ona itaat ederler. Eğer dünyanın sonuna bir gün kalsa dahi, Allah o günü o kadar uzatacaktır ki, o kıyam edecek ve dünyayı zulümle dolduğu gibi adalet ve eşitlikle dolduracaktır."[xxviii] buyurmuştur.
Bu şairlerden bir diğeri de, İmam Rıza (a.s)'ın ashabından olan Ali bin Abdullah Huvakî'dir. Bu şair, Hicrî 203 yılında vefat etmiştir. O, İmam Rıza (a.s) için okuduğu bir mersiyede Ehl-i Beyt İmamlarının isimlerini andıktan sonra şöyle devam ediyor:
"Her asırda sizden bizim için bir hidayetçi imam vardır; zaman sizi tanımakta ve size menustur.
Allah'ın semasının yıldızları batmış, aslanlar ağaçların arasında kaybolmuştur.
Sizden sekizi gaip olup gitmiş, dördü ise hayat devam ettiği sürece beklenmektedir.
Ne zaman aydınlatıcı hak sizinle zahir olacak? Sizden gayrilerinde hak batıp sönmüştür."[xxix]
Görüldüğü üzere bu şair de henüz İmam Mehdi (a.s) dünyaya gelmeden önce, o hazretin ne zaman zuhur edip hakkı galip kılacağını sormaktadır.
Bu şairlerden biri de, Hicrî 220 yılında vefat eden Abdullah bin Eyyub Huzeybî'dir. İmam Rıza (a.s)'ın âşıklarından olan bu şair, İmam Rıza (a.s)'ın şehadetinden sonra oğlu İmam Muhammed Taki (a.s)'a hitaben okuduğu bir şiirinde şöyle demiştir:
"Ey Allah yolunda kurban olanın oğlu, ey Ebu Turab'ın oğlu ki, temiz ve yüce soylusun.
Ey vasinin oğlu, resullerin efdalinin, doğru konuşan ve doğrulanan peygamberin vasisinin oğlu,
Ey sağlam ip, ne zaman sığınacağım, sarayına ve orayı güvenilir bulacağım.
Ben kıyamet günü sana sığınacağım, kurtuluş yolunu senin yanında arayacağım.
Yarın şefaat edilmekte kimse benden öne geçmeyecek, kimse sizi sevmekte benden öne geçemez.
Ey gurup eden sekiz imamın oğlu, ey doğacak üç imamın babası,
Doğular batılar sizindir; Kitap (Kur'an) hakkınızda bunu tasdik etmektedir."[xxx]
Görüldüğü üzere, bu şair de İmam Muhammed Taki'nin kendinden sonra gelecek üç imamın babası olduğunu beyan etmekle birlikte kinaye ile İmam Mehdi (a.s)'ın döneminde gerçekleşecek olan güven ortamının ne zaman vaki olacağını sormaktadır. Bu, o insanların On İki İmam hakkında tam bir basiret içerisinde olduklarının ayrı bir kanıtıdır.
Bu şiirin bir benzerini de Mus'ab bin Vaheb Nüşcanî inşa etmiştir. Onun şiirinde Allah Resulü'nden sonra ilâhî önderler olan On İki İmama işaret edilmekle birlikte onlardan sekizinin Rabbin mülâkatına kavuştuğu, dördünün ise beklendiği kaydedilmiştir.
Mus'ab'ın şiiri şöyledir:
"Eğer benim neye inandığımdan sorarsan, açıkta söylediğim inancım gizlide dediğim gibidir.
Ben Allah'a inanırım, ondan gayri bir ilâh yoktur;
o güçlüdür, izzet sahibidir, yaratıkları zayıf olarak yaratandır.
Yine inanırım ki, Resulullah en üstün resuldür,
geçmiş ümmetler sağlam kitaplarında onu müjdelemiştir.
Ondan sonra Ali'dir, sonra da on bir imam; bu Allah'ın aksaması olmayan kesin vaadidir.
Bunlar, Muhammed'den sonra bizim hidayet imamlarımızdır;
benim halis sevgim hayatta olduğum sürece onlaradır.
