Ehl-i beyt(a.s), Makaleler

Peygamber ve Ehlibeyt’in Siyresinde İnanç Eğitimi

Dr. Muhammed Davudi

 

Giriş

İslam dini üç kısımdır: İnançlar, ahlak konuları ve ahkâm. İslami ilimlerin –üçte biri civarı- büyük bir kısmını inanç ile ilgili ilimler oluşturur.

İnanç eğitimi konusunu işlemek birkaç açıdan zaruridir:

İlki, inançların İslam dininin bir parçasını oluşturuyor olmasıdır. Bu yüzden Müslüman bir şahsın dindarlığı, inanç açısından bir eksikliği olmadığında kâmil ve kabul edilebilir olacaktır. Birçok ayette bu nokta üzerinde durulmuştur. Allah, Bakara suresinde şöyle buyuruyor:

“Peygamber Rabbinden kendine indirilene iman etmiştir. Bütün müminler de Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman etmiştir.”[1]

Lokman suresinde de Lokman’ın sözüyle şöyle buyuruyor:

“Ey oğlum! Allah’a şirk koşma. Hiç şüphesiz şirk, gerçekten büyük bir zulümdür.”[2]

Başka bir ayette şöyle buyuruyor:

“Allah kendisine ortak koşmayı elbette bağışlamaz, bundan aşağısını dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işlemiş olur.”[3]

Başka bir ayette açıkça şöyle buyuruyor:

“Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, şüphesiz derin bir sapıklığa sapmış olur.”[4]

Başka bir yerde de şöyle buyuruyor:

“Küfre sapan kimseler ve ayetlerimizi yalan sayanlar (var ya), işte onlardır cehennem ehli olanlar ve onlar onda temelli kalıcılardır.”[5]

İkincisi, günümüzde üzerinde durulan, dinin önemli kullanım alanlarından bir kısmının inançlara ve bunların sonuçlarına bağlı olmasıdır. Hayata anlam kazandırmayı, yalnızlık, zulüm ve adaletsizlik duyguları, ölümden korkunun yok edilmesi gibi acılara ve sıkıntılara anlam vermeyi ancak din başarabilir. Bu sebeple bazıları insanın dine ihtiyacının, hatta dinin kalıcılığının dinin bu işlevlerinden kaynaklandığına inanmaktadırlar. Bu işlevler genellikle dinî inançların mahsulüdür, dinin diğer kısımlarının değil.

Ölümden korkmanın sebebi, insanın sonsuzluğu sevmesidir ve ölüm, bu eğilimin karşısında büyük bir engeldir. Biz ölüme kavuşacağımız günden korkuyoruz. Din ölümü, sonsuzluğa zıt olacak şekilde tefsir etmemektedir. Din diyor ki: İnsan ölümden sonra da canlıdır ve hayatına devam eder. Hatta ölümden sonraki hayat –bazı şartlara bağlı olarak- bu dünyadaki hayattan daha iyidir. Bu işlevin mead inancına bağlı olduğu açıktır ve meadı kabul etmeyen kimsenin ölüm korkusu aynen devam eder.

Hayatın anlamlı –yani bu dünyadaki hayatı için makul bir sebebinin- olması da böyledir. Bir kimsenin kendi yaşamı için kabul edilebilir bir sebebi olursa yaşam onun için anlam kazanır ve neticede tahammül edilebilir ve zevkli olur. Bunu başaramayan bir kimse içinse yaşam kendini tekrar eden, sıkıntılı ve tahammül edilemez olur. Çünkü böyle bir kimse açısından yaşam gelir elde etmek için çalışmak ve gelir elde etmek de yaşamak içindir veya yaşam yani hayatta kalmak için yemek ve uyumak, yemek ve uyumak için hayatta kalmak demektir.

İnsanın yaşamına doğru tefsirle anlam veren sadece dindir. Dine göre Allah’ın insanı yaratırken bir hedefi vardı. O insanı, iradesiyle ve bilinçli olarak tekâmül yolunu kat etmesi için yarattı. Bu hedefe de ancak Allah’a ibadet ve kulluk yoluyla ulaşılabilir. Allah’a ve Peygamber’in (s.a.a) nübüvvetine inanmadan bu işlevin gerçekleşmeyeceği açıktır. Allah’a ve Peygamberine (s.a.a) iman etmeyen kimse, dinin dünya ve insan hakkındaki tefsirini kabul edemez. Bu sebeple de yaşam için kabul edilebilir bir anlama ulaşamaz.[6]

Üçüncüsü, inançların diğer iki kısmın, yani ahlak konularının ve ahkâmın da temel ve esası olmasıdır. Kişi ahlak, ahkâm ve ibadetlerle ilgili emirlere ancak İslam’ın söylediği yegâne Allah’ın varlık âlemini ve varlıkları yarattığını ve kâinatı ve insanı yaratırken bir hedefi olduğunu kabul ederse uyacaktır. Hz. Muhammed’i (s.a.a), mesajlarını kullarına tebliğ etmesi için yollamıştır. Kulları da onun emirlerine itaat etmekle yükümlüdür. Bu dünyada Allah’ın emirlerine uyanları, Allah ödüllendirecektir, uymayanları da cezalandıracaktır. İnsanın hayatı bu dünyayla sınırlı değildir. İnsanlar ölümden sonra da yaşarlar ve kıyamet günü hep birlikte haşredilirler. Hesapları görülür ve onlara bir zerre bile haksızlık edilmeden, kendilerine uygun ödül ve cezaya ulaşırlar. Bu hususlarda şüphesi olan kimsenin namaz kılmasının, oruç tutmasının vb. veya İslam’ın ahlaki emirlerine bağlı olmasının beklenemeyeceği açıktır.

Elbette bir kimsenin bunlara inanması ama yine de dinin emirlerini yerine getirmede ciddiyet göstermemesi mümkündür. Ancak yine de bu, bir kimsenin bunlara inanmadan İslami emirlere bağlı olacağı anlamına gelmez. Aksine İslam inançlarına inanmak, İslam dininin diğer emirlerine bağlı olmak için –yeterli değil- gerekli şarttır. Yani eğer bir kimse bunlara inanmazsa hiçbir zaman İslami emirlere bağlı olmayacaktır. Sonuç olarak inanç, din emirlerine bağlı olmak için her ne kadar yeterli olmasa da gerekli şarttır. Bu sebeple din ve dindarlık karşıtlarının dini zayıflatmak için yaptıkları ilk ve önemli iş, dinî inançlarda şüphe oluşturmak ve sonra yanlışlıklarını ispata çalışmaktır.

Bu yüzden inanç eğitimi üzerinde çalışmak, ahlak ve ibadet eğitimi üzerinde çalışmaktan önceliklidir. Bu yüzden onu, diğer kısımlardan önce tuttuk.

İslami inançlar çok çeşitli ve geniştir. İnançlar arasında bazıları çok önemli oldukları ve dinî metinlerde üzerlerinde çokça durulduğu için “İnanç esasları” başlığıyla sunuldular. Diğer inançlar da genellikle bir şekilde bu esaslara dönmektedirler. İslam’ın inanç esasları şunlardır: Tevhid, adalet, nübüvvet, imamet ve mead. Tevhid ve adalet, Allah’ın sıfatlarından iki tanesidir ve İslami metinlerde üzerinde çok durulduğu için iki inanç esası olarak yer almaktadırlar. Bu kitapta bu iki esası, Allah’ı tanıma başlığı altında sunuyoruz.

Bununla birlikte bu kısımda bahsedilen konular, Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’in (a.s) siyerinin 1- Allah’ı tanıma, 2- Nübüvvet, 3- İmamet, 4- Mead bölümlerinde incelenmesidir.

Bu konuları Peygamber’in (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’in (a.s) siyerinde incelerken şu iki soruya cevap bulma peşindeydik:

1- Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt (a.s) bu konuları nasıl öğretiyorlardı?

2- Onlar bu konuları öğretirken hangi noktalara riayet ediyorlardı?

Burada şu noktayı hatırlatalım ki Masumların (a.s) siyeri işlevsel noktaları beyan meziyetine sahiptir. Ancak inanç konularının her biriyle ilgili siyerlerin dağınık ve az bulunur olmasından dolayı tüm bu konular mantıklı bir düzene göre ve kapsamlı olarak incelenememektedir. Aksine hakkında bir siyer olan her bir konu üzerinde çalışmak gerekmektedir. Bununla birlikte bu konuların her biri hakkında kapsamlı ve kâmil bir bahis sunulması beklenmemelidir ve aslında bu, Masumların (a.s) eğitimsel siyerine odaklanmayı kısıtlayan sebeplerdendir.