Onlardan sekizi vefat edip gitmiş, geri kalan dördü sayıyı tekmil için beklenmektedir."[xxxi]
Şairin şiirinde on iki Ehl-i Beyt İmamlarından söz edip, onlardan sekizinin dar-i faniyi terk ettiklerini, dördünün de beklenmekte olduğunu belirtmesi, onun İmam Mehdi de dâhil olmak üzere, Ehl-i Beyt İmamları hakkında tam bir basiret sahibi olduğunu açıkça göstermektedir. Bu şiir, On İki İmam ve İmam Mehdi inancının o zamandan beri bilinmekte olduğunun ayrı bir belgesidir.
Bir diğer şair de, Hicrî 254 yılında vefat etmiş olan İsmail bin Salih Saymerî'dir. O İmam Rıza (a.s)'ın mersiyesi olarak Hz. İmam Hasan Askerî'nin huzurunda okuduğu bir şiirinde İmam Mehdi'ye kadar birer birer Ehl-i Beyt İmamlarının isimlerini saydıktan sonra şöyle der:
"On yıldız kendi medarında gurup etmiştir; Allah onların benzerini bize doğuracak.
Ebu Muhammed, Hasanü'l-Hadi (Askerî) aracılığıyla, hidayet takipçileri arzularına kavuşacak.
Ondan sonra seyahatiyle çölleri kat eden kimsenin doğumu beklenir.
Hak ve uzun olan iki gaybet sahibidir ki,
Allah gaybetinin uzamasını isteyenden amelini kabul etmez.
Ey Allah'ın on bir hücceti, ümit gözleri on ikincisine dikilmiştir."[xxxii]
Görüldüğü üzere bu şair de henüz İmam Mehdi (a.s) dünyaya teşrif etmeden önce, o hazretten ve gerçekleşecek olan iki gaybetinden söz etmiştir. Bu şiir de, Ehl-i Beyt izleyicilerinin o hazret hakkında tam bir basiret içinde olduklarının ayrı bir kanıtıdır.
Bu şairlerden bir diğeri de Hicrî 221 yılında dünyaya gelip, Hicrî 283 yılında şehit edilen İbn-i Rumî ismiyle meşhur olan Ali bin Abbas bin Carih'tir. Babası Rum asıllı olduğu için ona İbn-i Rumî denilmiştir. Bağdat'ta dünyaya gelmiş, orada da şehit edilmiştir. Gerçekten Arap edebiyatının şaheseri sayılacak güzel şiirlere sahiptir. Ona Mutezid'in veziri Kasım bin Abdullah'ın meclisinde İbn-i Feraş tarafından zehir yedirilmiştir. O, bunu fark edip meclisi terk edince, vezir Kasım bin Abdullah ona: "Nereye gidiyorsun?" diye sormuş, o da: "Gönderdiğin yere." cevabını vermiştir. Vezir ona: "Babama da selâmımı ilet." deyince; "Benim yolum cehenneme düşmez." cevabını vermiştir.[xxxiii]
İbn-i Rumî'nin, Abbasî hilafeti ve onların Horasan'daki yöneticileri olan Tahirîler aleyhine kıyam edip şehit edilen Yahya bin Ömer bin Hüseyin bin Zeyd bin Ali'nin mateminde okuduğu bir Cimiyye kasidesi vardır. O, bu kasidesinde Abbasî halifelerini Ali evlatlarına karşı yaptıkları zulümlerden sakındırırken, kinaye ile onlara bir gün son kurtarıcı olan Mehdi'nin zuhur ederek bütün zalimlerin kellesini uçurup hakkı sahibine döndüreceğini hatırlatıyor.
İbn-i Rumî'nin adı geçen kasidesinin bir bölümü şöyledir:
"Ey Benî Abbas, düşmanlığınızdan gücünüz yettiğince cinayet edin,
bağlayın çantanın ağzını, sımsıkı sarın.
Kötü yöneticilerinizi ve sapıklarını bırakın ki,
onlar oluşturdukları fesat dalgalarında boğulmaya layıktırlar.