Birinci Bölüm
Masumların (a.s) Siyerinde Allah’ı Tanımanın Niteliği ve Allah’a ve Sıfatlarına İnancın Oluşturularak Kuvvetlendirilmesi

Rivayetlerde “Marifetullah” diye tabir edilen Allah’ı tanıma ve Ona iman, İslam’ın temel taşıdır ve yüce bir değere sahiptir. Emiru’l-Muminin Ali (a.s) şöyle buyuruyor:

“Marifetullah, marifetin en yüce mertebesidir.”[7]

Peygamber (s.a.a) de Allah’ı bilmeyi, amellerin en üstünü saymıştır:

“Amellerin en üstünü, Allah’ı bilmektir.”[8]

Dindarlığın ilk mertebesi de Allah’ı tanımak ve ona iman etmektir. Nitekim dindarlığın en yüce mertebesi de Allah’ı tanıma ve marifette en yüksek ölçüye ulaşmaktır.

Bu yüzden İslami eğitimin en önemli hedefi, kişileri Allah’ı tanımaya ve Ona inanmaya ulaştırmak ve de Allah’ı tanıma ve Ona inancı artırmaktır.

Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’i (a.s), en büyük dinî eğitimciler unvanıyla bu hedefi takip ediyorlardı ve tüm yaşamlarını halkı bu yöne doğru hidayete vakfetmişlerdi. Bu sebeple bu konuda onların siyerini Allah’ı tanımanın ve Ona imanın eğitimi ve öğretimi alanında inceleyeceğiz. Bu incelemenin hedefi şu sorulara cevap bulmaktır: Acaba Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt (a.s) Allah’ı tanımada Allah’ın varlığı esasını farz ve ispat edilmiş olarak mı kabul ediyorlardı? Allah’ın varlığını ispatlamak için nasıl amel ediyorlardı? Allah’ı tanıtırken nelerin üzerinde duruyorlardı? Kişilerin Allah’a imanını ve tanımalarını sağlayıp kuvvetlendirmek için nasıl amel ediyorlardı?

Bu bölümün konuları şu dört başlık altında sunulacaktır: 1- Allah’ın varlık esasının kabulü, 2- Açık ve anlaşılabilir delillerden faydalanılması, 3- Sıfatları yoluyla Allah’a marifet üzerinde durulması, 4- Allah’la irtibatın kurularak korunması.

1- Allah’ın Varlık Esasının Kabulü

Masumlar (a.s) Allah’ı tanıtırken ve Allah’a imanı oluşturup kuvvetlendirirken Allah’ın varlık esasını kabul ediyorlar ve eğitim alana Allah’ın sıfatlarını ve Allah’a karşı vazifelerini anlatıyorlardı.

Elbette bu durum Masumlar’a (a.s) mahsus değildir. Kur’an’da da Allah’ın varlığı esası kabul edilmiş ve Allah’ın varlığına dair şüphe, inkâr mefhumuyla –ki şüphenin reddi anlamındadır- beyan edilmiştir:

“Peygamberleri dedi ki: “Allah hakkında mı şüphe (etmektesiniz)? O, gökleri ve yeri yaratandır.”[9][10]

Burada şu soru ortaya çıkmaktadır: Neden Masumlar (a.s) eğitim alanların karşısında Allah’ın varlık esasını kabul ediyorlardı?

İlk cevap şudur: Masumların (a.s) muhataplarının büyük çoğunluğu, özellikle İslam’ın ilk zamanlarında, bir veya üstün birkaç gücü, varlık âlemini yaratan, ortaya çıkaran olarak kabul etmişlerdi. Bu konuda bir şüpheleri yoktu. Cahiliye döneminde Arabistan halkı birkaç inanca sahipti: Bir gurup Allah’a ve vahdaniyetine inanıyordu (muvahhitler), bir başka gurup Allah’a inanıyor ve kendilerini Allah’a yaklaştırdığı düşüncesiyle putlara tapıyordu (müşrikler), bir gurup ise fayda ve zararın putların elinde olduğuna inanarak sadece putlara tapıyordu (putperestler). Yahudi, Hıristiyan, Mecusî, Zındık, Mutavakkıf[11] olan başka guruplar da vardı.[12]

Neticede Arap yarımadasındaki dinlerin çoğunda kâinatın yaratıcısı olan daha üstün bir gücün varlığına inanç vardı. Masumlar’ın (a.s) öğrencileriyle Allah’ın varlık esası hakkında ihtilafları olmadığından, delil ve burhanla Allah’ın varlığını ispatlamaya da gerek olmuyordu. İhtilaf konusu olan, Allah’ın birliği konusuydu ve hem Kur’an’da, hem de Masumların (a.s) siyerinde Allah Teala’nın vahdaniyetini ispat ve kendisine ortak koşulanların ilahlığı iddiasını reddetmek için birçok delil sunulmuştur.

İkinci cevap şudur: Masumlar (a.s) Allah’ın varlık esasını kabul ediyorlardı. Zira bu işte özel eğitimsel düşünceleri vardı.

Eğitimsel düşüncelerin ilki, insanın fıtratı gereği kelami delillere ve karmaşık felsefelere ihtiyaç duymadan bu kâinatın bir yaratıcısı olduğu sonucuna ulaşabilmesidir. Kâinatın yaratılışındaki bütün bu azamet, dikkat, ilim ve bilince bakarak bir yaratıcı olmadan meydana gelmesine imkân olmadığı anlaşılabilir. Gazalî bunun hakkında şöyle söylüyor:

“Allah’ın insan kalbine inayeti, onu daha en başında, bir delile ve burhana ihtiyaç duymadan imanı kabule hazır kılmasıdır. Halkın avamının inancı, telkin ve taklitten başka bir yolla mı hâsıl olmuştur? Elbette bu inanç başta zayıftır ve takviye edilmelidir ama bunun yolu cedel (tartışma) ve kelam değildir. Kur’an tilavetiyle, tefsirle, hadisle ve anlamıyla ve de ibadetle meşgul olmaktır. Bu, inançlarını sürekli olarak daha da sağlamlaştırır… Telkin, iman tohumunun göğüse ekilmesi gibi ve bu ameller de onları sulamak ve bakımlarını yapmak gibidir.”[13]

Allah’ın varlık esası fıtrata dayanan ve neredeyse kesin bir gerçektir. Her insan, biraz düşünerek onu bulabilir ve karmaşık deliller sunulmasına gerek yoktur. Masumlar (a.s) da bu yüzden Allah’ın varlığını ispata çalışmıyorlardı.

Eğitimsel düşüncelerin ikincisi şudur: Allah’ın varlığı konusunda çalışmak ve Allah’ın varlığını ispatlamak için karmaşık kelam ve felsefeye dayanan delilleri getirme yolu, boş ve faydasız bir iştir. Zira bu delillerde soyut kavramlardan faydalanılır ve bu kavramlar çocukların ve halkın çoğunun anlayacağı türden değildir. Bu sebeple Allah’ın varlığını ispatta ve Allah’a imanın oluşturularak kuvvetlendirilmesinde bir rolleri yoktur. Ayetullah Eminî bu konuda şöyle söylüyor:

“Felsefî konular ve deliller, evvela çocukların anlayışı ve gücü dışındadır. Bu konularla karşılaştıklarında onları sadece ezberlerler. İkincisi, felsefî deliller dini savunmada faydalıdır ve iman oluşturulmasında pek tesirleri yoktur. Bu sebeple bu delillerin kullanılmaması gerekir.”[14]

Bununla beraber Allah’ın varlık esası üzerinde çalışmak ve felsefe ve kelama dayalı delil ve burhanlarla ispatlamaya uğraşmak faydasız bir iştir.

Eğitimsel düşüncelerin üçüncüsü şudur: Bu konu üzerinde çalışmak sadece faydasız değil, zararlıdır da. Zira bu konuların sunulması, bir tanrının var olmayabileceği anlamına da gelmektedir. Bu nokta, öğrencinin Allah’ın varlığı konusunda şüphe etmesine yol açabilir. Bir eğitimci bununla ilgili şöyle söylüyor:

“Çocuk için Allah’ın varlığının ispatı, yüce Allah’ın varlığının olmayabileceği anlamını da taşıyabilir… (Ve bu,) yolu çocuğa açarak varlığı hakkında şüpheye düşürebilir.”[15]

Bu şekilde, Masumlar (a.s) Allah’ın varlık esasını kabul ediyor ve felsefe ve kelama dayalı delillerle ispatı yoluna gitmiyorlardı. Zira bu deliller sadece çocukların ve halkın çoğunluğunun anlayacağı türden olmamakla ve iman ve inançla sonuçlanmamakla kalmıyor, Allah’ın varlığında şüpheye düşme yolunu da açıyorlar.

2-  Açık ve Anlaşılabilir Delillerden Faydalanma

Söylenilenler, Masumların (a.s) hiçbir zaman Allah’ın varlığını ispat için delil sunmadıkları anlamına gelmemektedir. Siyerlerine genel bir bakış, Allah’ın varlığını ispat için çok sayıda delil sunduklarını göstermektedir. Örneğin Kafi kitabında bir bölümde “Hudusu’l-Alem ve İsbatu’l-Muhaddis” başlığı açılmış ve burada Allah’ın varlığını ve tevhidi ispat eden rivayetler ve deliller getirilmiştir.[16] Bu siyerlerden bir tanesini zikretmekle yetiniyoruz:

“Mufazzal bin Ömer, Peygamber’in (s.a.a) kabri kenarında İbni Ebi’l-Evca’nın inkârcı sözlerini işitince rahatsız olarak İmam Sadık’ın (a.s) yanına gidiyor. İmam ona rahatsızlığının sebebini soruyor ve o da sebebini anlatıyor. İmam (a.s) ona şöyle buyuruyor:

“Yarın sabah erkenden yanıma gel, sana Allah’ın kâinatı ve kâinattakileri yaratırken kullandığı ilim ve hikmeti öğreteyim. Öyle ki ibret alanlar ondan ibret alsınlar, müminler onunla huzur bulsunlar ve dinsizler hayrete düşerek başıboş dolansınlar.”[17]

İmamlar’ın (a.s) dostları ve öğrencileri, dinsizlerle münazara ederken Allah’ın varlığını ispat hususunda sorun yaşadıklarında İmamlar (a.s) onları yönlendiriyorlardı. Bu siyerlerden iki örneğe teveccüh ediniz.

İlk örnek:

Bir adam İmam Rıza’nın (a.s) yanına geldi ve şöyle dedi: “Yebne Resulullah! Âlemin yaratılmış olduğunun delili nedir?” Buyurdu ki:

“Sen yoktun, oldun. Oysa biliyorsun ki ne kendin kendini yarattın, ne de benzerin seni yarattı.”[18]

İkinci örnek:

Abdullah Deysanî, Hişam bin Hikem’e şöyle sordu: “Acaba bir tanrı var mı?” Hişam “Evet” dedi. “Mutlak kadir midir?” dedi. Hişam “Evet” dedi. Deysanî “Acaba dünya küçülmeden ve yumurta büyümeden, tüm dünyayı bir yumurtanın içine yerleştirebilir mi?” dedi. Hişam “Bana mühlet ver” dedi. Deysanî de “Sana bir yıl mühlet veriyorum…” dedi. Sonra Hişam İmam Sadık’ın (a.s) yanına giderek konuyu anlattı. O da cevabı ona öğretti.[19]

Bu siyerlere dikkat edilirse görülmektedir ki evvela Masumlar’ın (a.s) Allah’ın varlığını ispat için sundukları deliller halkın geneli için açık ve anlaşılabilirdi. İkincisi, İmamlar (a.s) öğrencinin kendisi Allah’ın varlığında şüpheye düştüğünde ve İmam’dan (a.s) yol göstermesini istediğinde veya toplumda Allah’ın varlığıyla ilgili şüpheler revaçta olduğunda Allah’ın varlığını ispat konusuna giriyorlardı.

3-  Allah’ın Sıfatlarını Tanıtma Üzerinde Durma

Masumların (a.s) eğitimsel siyerinde olan konulardan bir diğeri, Allah’ın sıfatlarına fazlasıyla teveccüh etmek, üzerinde durmak ve Müslümanları bu sıfatlarla tanıştırmaktır. Şimdi bu siyerlerden iki örnek veriyoruz.

Birinci örnek:

Peygamber’in (s.a.a) yanına esirleri getirdiler. Esirlerden bir kadın göğsünden süt sağıyordu, esirlerin arasında bir çocuk gördüğünde onu alarak göğsüne yapıştırıyor ve ona süt veriyordu. Peygamber (s.a.a) bize şöyle buyurdu: “Bu kadın kendi çocuğunu ateşe atar mı?” Dedik ki: “Eğer atmama şansı varsa atmaz.” O zaman Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Allah kullarına, bu kadının evladına olduğundan daha şefkatlidir.”[20]

İkinci örnek:

Bir adam içinde yavruların da olduğu bir kuş yuvasını getiriyordu. O yavruların ana-babası da peşinden uçuyor, onun ellerine konuyorlardı. Peygamber (s.a.a) ashabına dönerek şöyle buyurdu:

“Bu iki kuşun yavrularına gösterdikleri davranışlara şaşırıyor musunuz? Beni hak üzere gönderene andolsun ki Allah kullarına, bu iki kuşun evlatlarına olduğundan daha şefkatlidir.”[21]

Bu iki siyer açıkça Peygamber’in (s.a.a), Allah’ın sıfatlarını tanıtma üzerinde fazlasıyla durduğu gerçeğini göstermektedir.

İslami metinlerde de Allah’ın sıfatlarını tanıtma üzerinde çok durulmuştur. Kur’an’da Allah, sıfatlar yoluyla insanlara tanıtılmıştır. Birçok ayette Allah; Semi’, Âlim[22], Fazıl[23], Hayy, Kayyum, Âli, Azim[24], Gani, Hamit[25], Rauf, Rahim[26] ve Gafur[27] olarak sıfatlandırılmıştır.

Allah’ın sıfatlarını tanıtmak, marifetin ve Allah’a inancın gelişmesi ve artmasında işe yarar yöntemlerden birisidir. Bu yöntemde eğitimci, Allah Teâla’nın mahiyetinin tasvirini resmetmeye yoğunlaşacağına, öğrenci için Allah’ın cemal ve celal sıfatlarını tasvir etmeye çalışmaktadır. Bu yöntemin kendine has üstünlükleri vardır:

1- Kullanılan kavramlar açık ve halkın çoğu açısından kolaylıkla anlaşılabilirdir. Şefkat, affetme, kesinlik vb. herkesin sürekli kullandığı kavramlardandırlar. Bu yüzden anlaşılmaları, özellikle de –Masumlar’ın (a.s) siyeri gibi- bir örnek sunumuyla beraber olursa kolaydır.

2- Bu yöntemde herkes tarafından anlaşılması güç olan intizaî[28] ve karmaşık felsefe ve kelamla ilgili kavramlar kullanılmamıştır.

3- Bu yöntemde öğrencinin zihninde, Allah’a dair yanlış tasavvurlar oluşmamaktadır. Bu sebeple rivayetlerde, muhatapta yanlış tasavvur oluşma ihtimali olan her konuda, açıkça uyarı yapılmıştır.[29]

4- Bu yöntem, öğrencide Allah’a ilgi ve sevgi oluşturmaktadır. Zira insan, fıtratı gereği ve varlığının derinliklerinde, iyi ve güzel sıfatlara sahip kimseyi sever ve kötü sıfatlılardan hoşlanmaz. Bu yüzden insan kendisini “kudretinin yanında esirgeyici ve bağışlayıcı, gazabının yanında hoşgörülü, yaratılmışları yaratan, izzetiyle azizleri mağlup etmiş, büyükler büyüklüğü karşısında mütevazı, çağrıldığında cevap veren, kötü işleri örten, dergâhının kapısı asla kapanmayan, dergâhından dilencileri kovmayan, arzusu olanın dergâhından ümitsiz dönmediği, korkanların sığınağı, Salihlerin kurtarıcısı, mustazafları yücelten, müstekbirleri alçaltan, zalimleri yenilgiye uğratan, onları yok eden, dileyenin feryadına yetişen”[30] bir Allah’ı karşısında gördüğünde kendiliğinden Ona ilgi ve sevgi duyacaktır.