Bekleyin o hakkı ehline döndürecek olanın gününü; o gün siz de üzdüğünüz gibi üzüleceksiniz.
O vakit ki, artık özür dileyeninizin bir mazereti kalmaz,
sizin Allah'ın hücceti karşısında bir çıkış yolunuz olmaz.
Öyleyse düşmanlık tohumunu daha fazla kendinizle onlar arasında ekmeyin ki, tohumlar ürün verir.
Eğer bu durumun sizin için baki kalacağını sanıyorsanız,
aldanmışsınız; çünkü zamanın iki rengi vardır.
Belki de onların gizlide bir intikam alanı var ki, size galip gelecek;
bilin ki, her zaman sabah gecenin ardından gelir."[xxxiv]
İmam Mehdi (a.s)'ın dünyaya teşrif etmesinden yıllarca ve hatta onlarca yıl önce okunan bu şiirler ve benzerleri, o zamanın toplumunun Mehdilik itikadıyla kâmilen aşina olduklarını, bu inancı taşıdıklarını, Ehl-i Beyt taraftarlarının ise bu açıdan tam bir basiret içerisinde olduklarını açıkça gözler önüne sermektedir.
b) Yine çoğu zaman pak Ehl-i Beyt İmamları'ndan, "Kaim-i Âl-i Muhammed" ve "Mehdi-i Muntazar" siz misiniz?" gibi sorular sorulduğuna, onların da uygun durumlarda Hz. Mehdi (a.s)'ı tanıttıklarına şahit oluyoruz.
Bütün bunlar, son kurtarıcı olan Hz. Mehdi (a.s)'ın geleceği konusunun asr-ı saadetten itibaren İslâm ümmeti arasında kuşku götürmeyen kesin bir itikat olduğunu göstermektedir.
c) Bazılarının Hz. Mehdi (a.s)'ın doğumundan önce bile Mehdilik iddiasında bulunmaları da bunun ayrı bir kanıtıdır.
Örneğin: "Keysaniye" fırkasının İmam Mehdi (a.s)'ın doğumundan iki asır önce "Muhammed-i Hanefiye"yi İmam ve zuhuru beklenen "Mehdi" olarak görmelerini, onun gaybete çekildiğine ve bir gün zuhur edeceğine inanmalarını, iddialarına delil olarak da Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt'ten Hz. Mehdi'nin gaybeti hakkında nakledilen hadisleri göstermelerini başka şekilde yorumlamak mümkün değildir.
Keza Abbasî halifelerinden Mehdi Abbasî'nin de kendisine "Mehdi" adını vermesinin arkasında bu gerçek yatmaktaydı. O halkın Hz. Mehdi'yi bekleyişinden suiistifade ederek kendisini vaat edilen "Mehdi" olarak lanse etmeye çalışıyordu.[xxxv]
d) İmam Mehdi (a.s)'ın geleceğine dair akidenin asr-ı saadetten beri İslam toplumu içerisinde yaygın olan yerleşik bir akide olduğunun diğer bir delili de, Ehl-i Sünnet ve Ehl-i Beyt âlimlerinin yazmış oldukları hadis kaynaklarıdır. Bu kaynaklardan; Müsned-i Ahmed bin Hanbel (Ö: Hicrî 241) ve Sahih-i Buhari (Ö: Hicrî 256) gibi bazıları, Ehl-i Sünnet'in İmam Mehdi'nin (a.s) doğumdan önce yazılmış hadis kitaplarıdır. Bu kitaplar, İmam Mehdi (a.s) hakkındaki hadisleri toplayan Ehl-i Sünnet'in itibarlı kitaplarındandır.
Hasan bin Mehbub'un eseri olan Meşihe kitabı da bu konuyu ele alan Ehl-i Beyt kitaplarından biridir. Bu kitap, İmam-ı Zaman'ın gaybet-i kübrasından (büyük gaybetinden) yüz küsur yıl önce yazılmıştır. Bu kitapta İmam Mehdi'nin (a.s) gaybeti hakkındaki hadisler zikredilmiştir.[xxxvi]
Yine Ehl-i Beyt mektebinin önde gelen şahsiyetlerinden olan merhum Tabersî, İman Bâkır ve İmam Sadık (a.s) zamanındaki hadis ravilerinin gaybet hadislerini, yazdıkları kitaplarda zikrettiklerini kaydetmiştir.[xxxvii]
Ehl-i Beyt ve Ehl-i Sünnet âlimlerinden birçoğu, yalnızca Hz. Mehdi'yi konu edinen kitaplar da yazmışlardır.[xxxviii] Bu kitaplardan bazıları Hz. Mehdi (a.s)'ın doğumundan önce yazılmıştır. Ehl-i Sünnet âlimlerinden olan "Revacanî" (Ö: Hicrî 250) Ahbaru'l-Mehdi adındaki İmam Mehdi hakkındaki kitabını İmam Mehdi (a.s)'ın doğumundan önce yazmıştır.[xxxix]
Yine İmamların (a.s) ashaplarından "Enmatî" ve "Muhammed bin Hasan bin Cumhur" gibi bazıları Hz. Mehdi (a.s)'ın doğumundan önce o hazret ve gaybeti hakkında kitap yazmışlardır.[xl]
Evet, Hz. Mehdi (a.s) hakkındaki hadisler o kadar yaygın ve o kadar fazladır ki, İslâmî meselelerden çok azı hakkında bu kadar hadise rastlanılır. Ne Ehl-i Sünnet, ne de Ehl-i Beyt ekolünde bu hadislerin kesinliği hususunda şüphe yoktur. Hatta Ehl-i Beyt âlimlerine ilâveten birçok Ehl-i Sünnet âlimi de bu hadislerin mütevatir ve kesin olduğunu açıklamışlardır. Onlardan biri olan Menakibu'ş-Şafiî kitabının sahibi "Secezî" (Ö: Hicrî 363) der ki: "Hz. Mehdi (a.s)'e ait aziz İslâm Peygamberi'nden nakledilen hadisler tevatür haddini bulmuştur."[xli]
El-İmamu'l-Mehdi kitabının yazarı der ki: "Ehl-i Beyt ve Ehl-i Sünnet kaynaklarında mevcut olan İmam Mehdi hakkındaki hadisler, eğer sayılacak olursa, İmam Mehdi (a.s) hakkında binlere varan rivayet ile karşılaşırız ki, bunun büyük bir rakam olduğu açıktır. Hatta Müslümanların asla şüphe etmediği ve herkesin kabul ettiği kesin İslâmî meseleler hakkında dahi, bu kadar hadis mevcut değildir."[xlii]
Bütün bunlar, İslâm tarihinin başlangıcı olan asr-ı saadetteki Müslümanların ve onları takip eden nesillerin Hz. Mehdi'nin kıyam vaadi ile aşina olduklarını, bu husustaki inançlarının yaygın ve şüphe götürmez olduğunu, özelikle de Ehl-i Beyt mektebinde yetişmiş olanların bu hakikate sarsılmaz ve sağlam inançlarının olduğunu ve o dönemde yaşayan bütün inananların hayatları boyunca o mübarek zatın doğuşunu beklediklerini açıkça ortaya koymaktadır.
Hz. Mehdi (a.s) hakkındaki gelen hadislerde; onun Haşim oğullarından, Hz. Fatıma (s.a) evlatlarından ve İmam Hüseyin (a.s)'ın soyundan olduğu, babasının adı "Hasan", kendi adı Peygamber (s.a.a)'in adı, künyesi Peygamber (s.a.a)'in künyesi olduğu ve gizli dünyaya gelip gizli yaşayacağı, biri kısa müddetli, diğeri uzun müddetli olmak üzere iki gaybeti olacağı, Allah'ın istediği zamana kadar gizli kalacağı ve sonunda Allah'ın emriyle zuhur ve kıyam edeceği ve İslâm dinini tüm dünyaya hâkim kılacağı ve dünyayı, alabildiğine zulüm ve kötülükle dolduktan sonra, tekrar adalet ve eşitlikle dolduracağı açıklanmıştır.