5- Öğrencinin Allah’ın sıfatlarıyla aşina olması, Allah karşısındaki vazifesini teşhis etmesini sağlar. Hangi işlerin Onun hoşuna gideceği, hangilerinin Onu gazaplandıracağını bilir. Bu da davranışlarına ve amellerine yön vermesinde oldukça etkilidir.

4-  Allah’la irtibat kurulması ve bunun korunması

Allah’la irtibattan kasıt insanın, hayatında bir şeye ihtiyaç duyduğunda ihtiyacını veya sorunu olduğunda çözümünü Allah’tan istemesi, arzusu olduğunda temenna elini ona doğru uzatmasıdır. Diğer bir deyişle Allah’la irtibat, insanın sadece Allah’tan ümit etmesi, havadis meydanında da sadece Allah’a dayanmasıdır. Dua, yakarış ve zikir bu irtibatın türlerindendir. Batınında, içinde, sorunlarını çözebilecek ve kendisini destekleyecek olanın sadece Allah olduğuna inanan kimse, diliyle de Allah’a seslenir, Ona yakarır. Her durumda onu düşünür ve nimetlerine şükreder.

Masumların (a.s) siyeri mütalaa edildiğinde, onların her fırsatta öğrenciyi Allah’la irtibatlandırmaya ve bu irtibatı kuvvetlendirmeye çalıştıkları görülmektedir. Onlar birçok kereler çocuklara ve yetişkinlere dua etmeyi emir ve tavsiye etmişlerdir. Örneğin şöyle rivayet edilmiştir:

İmam Sadık (a.s) ashabından birine şöyle buyurmuştur: “Geceye girerken şu duayı oku: Allahumme inni es’eluke…”[31]

İbrahim Kerhî de şöyle diyor:

“İmam Sadık (a.s) bize bir dua öğretti ve her Cuma o duayı okumamızı emretti.”[32]

Diğer bir rivayette şöyle geçmektedir:

Bir gece İmam Sadık’ın (a.s) oğlu yanına gelerek şöyle dedi: “Baba, uyumak istiyorum.” İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Evladım! De ki: Eşhedu en la ilahe illallah…”[33]

Masumlar (a.s) eğer bir yerde, bir kişinin Allah’la irtibatının gevşemekte olduğunu hissederlerse, bu irtibatı kuvvetlendirmeye ve Allah’tan ümidini kesmesine engel olmaya çalışıyorlardı. Örneğin Ebu Basir’den şöyle nakledilmiştir:

İmam Sadık’a (a.s) “Rızkımız gecikti” diye arzettim. O rahatsız oldu ve buyurdu ki: “Şöyle de Allahumme inneke tukeffiltu birızgi ve rızgı külli dabbe, feya hayru min dea, ve ya hayri min misli ve ya hayri min u’tiye ve ya efzelu murteca…”[34]

Yine Ahmed bin Muhammed bin Ebi Nasr’dan, başka bir rivayette şöyle nakledilmiştir:

İmam Hasan’a (a.s) şöyle arzettim: “Fedan olayım! Ben bir haceti kaç yıldır Allah’tan istiyorum. Bu isteğime icabetin gecikmesinden ötürü kalbime şüphe düştü.” İmam şöyle buyurdu: “Ahmed! Şeytanın kalbine nüfuz ederek seni Allah’a karşı ümitsiz etmesinden kork… Allah’a daha fazla ümitli ol, çünkü Allah sana bir söz vermiştir. Allah “Kullarım ne zaman sana beni sorsalar, ben onlara yakınım, dua edenlerin duasına, beni andıklarında icabet ederim” diye buyurmamış mıdır? Yine buyurdu ki “Allah’ın rahmetinden ümitsiz olmayın” ve buyurdu “Allah size mağfiret ve inayet sözü veriyor.” Allah’a başkalarından daha fazla güven ve kalbinde hayırdan başka bir şeye yol verme ki Allah onu bağışlar.”[35]

Şimdi, Masumların (a.s) neden bu konuya önem verdikleri sorusu kendini göstermektedir. Bu sorunun cevabı yakinen olumludur. Burada sadece Allah’la irtibatın inanç eğitimindeki en önemli iki etkisine değineceğiz:

1-  Allah’a imanın kuvvetlenmesi, gelişmesi ve artması

Allah’a iman ve inanç kalple ilgili bir durumdur. Mümin, Allah’ın varlığına kalpten inanan ve (iman=emniyet ve inanç) buna mutmain olan kimsedir. Allah’la irtibat (dua, yakarış ve zikir) imanın bir mertebesini gerektirir. Bununla birlikte Allah’la irtibatın kendisi imanın kuvvetlenmesini ve imanın daha yüce bir derecesine ulaşılmasını da sağlar. Çünkü dua, yakarış, zikir ve Allah’ı anmak, özellikle de tekrar edilirse, bu anlamların olabildiğince insan ruhuna oturmasını ve derinleşmesini sağlar. İmam Humeynî (r.a) bu konuda şöyle buyuruyor:

İbadetin, zikirlerin ve virtlerin tekrarlanmasındaki noktalardan biri, kalpte onların etkisinin hâsıl ve müteessir olmasıdır. Böylece yavaş yavaş zikrin ve ibadetin hakikati, yolcunun zâtının batınını oluşturur ve kalbi ibadet ruhuyla birleşir.[36]

Buna ilaveten Allah’la irtibat, kişinin Allah ile karşılıklı iletişime geçmesi ve bu yolla Allah’ın sözlerinin doğruluğunu amelen müşahede etmesi için ortam hazırlar. Allah’tan bir hacetinin gerçekleşmesini isteyen kimsenin duasına Allah icabet ettiğinde, o kimse amelde ve tüm varlığıyla Allah’ın rahmetini, merhametini ve fazlını görür. Bu şekilde günden güne ilahi sıfatlar hakkındaki bilgisi ve marifeti ve de Allah’a imanı ve inancı fazlalaşır.

2-  Allah’a yakınlık ve sevgi

Dua ve zikir kalıbında Allah ile irtibat, Allah’ın sevgisinin insanın kalbinde yer etmesini ve kuvvetlenmesini sağlar. Özellikle dua ve yakarış şeklindeki Allah ile irtibatın başta yükümlülükle birlikte olması mümkündür ama zamanla bu anlamlar kalbe yerleştikçe, bu irtibat lezzet verir. Emiru’l-Muminin’den (a.s) şöyle rivayet edilmiştir:

“Allah’ın seni, kendini anmaya yaklaştırdığını ve bunu sevdirdiğini gördüğünde bil ki seni seviyor.”[37]

Yani Allah ile irtibat ve ona yakarış, ardından Onun sevgisini getirmektedir. Başka bir rivayette Peygamber’den (s.a.a) şöyle nakledilmiştir:

“Allah’ı çokça zikreden kimseyi Allah sever.”[38]

Peygamber’in (s.a.a) başka bir rivayetinde şöyle geçer:

“Subhan olan Allah şöyle buyuruyor: Ne zaman kulum çoğunlukla benimle meşgul olursa isteklerini ve lezzetini kendi zikrime yerleştiririm. İsteklerini ve lezzetini zikrime yerleştirdiğim vakit ise o bana aşk besler ve ben de ona.”[39]

İkinci Bölüm
Masumların (a.s) Siyerinde Peygamber’in (s.a.a) Tanıtılmasının ve Ona İmanın Oluşturularak Kuvvetlendirilmesinin Niteliği

Hz. Muhammed’in (s.a.a) peygamberliğine iman, İslam dininin ikinci inanç esasıdır ve onun peygamberliğini kabul etmeyen kimse, Müslümanların hanesinin dışındadır. Bu bölümde Masumların (a.s) siyerini Hz. Muhammed’in (s.a.a) peygamberliğini tanıma ve iman eğitimi alanında inceleyeceğiz. Bu bölümde cevabını bulmaya çalışacağımız sorular şunlardır: Masumlar (a.s) Hz. Muhammed’in (s.a.a) peygamberliği esasını mı kabul ediyorlardı? Peygamber’in nübüvvetini inkâr eden kimselere nasıl davranıyorlardı? Peygamber’i (s.a.a) tanıtmak ve onun hakkında olumlu fikirler edinmelerini sağlamak için ne tür girişimlerde bulunmuşlardı?

Bu bölümün konuları: 1- Peygamber’in (s.a.a) nübüvvetinin kabulü, 2- Nübüvvet felsefesinin anlatılması, 3- Peygamber’in (s.a.a) etkilerinin ve hizmetlerinin anlatılması, 4- Peygamber’in (s.a.a) siyerinin nitelendirilmesi, 5- Peygamber’in (s.a.a) yüceltilmesi.

1-  Peygamber’in (s.a.a) Nübüvvetinin Kabulü

Masumların (a.s) eğitimsel siyerinde, Müslümanlara karşı Peygamber’in (s.a.a) nübüvvetini ispat konusuna girdikleri görülmemiştir. Müslümanların karşısında Peygamber’in (s.a.a) nübüvvetini inkâr edilemez kabul etmiş ve Peygamber’i (s.a.a) tanıtmakla, siyerini, sünnetini ve sözlerini anlatmakla meşgul olmuşlardır.

Şimdi, neden Müslümanların karşısında Peygamber’in (s.a.a) nübüvvetini ispatlayan delillerden bahsetmedikleri sorusu gündeme gelmektedir.

Cevabında iki noktaya işaret edilebilir:

1- Masumların (a.s) zamanında halkın İslam peygamberinin nübüvveti hakkında şüpheleri yoktu. Zira daha hayatlarının başlarında Hz. Muhammed’in (s.a.a) nübüvvetine iman üzere eğitiliyorlardı. Her gün defalarca ebeveynlerinin, tanıdıklarının, müezzinin, öğretmenin ve diğerlerinin Onun elçiliğine ve nübüvvetine şehadet ettiklerini görüyorlardı. Kur’an’ın da Ona Allah tarafından vahyedildiğini biliyorlardı. Böyle bir atmosferde Onun nübüvvetini ispatlamaya lüzum olmayacağı açıktır. Bu yüzden Masumlar (a.s) da Müslümanların karşısında böyle konulardan bahsetmiyorlardı.

2- Böyle bir atmosferde nübüvvetin ispatı için deliller sunmak, anti-eğitsel etkilere yol açabilir. Zira Peygamber’in (s.a.a) nübüvvetinin ispatı hakkında tartışmak, Hz. Muhammed’in (s.a.a) gerçekten peygamber olmadığı anlamına gelebilir. Bu, Onun peygamberliğiyle ilgili şüphesi olmayan öğrenciyi şüpheye düşürecek bir kapı açabilir. Bu yüzden Masumlar (a.s) da Müslümanlara nübüvvet konusunu öğretirken, peygamberin nübüvveti esasını inkâr edilemez görerek kabul ediyorlardı.

Bununla birlikte İslami toplumda Onun peygamberliğine inanmayan diğer dinlere mensup kimseler de yaşıyordu. İlaveten Müslümanların arasında nübüvveti kesinlikle kabul etmeyen kimseler de yaşıyordu. Masumlar (a.s) bu kimselerle veya herhangi bir sebeple İslam Peygamberinin (s.a.a) nübüvvetinde şüphe eden kişilerle karşılaştıklarında doyurucu deliller sunuyorlardı. Burada bu siyerlerden sadece bir örnek vereceğiz:

İmam Sadık (a.s) kendisine “Enbiyaları ve resulleri nasıl ispatlıyorsun?” diye soran bir zındığa cevaben şöyle buyurdu: “Bizi, bizden ve tüm mahlûkattan daha üstün bir yaratan ve meydana getiren olduğunu, Onun bilgili ve yüce olduğunu, mahlûkatın Onu ne görebileceğini ne de Ona dokunabileceğini, Onunla direk yüz yüze gelinemeyeceğini ispatladığımız zaman, mahlûkatı arasında, istediklerini yarattıkları ve kulları için açıklayan elçileri olduğu da ispatlanmaktadır.”[40]

2-  Nübüvvet Felsefesinin Anlatılması

İmamların, özellikle de Emiru’l-Mu­minin’in (a.s) siyerinde enbiyanın görevlendirilmesinin zarureti ve enbiyanın hedefi ve vazifesi hakkında birçok söz söylenmiştir. Emiru’l-Muminin (a.s) Nehcu’l-Belağa’da çeşitli yerlerde bu konudan bahsetmiştir. Hutbelerinden birinde şöyle buyuruyor:

“Allah, vahyi için seçtiği elçilerini yarattıklarına delil kılmak, halkın özür getirme yolunu kapatmak, doğruluk dili ile onları hakka çağırmak için gönderdi.”[41]

Yine Nehcu’l-Belağa’nın ilk hutbesinde şöyle buyuruyor:

“Sonra münezzeh olan Allah, Âdem’in çocuklarından nebiler seçti. Onlardan kendilerine vahyedileni halka ulaştıracaklarına ve elçiliğinde emaneti koruyacaklarına dair söz aldı. İnsanların çoğu Allah’a verdikleri sözü değiştirince, hakkını inkâr edince, Allah’a eşler koşunca, şeytanlar onları Allah’ı tanımaktan alıkoyunca ve Allah’a ibadetten ayırınca Allah da onlara elçiler gönderdi ve insanlardan fıtrî sözlerini tutmalarını istemek, insanlara unuttukları nimetini hatırlatmak, davetle hücceti tamamlamak, aklın gizlerini ortaya çıkarmak ve onlara kudret ayetlerini göstermek için kesintisiz nebiler gönderdi.”[42]

Ebu Basir’den de şöyle nakledilmiştir:

Bir adam İmam Sadık’a (a.s) şöyle sordu: “Neden Allah insanlara peygamberler ve elçiler yolladı?” İmam (a.s) cevabında şöyle buyurdu: “Sebebi Resulleri yolladıktan sonra insanların Allah’a bir hüccetleri olmasın ve bize bir müjdeleyici ve gözetici gelmedi demesinler diyedir. Bir sebebi de Allah’ın insanlara hücceti olsunlar diyedir. Acaba Allah’ın, cehennem bekçilerinden nakille, cehennem ehline hüccet olsun diye “Size bir gözetici gelmedi mi?” diye buyurduğunu duymadın mı?”[43]

Burada şu konuyu hatırlatmakta fayda var. Masumlar (a.s) peygamberliğin zaruretini ve hedefini anlatırken nübüvvet esasını ispatlamaya çalışmıyorlardı. Bu yolla neden Allah, peygamberler yolluyor, insanın peygamberlere ne ihtiyacı var, peygamberlerin vazifeleri nelerdir gibi konuları anlatmaya uğraşıyorlardı. Bu konu, yukarda naklettiğimiz ikinci siyerde açıkça görülmektedir.

Şimdi, neden Ehl-i Beyt (a.s) bu konulardan bahsediyordu sorusu gündeme gelmektedir. Cevabında iki konuya değinebiliriz:

1- Bu konular, nübüvvetle ilgili konulardır ve peygamberi tanıtmanın şartı, bu konulardan bahsetmektir.

2- Bu konuların anlatılmasının dinî eğitimde istenilen amelî etkileri vardır. Bu konuların anlatılmasının amelî etkileri, kişilere kemal ve saadete ulaşmada Peygamber’den (s.a.a) nasıl esinleneceklerini öğretmesidir.

Açıklaması şudur: Allah sayısız nimetleri insanın ihtiyarına sunmuştur. Bu nimetler insanın saymaya gücünün yetmeyeceği kadardır. “Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışırsanız, onu sayıp bitirmeye güç yetiremezsiniz.”[44]

Allah, Peygamber (s.a.a) nimeti dışında hiçbir nimet için müminlere minnet koymamıştır:

“Allah, müminlere, aralarından kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir minnette (taşınması ağır olan bir iyilikte) bulundu.”[45]

Bu konu, diğer nimetlere kıyasla bu nimetin yüce kıymetini ve konumunu göstermektedir.

Diğer taraftan insan Allah’ın nimetlerinden, ancak o nimetleri hangi maksatla yarattığını ve o nimetin yaşamında ne tür bir tesiri olabileceğini bilirse en iyi şekilde faydalanabilir. Örnek olarak tıbbî ilaçları verebiliriz. Eğer bir kimse bu ilaçların her birinin ne amaçla yapıldığını, insan vücuduna ne etkileri olduğunu bilirse, sağlığına kavuşmak için bunları kullanabilir. İlacı yapanın hedefi ve vücuda etkileri hakkında bir bilgisi olmayan kimse ise bunu kullanmaz ve eğer kullanırsa da büyük ihtimalle yanlış ve yersiz olur. Durumuna bir faydası olmayacağı gibi, ona zarar bile vermesi mümkündür.