Bu hadislerde on ikinci imamın şahsî ve cismî hususiyetleriyle hazretlerine ilişkin diğer meseleler de açıklanmıştır.
Bütün bunlar Mehdilik akidesinin kesin İslamî bir akide olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu açık delillerden sonra fazla bir şey eklemeğe gerek görmüyoruz. Hidayet Allah Tealâ'nın elindedir. Deliller açıklandıktan ve yol gösterildikten sonra dileyen hidayet yolunu, dileyen de gayrisini seçer. Dönüş Allah'adır; ihtilaf edilen konularda da hakemlik yapacak olan O'dur.
İslâm Öncesi Dinlerde Mehdi İnancı
Dünyayı ıslah edecek olan, vaat edilmiş Mehdi inancının, sadece İslâm dinine mahsus bir akide olmayıp, bütün semavî dinlerde yer aldığını, bu yüzden de ahir zaman kurtarıcısının zuhurunu sadece İslâm ümmeti değil, bütün semavî dinlerin mensuplarının, hatta bütün insanlığın beklediğini söylemiştik.
Şimdi isterseniz gelin İslam öncesi dinlerdeki konu hakkındaki bilgi ve belgelere kısaca bir göz atalım. Elbette bizim burada eski dinlerde konu hakkındaki bütün bilgi ve belgeleri detaylı bir şekilde incelememiz imkânsızdır. Çünkü bunun kendisi müstakil bir kitap yazmayı gerektirecek kadar geniş bir konudur.
Fakat eski dinlerde yer alan ahır zaman kurtarıcısıyla ilgili muştuluk nitelikli bu bilgi ve belgelerin bir kısmına özetle işaret etmeden önce şu hususu da belirtmek zorundayız ki, son zamanlarda bazı yazarlar ahir zaman kurtarıcısına dair muştulukların, Tevrat, Zebur, İncil ve Zend gibi eski dinlere ait mukaddes kitaplarda da yer aldığını görünce, hemen bu akidenin İslâm diniyle ilgisinin olmadığını ve bu inancın Yahudiler, Hıristiyanlar veya Zerdüştîlerce İslâm dinine sokulan bir hurafe ve efsane olduğunu iddia etmeğe başlamışlardır. Oysaki bunların bu tavrı, bilimsellikten uzak olmakla birlikte, Kur'an-ı Kerim ve İslâm'ın ruhuna da aykırı bir yöntemdir.
Evet, aşağıda zikredeceğimiz müjde örneklerinde de görüleceği üzere, bu inancın diğer millet ve kavimler arasında da olduğu doğrudur. Ama bu, söz konusu inancın bir hurafe olduğunu gösterebilir mi? Acaba İslâm dinine ait hüküm ve inançlarının sahih olabilmesi için illâ de geçmişteki kavim ve dinlerde olan hüküm ve inançların tam aksine mi olması gerekir?! Eski dinler Allah'ın varlığından bahsediyorsa, İslâm dini Allah'ın varlığını inkâr mı etmelidir! Eski dinler, kıyametin geleceğine inanıyorsa, İslâm dini kıyametin olmadığını mı iddia etmelidir! Eski dinler iyiliğe emrediyorsa, İslâm dini kötülüğe mi emretmelidir! Eski dinler, ahlâkî güzellikleri öneriyorsa, İslâm dini ahlâkî çirkefliği mi önermelidir! Ve…
Böyle bir şeyi söylemek akla, mantığa ve bilimselliğe sığar mı? Dahası, böyle bir şeyi söylemek İslâm dininin kendisiyle çelişmiyor mu? Allah katında bütün dinler aynı ilke ve esasları paylaşmıyorlar mı? Onları birbirinden ayıran sadece teferruattaki birtakım cüz'î ayrılıkları değil midir? Allah Tealâ: "Allah katında din İslâm'dır…"[xliii] buyurmuyor mu? Allah Tealâ bütün peygamberleri birbirlerini doğrulayıcı olarak göndermemiş midir? Allah Tealâ: "Hani Allah peygamberlerden, 'Size kitap ve hikmet verirsem, sonra sizinle birlikte olanı doğrulayıcı bir peygamber gelirse, mutlaka ona inanacak ve yardım edeceksiniz.' diye söz almıştı da, 'İkrar edip de bu konuda ahdimi kabul ettiniz mi?' demişti. 