Peygamber (s.a.a) Allah’ın en büyük nimetidir. İnsanın bu nimetten en iyi şekilde faydalanabilmesi için, Allah’ın peygamberi ne amaçla görevlendirdiğini, insanın neden peygambere ihtiyacı olduğunu ve Allah’ın ona hangi vazifeleri yüklediğini bilmesi gerekir. Masumlar (a.s) bu siyerlerde, bu sorulara cevap vermişlerdir.

3- Peygamber’in (s.a.a) Etkilerinin ve Hizmetlerinin Anlatılması

Masumlar (a.s) Peygamber’i (s.a.a) tanıtırken, maddî ve manevî etkilerinden de bahsediyorlardı. Örneğin Emiru’l-Muminin (a.s) Nehcu’l-Belağa’da Müslümanların Peygamber’in görevlendirilmesinden önceki durumunu anlatırken şöyle buyuruyor:

“Allah onu insanlar şaşkınlık içinde delalete düşmüşken gönderdi. Fitneye dalmışlar, heva ve hevesleri onları azdırmıştı. Büyükleri aşağılayarak, cahilleri de cehalete düşürerek düşkünlüğe uğramışlardı. İşlerinde şaşırarak şaşkına dönmüşler, bilgisizlikleri yüzünden belaya uğramışlardı. O, (Hz. Muhammed) öğüt vermek için çok uğraştı; doğru yolda yürüdü, onları hikmete ve güzel öğüde davet etti.”[46]

Bu hutbede Peygamber’in (s.a.a) manevî bereketlerini ve etkilerini saymıştır. Başka bir yerde Onun maddî etkilerini anlatmıştır. Orada şöyle buyuruyor:

“Allah-u Teâla Muhammed’i âlemleri korkutmak ve indirdiği hükümleri emin bir halde korumak için gönderdi. Siz Arap toplumu en kötü bir din üzereydiniz ve en kötü bir yeri yurt edinmiştiniz. Sarp kayalar ve (seslerden ürkmeyen) zehirli yılanlar vardı çevrenizde. Pis sular içiyor, sert şeyler yiyor, birbirinizin kanını döküyor, yakınlık hakkını gözetmiyordunuz.”[47]

Ehl-i Beyt (a.s) neden Peygamber’in (s.a.a) etkilerini ve hizmetlerini insanlara anlatıyordu? Bu beyanların onların inancı ve bilgisi üzerinde ne tür etkileri vardı?

Anlaşılan Peygamber’in (s.a.a) etkilerinin ve hizmetlerinin anlatılması hem insanların Peygamber (s.a.a) hakkındaki bilgilerinin derinleşmesini ve hem de Ona olan imanlarının kuvvetlenmesini sağlıyordu.

Bu beyanlar, insanların Peygamber (s.a.a) hakkındaki bilgilerini derinleştiriyordu. Zira Peygamber (s.a.a) çeşitli boyutlara sahiptir ve bu boyutlardan her birinin öğrenilmesiyle insanın bilgisi kuvvetlenmekte ve derinleşmektedir. Allah’ın ne amaçla Peygamber’i (s.a.a) görevlendirdiği, vazifelerinin neler olduğu, Allah’ın Peygamber’le (s.a.a) irtibatının şekli ve vahyin nasıl olduğu, Peygamber’İn (s.a.a) insanların yaşamı üzerindeki tesirleri gibi konular, Peygamber’in (s.a.a) varlığının boyutlarından bir kısmını oluşturmaktadır. Bu beyanlarda Masumlar (a.s), Peygamber’in (s.a.a) varlığının boyutlarından biri olan toplumdaki etki ve hizmetlerine değinmişlerdir. Bu boyutla aşina olmak, Müslümanların Peygamber (s.a.a) hakkındaki bilgilerinin daha doyurucu olmasını sağlamaktadır.

Bu beyanlar, insanların Peygamber’e (s.a.a) imanını derinleştirerek güçlendirmektedir. Zira insan fıtratı gereği hakkı arar ve hakka yönelir. Allah, ayetlerinden ve nişanelerinden sonra İbrahim’e (a.s) şöyle emrediyor:

“O halde yüzünü, Allah’ı birleyerek dine, insanları üzerine yaratmış olduğu Allah’ın fıtratına doğrult. Allah’ın yaratışında değişiklik bulunmaz.”[48]

Bu ayete göre hakka yönelmek ve onu kabul etmek, insan fıtratının gereğidir. Diğer bir ifadeyle hakka yönelme ve onu kabul etme insanın fıtratıdır. Bu sebeple hakka yönelme bir kavme, ülkeye ve ırka mahsus değildir. Her ülkeden ve her ırktan her insan, hakkı arar ve hakka yönelir. Her ideolojinin takipçilerinin, kendi ideolojilerini hak bilmesi, bu konuyu teyit etmektedir. Çeşitli dinlerin ve mezheplerin takipçilerinin ihtilafı da sadece her birinin kendi din veya mezheplerinin hak, diğer dinlerin ve mezheplerin batıl olduğuna inanmalarındandır.

Hakkı batıldan ayırmak her zaman kolay değildir. Bazen hakla batıl öyle birbirine karışır ve benzer ki hakkı batıldan ayırmak güçleşir. Böyle durumlarda hakkı batıldan ayırmak için, hak ve batılın ölçülerini tanımaktan başka çare yoktur.

Hakkın ölçülerinden biri “yararlılık” ve batılın ölçülerinden biri de “boşluk ve faydasızlık”tır. Allah hakkı batıldan ayırmada hak ve batılı nehirden akan suya ve üzerindeki köpüğe, yine zeminde gizli metaller veya altın ve üzerlerindeki köpüğe benzetmektedir.

“Köpüğe gelince, o atılır gider, insanlara yarar sağlayacak şey ise yeryüzünde kalır.”[49]

Bununla birlikte her ne kadar batıl, hakkın üzerini örtüyor olsa da hak her zaman halk için faydalı, batıl ise boş ve faydasızdır. Kalıcı olan da haktır, batıl değil.

İnsanlar da genellikle varlıklarının derinliklerinde hakkın faydalı ve batılın da faydasız olduğunu bilirler. Beşeriyet tarihi, insanların faydalı şeyleri koruduklarını, faydasız ve zararlı şeyleri bıraktıklarını göstermiştir. Bu yüzden günümüzde düşünürler, dinlerin bekasının en önemli delili olarak bu yararlılığı görmektedirler.

Burada da Masumlar (a.s) bu kaideden istifade etmiş ve Peygamber’in (s.a.a) hizmetlerini ve etkilerini beyan etmişlerdir. Gerçekte bu siyerlerde Masumlar (a.s), Peygamber’in (s.a.a) hakkaniyetinin belirtilerini anlatmışlardır. Bu anlatılanların, onların Peygamber’e (s.a.a) imanlarını derinleştirdiği ve kuvvetlendirdiği açıktır.

4-  Peygamber’in (s.a.a) Siyerinin Nitelendirilmesi

Masumların (a.s) siyerinde, söylenenlere ilaveten çeşitli boyutlarıyla Peygamber’in (s.a.a) siyerinin nitelendirilmesine de çok dikkat edilmiştir. Öyle ki Onun en küçük hareketi bile söylenmeden geçilmemiştir. Müslümanlara, Kureyş’in kâfirlerine, düşmanlara ve Arap yarımadasında yaşayan diğer din mensuplarına davranışı gibi Peygamber’in (s.a.a) toplumsal özellikleri özenle anlatılmıştır. Peygamber’in (s.a.a) evdeki ahlâkı, giyinme biçimi, yemek yemesi ve uyuması dikkatle belirtilmiştir. Hatta boyu, teninin rengi, saçının rengi vb. gibi fiziksel özellikleri de anlatılmıştır. Emiru’l-Muminin (a.s) Peygamber’i (s.a.a) şu şekilde nitelendiriyor:

“Peygamber (s.a.a) insanların en affedicisi, en cesaretlisi, en doğru sözlüsü, sözüne ve anlaşmasına en vefalı olanı, en yumuşak huylusu ve en güzel mizaçlısıydı. Heybeti, onu ilk kez görenlerin kalbine oturuyordu. Onunla yakınlaşanların kalbinde ise sevgisi yer ediyordu.”[50]

Neden Masumlar (a.s) Peygamber’in (s.a.a) siyerini nitelendirmeye özen gösteriyorlardı? Acaba bunun, muhatabın Peygamber’e (s.a.a) inancı üzerinde bir tesiri mi vardı?

Görünüşe göre Peygamber’in (s.a.a) siyerinin nitelendirilmesi hem muhatapların Peygamber’le (s.a.a) aşina olmasında müessirdir, hem de inancının oluşup kuvvetlenmesinde. Muhatabın Peygamber’le (s.a.a) aşina olması üzerindeki tesiri açıktır. Zira muhatap, davranışının türü ve tarzı ve de çeşitli boyutlarda davranışına hâkim olan mantıkla aşina oluyor. Ek olarak muhatap, Peygamber’in (s.a.a) siyerine dikkat ederek Onun şahsiyetini daha iyi tanıyabilir, diğer insanların şahsiyetleriyle kıyaslayabilir ve Onun şahsiyetinin üstünlüğünü idrak ederek Ona iman edebilir. Peygamber’in (s.a.a) davranışını görerek ona iman eden kimseler çoktur. Örneğin Emiru’l-Muminin’den (a.s) şöyle nakledilmiştir:

“Bir Yahudi’nin Peygamber’den (s.a.a) birkaç dinar alacağı vardı ve bunu istiyordu. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Ey Yahudi! Bir şeyim yok ki sana ödeyeyim.” Yahudi dedi ki: “Ey Muhammed! Alacağımı ödeyene kadar seni bırakmayacağım. Bu yüzden seninle oturacağım.” Yahudi oturdu. Peygamber (s.a.a) öğle, ikindi, akşam, yatsı ve sabah namazlarını orada kıldı. Peygamber’in (s.a.a) ashabı ise Yahudiyi tehdit ediyorlardı. Peygamber (s.a.a) ashabına baktı ve şöyle buyurdu: “Onunla ne işiniz var?!” Ashap dedi ki: “Ey Resulullah! Bir Yahudi seni buraya hapis mi etti?” Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Rabbim beni, tarafımda olanlara veya olmayanlara zulmetmem için görevlendirmedi.” Güneş tepeye çıktığında Yahudi şöyle dedi: “Şehadet ediyorum ki Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed Onun kulu ve resulüdür. Malımın yarısı Allah’ın yoluna (harcanmaya) mahsustur. Yemin olsun yaptığım şey sadece Tevrat’ta anlatılan özelliklerinizi incelemek amacıylaydı. Tevrat’ta sizin sıfatlarınızı şöyle okudum: Muhammed Abdullah’ın oğludur. Doğduğu yer Mekke ve hicret edeceği yer Medine’dir. Ne kabadır, ne zora sokar, ne feryat edendir, ne de küfürbaz.”[51]

5- Peygamber’in (s.a.a) Yüceltilmesi

Masumlar (a.s) Peygamber’i (s.a.a) yüceltmek için her fırsatı kullanıyorlardı. Elbette Allah, insanları Peygamber’i (s.a.a) yüceltmeye davet etmiştir. Allah Kur’an’da bu konuda şöyle buyuruyor:

“Şüphesiz Allah ve melekleri peygambere salâvat gönderirler. Ey iman edenler, siz de ona salâvat gönderin ve tam bir teslimiyetle teslim olun.”[52]

Bu yüzden Masumlar (a.s) ne zaman Peygamber’in (s.a.a) adı geçse Ona salavat gönderiyorlar ve diğerlerine de böyle yapmalarını tavsiye ediyorlardı. Bu rivayetlerden iki örneği birlikte okuyalım:

“Amel terazisinde Muhammed ve âl-i Muhammed’e salavattan daha ağır bir şey yoktur.”[53]

“Peygamber’e ve âl’ine selam, suyun ateşi ortadan kaldırmasından daha fazla, insanın kötü amellerini ortadan kaldırmaktadır.”[54]

Nehcu’l-Belağa’ya bakıldığında Emiru’l-Muminin’in (a.s) Peygamber’in (a.s) adından sonra Ona selam yolladığı görülmektedir.[55]

Bir rivayette de İmam Cevad’ın (a.s) dostlarından birisinin Ona şöyle dediği nakledilmiştir:

“Bir gün Resulullah’ın (s.a.a) adına tavaf ettim.” İmam (Peygamber’İn (s.a.a) adını duyunca) üç kez şöyle buyurdu: “Allah’ın selamı Allah resulünün üzerine olsun.”[56]

O zamandan beri Müslümanların siyerinde, Peygamber’in (s.a.a) adı zikredildiğinde Ona ve Ehl-i Beyt’ine (a.s) selam gönderilmesi vardır. Şehit Sanî, Minyetu’l-Murîd adlı kitabında bu konunun üzerinde çokça duruyor ve şöyle diyor:

“Peygamber’in (s.a.a) ismini yazdığında, “Esselat-u ve’s-Selamu aleyhi ve ala âlih” de yaz ve dilinle de söyle.”

Devamında şöyle diyor:

“Salavat ve selam cümlesi yerine “saleem”, “seleme” veya “sam” gibi kısa işaretler koyulmamalıdır.”[57]

Müslüman âlimler de kendi eserlerinde buna riayet etmişlerdir. Rivayet, tarih vb. kitaplara bakılırsa bu iddianın doğruluğu görülecektir.

Masumlar (a.s) Peygamber’in (s.a.a) kabrini ziyarete de özel ihtimam gösteriyorlardı. Diğerlerine de bunu tavsiye ediyorlardı. Örneğin bir rivayette şöyle geçiyor:

İmam Hasan (a.s) Peygamber’e (s.a.a) şöyle sordu: “Sizi ziyaret edenin karşılığı nedir?” Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Yavrucuğum! Her kim beni, babanı, kardeşini veya seni, yaşarken veya öldükten sonra ziyaret ederse, benim de onu kıyamette ziyaret etmem ve günahlarından kurtarmam üzerimedir.”[58]

İmamlar (a.s) doğumu, peygamberliği ve vefatı gibi Peygamber’le (s.a.a) ilgili özel günleri önemsiyorlar ve izleyenlerine de bu günleri önemsemelerini emrediyorlardı. Allame Meclisî şöyle naklediyor:

“Şialar eskiden beri bu günü (Peygamber’in (s.a.a) doğum gününü) değerli bilmiş, önem vermiş, saygınlığını korumuş ve o gün oruç tutmuşlardır… Bu günde sadaka vermek, İmamların (a.s) şerefli kabirlerini ziyarete özen göstermek ve müminlerin hayrına ve sevincine yönelik ameller yapmak müstehaptır.”[59]

Şimdi şu soru ortaya çıkmaktadır: Masumlar (a.s) neden Peygamber’i (s.a.a) yüceltme ve ziyaret etme üzerinde bu kadar durmuş ve diğerlerine de bunu tavsiye etmişlerdir? Bu tekitlerin birçok sebebi olduğu anlaşılmaktadır ama burada dikkatimizi çeken, bu tekitin eğitimsel sebep veya sebepleridir.

Bu tekitin eğitimsel sebepleri hakkında iki konuya işaret edilebilir:

1- İmamlar (a.s) tarafından Peygam­ber’in (s.a.a) yüceltilmesi ve ziyareti, Onların Peygamber’e (s.a.a) olan marifetlerini, imanlarını ve ilgilerini göstermektedir. Bunun kendisi, muhatap üzerinde dolaylı ama kuvvetli eğitimsel etki bırakır.

2- İnsanlar tarafından Peygamber’in (s.a.a) yüceltilmesi ve ziyareti de bir şekilde onların inançlarını ve ilgilerini göstermektedir. Bu ilgi ve inancın gösterilmesi, zahirin batına tesiri kaidesi esasına göre, Peygamber’e (s.a.a) imanın, inancın ve ilginin kuvvetlenmesinde müessirdir. Bundan başka, İmamlar’dan (a.s) bize ulaşan ziyaretnameler, Peygamber’in (s.a.a) tanıtılması ve şahsiyetiyle ilgili ilginç noktalara sahiptir. Bununla birlikte bu ziyaretnameleri okumak da ziyaretçinin Peygamber’le (s.a.a) aşina olmasını sağlamaktadır.