'İkrar ettik' demişlerdi, Allah da, 'Şahit olun, ben de sizinle beraber şahitlerdenim.' demişti."[xliv] buyurmamış mıdır? Yine Allah Tealâ, Kur'an-ı Kerim'in kendinden önce inen kitapların onaylayıcısı oluşunu belirterek: "Kendisinden önceki kitapları tasdik eden hak kitabı sana indirdi…"[xlv] Ve "Sana da kendinden önceki kitabı doğrulayıcı ve onu kollayıp koruyucu olarak bu kitabı gerçekle indirdik. Artık onların arasında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen gerçekten ayrılarak, onların heveslerine uyma! Sizden her biriniz için bir yol ve bir yöntem kıldık. Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet yapardı, fakat bu, verdikleriyle sizi denemesi içindir. O hâlde iyiliklere koşuşun, hepinizin dönüşü Allah'adır. O, ayrılığa düştüğünüz şeyleri size bildirir."[xlvi] buyurmamış mıdır?
Görülüyor ki, bu gibi insanların mantığı, aslında bir mantıksızlık, hatta keyfîliktir. O hâlde İslâmî konulardan birini araştırmak isteyen insaf sahibi herkes, ilk önce o inancın İslâm'daki asıl kaynaklarına müracaat etmelidir ki, o konun doğru olup olmadığını anlayabilsin. Asıl kaynaklara müracaat etmeden, sırf o konunun geçmişlerin kitap ve inançlarında yer almasından dolayı, ben bu hurafe inancın kökünü buldum diye yaygara koparması, ne insafla, ne akıl ile ne bilimsellikle, ne de din ile bağdaşır.
Neyse, bu konu güneş gibi açıktır. Bunu ancak gün ışığını görmekten aciz olan yarasalar inkâra kalkışır. Dolayısıyla sözü pek fazla uzatmadan asıl konumuza dönmemiz gerekir. Konumuz, ahir zaman kurtarıcısı ile ilgili eski dinlerde gelen müjdelerdi. Bu müjdelerden bazıları şöyledir:
Hindulara Göre Ahir Zaman Kurtarıcısı
1- En eski akidelerden biri, Hinduların inancıdır. Hindularca semavî kitap olarak kabul edilen Vedalar'da şöyle yazılmıştır:
"Dünyanın tahrip olmasından sonra, ahir zamanda bütün mahlûkların önderi olacak Mensur[xlvii] ismini taşıyan bir padişah ortaya çıkacak. O, bütün cihanı fethedip, kendi dinine sokacaktır. O, mümin ve kâfir herkesi tanıyacak ve onun Allah'tan istediği her şey olacaktır."[xlviii]
Bu müjdede ahir zaman kurtarıcısının dört özelliğine işaret edilmiştir ki, bu özellikler Allah Resulü ve Ehl-i Beyt İmamları'nın Hz. İmam Mehdi (a.s) hakkındaki beyanlarıyla örtüşmektedir. Bu özellikleri şöyle sıralayabiliriz:
a) Dünya ahir zaman kurtarıcısının zuhurundan önce tahrip olacaktır.
b) Ahir zamanda zuhur edecek bu zat, bütün cihana önderlik edecek ve dünyanın tamamını kendi egemenliği altına alarak tek bir dine tâbi kılacaktır.
c) İnsanların zahirî görümüne bakmayacak, sahip olduğu ilâhî ferasetle kimin gerçekten mümin, kimin gerçekten kâfir olduğunu bilecek ve herkese buna göre muamele edecektir.
d) Ahir zamanda gelecek olan bu zat müstecabü'd-davet olacak, dolayısıyla onun duası Allah Tealâ tarafından geri çevrilmeyecektir.