Üçüncü Bölüm
Masumların (a.s) Siyerinde İmamet Öğretiminin Niteliği ve Buna İnancın Oluşturularak Kuvvetlendirilmesi

İmamları, Peygamber’in (s.a.a) yerine geçenleri tanımak ve onlara iman etmek, İslam’ın üçüncü inanç esasıdır. Rivayette İmamlara iman, İslam’ın en önemli rükünlerinden sayılmıştır:

“İslam beş (rükün) üzerinde durur: Namaz, zekât, oruç, Hac ve (Ehl-i Beyt’in) velayet(i). Bu rükünlerin hiçbirinin üzerinde velayet kadar durulmamıştır.”[60]

Ehl-i Beyt’e (a.s) iman ve onları tanımak, Müslümanların amellerinin kabul edilme şartıdır. Peygamber’in (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

“Biz Ehl-i Beyt’in (a.s) sevgisinde sabit olun; Muhammed’in canı elinde olana andolsun, bize marifeti olmayan hiçbir kulun ameli fayda etmeyecektir.”[61]

Yine buyurmuştur ki:

“Kendi zamanının imamını tanımadan ölen kimse, cahiliye ölümüyle ölmüştür.”[62]

Bu yüzden İslami eğitimin hedeflerinden birisi, öğrenciler için imamları tanıma ve onlara iman ortamını hazırlamaktır. Bu sebeple bu bölümde Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’in (a.s) siyerini, imameti tanıma ve iman eğitimi alanında inceleyeceğiz.

Bu inceleme esnasında sorularımız şunlardır:

Acaba bu alanda Peygamber’in (s.a.a) siyeriyle İmamların (a.s) siyeri arasında fark var mıdır?

İmamet konusu Peygamber’in (s.a.a) siyerinde nasıl ele alınmaktadır?

Bu konuda Ehl-i Beyt’in (a.s) siyeri nasıldır?

Ehl-i Beyt’in (a.s) siyeri imamet muhaliflerine karşı nasıldır?

Ehl-i Beyt (a.s), İmamları tanıtmak için hangi üslupları kullanıyordu?

Ehl-i Beyt (a.s), Ehl-i Beyt’e (a.s) imanı korumak ve güçlendirmek için ne gibi girişimlerde bulunuyorlardı?

Bu bölümün konuları aşağıdaki başlıkların açıklamasında sunulacaktır:

1- Peygamber’in (s.a.a) siyerinde imamet konusunun sunulma niteliği

2- Ehl-i Beyt’in (a.s) siyerinde imametin öğretilmesinin, imamete imanın oluşturulmasının ve güçlendirilmesinin niteliği. Şu başlıkları da içermektedir: İmametin ispatı, İmametin zaruretinin ve hedefinin anlatılması, İmamet için gerekli özelliklerin beyanı, Ehl-i Beyt’in (a.s) faziletlerinin anlatılması, İmamların ziyareti, İmamet hakkındaki şüphelerin giderilmesi, Muhaliflerle muaşeretin men edilmesi, Şairlerden faydalanmak ve onları imamet hakkında kültür oluşturmaya teşvik etmek.

Burada hatırlatalım ki bu konuyu iki kısımda devam ettireceğiz: İmamet öğretiminde ve ona inançta Peygamber’in (s.a.a) siyeri; İmamet öğretiminde ve ona inançta Ehl-i Beyt’in (a.s) siyeri. Zira bu konuda Peygamber’in (s.a.a) siyerinin türüyle Ehl-i Beyt’in (a.s) siyerinin türü farklıdır. Bu farkın kaynağı, Peygamber’in (s.a.a) ömrünün sonlarına kadar bu konunun Müslümanların geneline resmî olarak açıklanmamış olmasıdır. Oysa Ehl-i Beyt (a.s) zamanında bu konu İslam’ın resmî, önemli ve ciddi konularından birine dönüşmüştü.

1-  Peygamber’in (s.a.a) Siyerinde İmamet Öğretiminin ve Ona İnancın Oluşturulmasının Niteliği

Peygamber (s.a.a), risaletinin daha başlangıcında kendisinden sonraki imamet ve hilafet meselesine teveccüh gösteriyordu ve uygun fırsatlarda bundan bahsediyordu. Onun siyerinde bu konunun işlenme şekli, bu konuyu işlerken önemli eğitimsel noktaları gözettiğini gösterir niteliktedir. Bu noktaların aydınlanması için önce Onun bu konudaki siyerini genel olarak beyan edelim.

Peygamber (s.a.a) imamet konusunu üç merhalede ele almıştır: 1. Merhale: Ortam hazırlama. 2. Merhale: İmamların (a.s) imametini genel ve açık olarak beyan etme. 3. Merhale: Resmî beyan ve Emiru’l- Muminin Ali’nin (a.s) hilafet ve imamet makamına atanması.

1. Merhale: Ortam hazırlama

Bu merhalede Peygamber (s.a.a), şahsî, ailevî ve siyasi bazı işlerini yapma görevini Hz. Ali’ye (a.s) devrediyordu. Örneğin Peygamber (s.a.a) Mekke’den Medine’ye hicret ederken Hz. Ali’yi (a.s) malî işlerine vekil kıldı ve ona, yanındaki emanetleri sahiplerine geri vermesini, borçlarını ödemesini ve sonra onun ailesiyle birlikte Medine’ye hicret etmesini buyurdu. Yine Peygamber (s.a.a) Seniyyetu’l-Veda savaşında, Hz. Ali’yi (a.s) kendi yerine bıraktı ve ona şöyle buyurdu:

“Sen dünyada ve ahirette benim kardeşimsin ve ben de senin kardeşinim. Seninle benim durumum, Harun’la Musa’nın durumu gibidir.”[63]

Yine, Müslüman erkeklere birbirleriyle kardeşlik ahdi yapmalarını emrettiğinde, kendisi Hz. Ali’yle (a.s) kardeşlik ahdi yaptı. Ek olarak, Peygamber (s.a.a) herkese evlerinin Mescid-i Nebi’ye açılan kapısını kapatmalarını emretti, kendisinin ve Hz. Ali’nin (a.s) kapısı hariç.

Onun hakkında şöyle buyurmuştur:

“Ali her zaman hak iledir ve hak, Ali iledir. Kevser havuzunun kenarında yanıma gelinceye dek birbirlerinden ayrılmazlar.”[64]

Selman-ı Farisî de şöyle naklediyor:

“Resulullah (s.a.a) bir hutbe okudu ve şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Ben çok yakında sizin aranızdan ayrılacağım… Ey İnsanlar! Güneşi kaybeden, aya yapışsın. Ayı kaybeden takımyıldızına yapışsın ve onları da kaybeden nurlu yıldızlara yapışsın.”

Selman diyor ki: Peygamber (s.a.a) minberden indiğinde ardından gittim. Ayşe’nin evine girdi, ben de girdim ve dedim ki: Anam babam sana feda ey Resulullah (s.a.a)… Güneş nedir? Ay nedir? Takımyıldızı hangileridir? Ve nurlu yıldızlar hangileri? Buyurdu ki: “Güneş benim, ay Ali’dir (a.s). Takımyıldızı Hasan ve Hüseyin’dir (a.s) ve nurlu yıldızlar da Hüseyin’in (a.s) dokuz evladıdır ki onların dokuzuncusu Mehdi’dir.”[65]

Bu girişimler, gerçekte ortamı Hz. Ali’nin (a.s) imamet ve vesayetine hazırlayan açık beyanlardı.

2. Merhale: İmamların imametinin genel ve açık beyanı

Uygun ortamın hazırlanmasından sonra, Peygamber (s.a.a) başka münasebetlerde, açıklıkla, Emiru’l-Muminin’in (a.s) ve evlatlarının imametini ve vesayetini beyan etmiştir. Örnek olarak aşağıdaki durumlara işaret edilebilir:

Enes’ten, Resulullah’ın (s.a.a) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Ben ve Ali, Allah’ın, kullarına hüccetleriyiz.”[66]

Bu ve başka birçok rivayet, işaretle veya genel olarak Hz. Ali’nin (a.s) halka vesayetini ve imametini anlatmaktadır.

Var olan birçok rivayette de Peygamber (s.a.a) açıklıkla Emiru’l-Muminin Ali bin Ebi Talib’in ve evlatlarının vesayetini ve imametini beyan etmiştir. Burada bu rivayetlerden birkaçını sunuyoruz:

Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu:

“Kardeşim, vezirim, ailemde benim yerimde olan, benden sonra dinimi eda edecek en iyi