Sıraladığımız bu dört özelliğin dördü de Ehl-i Sünnet ve Ehl-i Beyt ekolunun Allah Resulü ve Ehl-i Beyt İmamları'ndan İmam Mehdi hakkında naklettikleri hadislerde yer almıştır. Biz sadece bu hadislerden bazı örnekler vermekle yetineceğiz.
Birinci Özellik
Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "İnsanların üçte biri öldürülmedikçe, üçte biri de ölmedikçe ve yalnızca üçte biri kalmadıkça Mehdi çıkmayacaktır."[xlix]
Yine buyurmuştur ki: "Mehdi'nin kıyamının öncesinde kırmızı ölüm ve beyaz ölüm olacak ve zamanlı ve zamansız çekirge saldırıları yaşanacaktır. Kırmızı ölüm, kılıç ölümü; beyaz ölüm ise veba salgını ile olacak ölümdür."[l]
İkinci Özellik
İbn-i Abbas'tan, Resulullah (s.a.a)'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Benim halifelerim, vasilerim ve benden sonra Allah Tealâ'nın insanlara olan hüccetleri on ikidir. Onların ilki Ali, sonuncusu ise oğlum Mehdi'dir. İsa nazil olup Mehdi'nin arkasında namaz kılacak, yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlanacak ve Mehdi'nin hükümdarlığı doğu batı her tarafı kuşatacaktır."[li]
Hz. İmam Muhammed Bâkır (a.s) şöyle buyurmuştur: "Kaim bizdendir, korku ile kendisine yardım edilecek, zafer ile desteklenecektir. Yeryüzü onun için dürülecek, hazineler onun için zahir olacak, onun hükümdarlığı doğu batı her tarafa ulaşacak, Allah Tealâ onun vasıtasıyla kendi dininin bütün dinlere üstün kılacak, yeryüzünde onarmadığı bir harabe kalmayacak ve Ruhullah İsa bin Meryem nazil olup onun arkasında namaz kılacaktır…"[lii]
Üçüncü Özellik
İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Âl-i Muhammed'in Kaim'i kıyam ettiğinde insanların arasında Davud (a.s)'ın hükmüyle hükmedecek, şahide ihtiyacı olmayacaktır; Allah ona ilham edecek, o ilmi ile hükmedecek ve her kavme gizlediklerini haber verecektir."[liii]
Dördüncü Özellik
İmam Muhammed Bâkır (a.s) İmam Mehdi (a.s) hakkında şöyle buyurmuştur: "Andolsun Allah'a ki, o (Mehdi) Allah Tealâ'nın kitabında, "Zorda kalanın O'na dua ettiği zaman duasını kabul eden, kötülüğü gideren, sizi yeryüzüne halifeler kılan kimdir?"[liv] ayetinde duasının geri çevrilmeyeceği bildirilen kimsedir."[lv]
2- Yine Hindularca ilâhî peygamber kabul edilen Şakmoni'nin kitabında şöyle yazıyor: "Dünyanın padişahlığı ve devleti, iki cihanın efendisi büyük Kaşin'in oğlu ile son bulacaktır. O dünyanın doğu ve batısında bulunan bütün dağlara hüküm sürecek kimsedir. O bulutlara binecek, melekler onun emrinde olacak, cinler ve insanlar ona hizmet edecektir. O ekvatorun altında olan Sudan'dan kuzey kutbun altında olan Sibirya'ya ve okyanusların ötesine egemen olacaktır. Allah'ın dini, bir din olacak; Allah'ın dini ihya edilecek ve onun ismi 'Ayakta Olan' (Kaim) olacaktır."[lvi]
3- Yine Hinduların mukaddes kitaplarından Opanşad'da şöyle geçer: "Vişno'nun onuncu mazharı Kalki, son zamanda veya demir asrında beyaz bir ata binmiş olarak elinde kuyruklu yıldız gibi parlak ve yalın bir kılıç olduğu hâlde zahir olacak ve kötüleri tamamıyla yok edecek, yaratılışı yeni baştan yenileyecek ve iyiliği tekrar getirecektir."






